O zaman dans

Sigaraya yeni yasaklar gelmiş. Sigaradan çok daha zararlı olan elektronik sigara ve nargileye de yasaklar yoldaymış. Duy da inanma. Yani, yasağa inan da uygulanacağına inanma.

Sigarayla ilgili eski yasakların onda birine uyulmuyor ki, yenilerine uyulsun. Sigaranın ne olduğu üzerine sayıp dökmeye gerek yok. Malum, kerih, israf ve bağımlılıktır sigara.

Bu bahiste en çok da bağımlılık üzerinde durmak gerekiyor bana kalırsa. Ancak bir bağımlılık olduğu içindir ki kişiler yasak dinlemiyor, kendilerinin ve yakındakilerin haklarına kolayca tecavüz ediyor ve çatır çatır kul hakkı yiyorlar. Çoluk çocuğa kötü örnek olmanın vebali de cabası.

Bir tür köleliktir, insanın kendine zarar vermekten öte, çevresine zarar vermesini normalleştirebilecek olan. Sair zamanlarda pek çok tiryakinin kibar, nezih, anlayışlı olması da bu tezi doğruluyor. Bağımlı bir tek Müslüman’a rastlamış değilim, “peygamberleri veya sahabelerini sigara içerken düşünebiliyor musun” diye sorduğumda, “neden olmasın” diyebilen. Namazda iki rekât sünnet kılmadın mı sana yan bakan insanlar “sigarama karşıma” diyebiliyor. Hadi, sen ötekine zarar verme de, ben de kendine zarar verme “hakkı”na saygı göstereyim!

Sigara dumanına maruz kaldığımda üstüm başım leş gibi kokuyor, gözlerimde acımaya benzer bir yanma oluşuyor. İlk fırsatta eve gidip derhal duş almak ve elbiselerimi, yıkanmak üzere makinaya atmak zorunda kalıyorum. Bu zararların önüne geçen veya hiç değilse “hakkını helal et” diyen sigara bağımlılarına rastlamak çok güç. Rahatsız olduğunu dile getirdiğinde “arıza çıkaran” bir tip gibi karşılanabiliyorsun, “takıntılı” filan oluyorsun.

Bu bahiste devlete kızıyorum sanılmasın. Elbette yasal hakların korunması için tedbiri elden bırakmamak gerek ama insanlar Allah’tan korkmadıktan, kuldan utanmadıktan, ötekinin, dahası çoluğun çocuğun hakkını gözetmedikten sonra, kime ne anlatıyorsun! İnsanları “hoyratlığa” mahkûm eden “hukuksuz” hava sahasını daraltmadan, vicdan ve ahlak üzerine bir hak bilinci oturtmadan, “dumansız” hava sahasını nasıl genişleteceğiz?

Okulun bahçe kapının yanında öğretmenler toplaşmış sigara içiyor. Cami avlularında “cemaat” püfür püfür sigara içiyor. Otobüs, metrobüs duraklarında sigara içiliyor. Anne babalar çocuklarının yanında hatta evlerde sigara içiyor. Güya kapalı mekânlarda sigara içilmiyor! Kafelerde, çay ocaklarında nargile dumanından, sigara dumanından göz gözü görmüyor, neyse ki yarım metrelik bir cam açık, kapalı alan değil orası!

Bir süre, yasaklara uyuluyor görüntüsü oluşsun diye kurnazlık adı altında şekil şukul yapıldı, uzunca bir süredir o numaralara dahi gerek kalmadı.

Yeni, ilave sigara yasakları işte böyle bir ortamda hayatımıza giriyor. Hayırlı uğurlu olsun.

Ben, kişilerin saygınlıklarını düşürme, bir “bağımlılık” sahibi olma ve kanser gibi hastalıklara yakalanma “hak”larına -tırnak içinde!- saygı duymakla birlikte sigaraya karşı sıfır tolerans politikasını uygulamaya devam ediyorum. Kendi adıma değil fakat çocuklar ve gençler adına üzülüyorum.

Çocukların, gençlerin rol model (“örnek”) aldıkları insanlar bu pisliği ulu orta yaymasa, meşrulaştırmasa, neden bir çocuk, bir genç sigaraya başlasın ki? Hayatın olağan akışına aykırı olduğu aşikâr… Bu meret doğada yetişmiyor, içi zararlı kimyasal maddeler dolu, baştan ayağa zarardan müteşekkil bir şeyden bahsediyoruz.

Amatem’e göre “her bir sigara vücut için zehirli, tahriş edici, kanser yapıcı ya da kanserin ortaya çıkmasını kolaylaştırıcı 4000‘den fazla kimyasal madde içerir. Bunlardan kanserojen olduğu ispatlanan maddeler; arsenik, benzen, kadmiyum, hidrojen siyanid, toluen, amonyak ve propilen glikoldur.”

Sigaraya karşı mücadeleye katılmayan veya katılanları küçümseyen insanlara bakıyorsunuz, çocuklarının teknoloji bağımlılığından veya gittikçe yaygınlaşan madde bağımlığından şikâyet ediyorlar. At yarışı, iddia, “milli” piyango gibi kumar bağımlığına sahip kişilere bakıyorsunuz mesela, onlar da evlatları için başka bağımlılıklardan mustaripler.

Sağduyu, tutarlılık yok. Bir karar verelim, “herkesin hakkı”na “kimse” karışabilir mi karışamaz mı?

Herkes kim, kimse de kim oluyor? Bu mevzularda uzlaşamıyoruz, zira kafamız bir “güzel” ki! Gelsin yeni yeni yasaklar. O zaman dans!

Neyi nasıl düşünmeli?

PKK tarafından çocukları dağa çıkartılan anneler HDP Diyarbakır İl Başkanlığı önünde eylemdeler. Anneler kesinlikle haklı, onlara destek vermek gerekiyor.  

İnsanların iradelerini hiçe sayarak, onları zor kullanarak askere alan bir “örgüt”se, bu büyük bir zulümdür, asla kabul edilemez. Lakin bunu yapan devletse, o zaman sorun değil!

Zorla güzellik olmaz, deniyor. Doğrudur, örgüt yapınca zorla güzellik olmaz ama devlet yapınca olur.

PKK ile TSK bir mi? Elbette ki hayır.  

PKK tam anlamıyla “kötülük” yuvası iken, TSK tümüyle “iyilik” yurdudur! PKK darbeci bir zihniyete sahiptir, tarih boyu pek çok haksızlığa, hukuksuzluğa, zulme imza atmıştır. TSK için bunlar asla söylenemez!  

PKK saflarındayken ölürsen “geberdin” demektir TSK saflarındayken öldün mü “şehit” olduğundan eminsindir. Arada müthiş bir fark var, öyle değil mi?

Ey Çocuk! Neyi nasıl düşünmen gerektiği konusunda kafanı karıştıranlar çıkacaktır, dikkatli ol.

“Ama PKK’lılar da ölülerinin “şehit” olduğuna inanıyorlar” diyenlere rastlarsın. Sinsice bir yaklaşımdır bu, gülüp geç. Kelime ve kavramların içlerini boşaltıyor ve yerlerine kendi heva ve heveslerine göre anlamlar tıkıştırıyorlar.

Sormak lazım onlara: “Ne şehidinden bahsediyorsunuz siz Allah aşkına!?”

Doğru düzgün bir cevap veremeyecekler, “devrim şehidi” diyecekler, “demokrasi şehidi” diyecekler, “laiklik şehidi” diyecekler lakin “La İlahe İllallah” diyemeyecekler.

Sen hiç, PKK’lı birinin “ordu peygamber ocağıdır” dediğini duydun mu? Diyemezler çünkü bilirler ki kimse inanmaz buna. PKK İslami bir yapı değildir ve İslami bir ideal taşımaz. Tam tersi, İslamsız bir nizam hayal eder ve gerektiğinde İslam’ı kendi siyasetine alet eder. Bu bağlamda mümkünse bütün cemaatlerin ve tarikatların kökünü kazımak ister.

Oysa TSK öyle mi? Bütün tarihiyle, geleneğiyle, yaptıkları ve yapmadıklarıyla tam bir “peygamber ocağı”dır! Bu “hakikati” inkâra şartlanmış olanlar zehirli bir ok gibi sorarlar sorularını:

“Pardon, hangi peygamberin ocağıymış bu ordu?”

Kuran’da 25 peygamberin adı geçtiği kabul edilecek olursa haklı bir soru gibi görünüyor. Buradaki gizli tuzağa düşmemek gerek.

“Son Peygamber Hz. Muhammed (sav)” dersen, hemen ardından, “Ama Kur’an ve siyere parçalı değil bütünlüklü olarak bakılınca çok farklı bir manzara ortaya çıkıyor” diyerek hemencecik itiraz ederler.

Bilmiş ol, şeytanca sorulardır bunlar, amaç inançlarına şüphe düşürmektir. Şeytan bazen insan kisvesinde çıkar karşına, bazen soru kisvesinde. Aman dikkat, çok kritik bir noktadır burası. Felak ve Nas sureleri tam da bu durumlar için indirilmiştir.

Tam da burada, zihnine ve yurduna nifak tohumları ekmek isteyenleri bir “Kutsi Hadis”le püskürtebilirsin: “Vatan Sevgisi İmandandır.”

Onlar, hakikati inkâra şartlanmışlardır, yine de kani olmaz, yeni bir itirazla dikilirler karşına. “Biz böyle bir hadis duymadık” derler. Hadis inkârcılarıdır bu tipler, hadsizdiler, her türlü kutsalı yerle bir etmeye yeltenirler!

Çok üstelersen, “hadi tamam” derler, “diyelim ki bu söz bir hadistir… Ama vatan ayrı şey rejim ayrı şey!”

Bu raddeye gelmiş olanlar artık kolay kolay iflah olmazlarsa da, tartışmayı daha fazla uzatmadan, son olarak şu “hakikati” haykır yüzlerine:

“Bu ülkede ezanlar okunmuyor mu? Camiler açık değil mi? Daha ne istiyorsunuz!”

Ey çocuk, neyi nasıl düşünmen gerektiğini biz sana böylece öğretiyoruz. Bundan böyle inkârcıların sorularına karşı teyakkuzda ol. Onlar, eleştirel aklı işler kılalım, düşüncelerimizin sağlamasını yapalım, olaya farklı bir açıdan bakalım gibi tekliflerle seni yolundan döndürmek isterler. Kanma onlara.

Cezaevi Ziyaretleri – 22

Geçen hafta avukat arkadaşlarım Ahmet Kılıç ve Selim Murutoğlu ile birlikte Bolu F Tipi Cezaevi’ni ziyaret ettik. Dört mahpus ile görüştük.

Biri tutuklu: Alparslan Kuytul. Üçü ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılmış: İrfan Çağrıcı, Rüştü Aytufan ve Necdet Yüksel.

Müddetnamesini yanında getirmişti Rüştü Aytufan. “Ölünceye Kadar Hapis” yazıyordu resmi evrakta, büyük harflerle, kalınca. İnsan görünce bir tuhaf oluyor. “Ölünceye kadar” hapisten çıkamazsın, diye emir buyurmuş Devlet.

İrfan Çağrıcı, geldiğimize acayip seviniyor. Birileriyle konuşmaya o denli ihtiyacı var ki, anlatılamaz bir açlık. Her halinden belli oluyor heyecanı ve başlıyor aşk ile şevk ile anlatmaya. İşin kötü yanı şu ki, kekelediği ve sözcükleri yuttuğu için dediklerini anlamak için ciddi bir çaba harcamak zorunda kalıyoruz bazen.

Bize iki kısacık hikâye anlattı ki unutmak ne mümkün.

Betondan ibaret küçücük avlularında bir çiçek açmış! Kocaman bir heyecanla karşılamışlar çiçeği. Sulamışlar büyümüş, sulamışlar büyümüş. Bir süre, gardiyanlar görmezden gelmişler bu davetsiz misafiri. Ne var ki iki buçuk ayın sonunda ortalama bir insan boyuna ulaşmış çiçek. (Çiçek değil de bir tür çalı demek daha doğru imiş.) Koğuş için müthiş bir sevinç kaynağı bu. Her gün dört saatliğine de olsa avluya çıkabiliyorlar ve karşılarında bir doğa parçası!

Ne var ki bir sabah ansızın gardiyanlar tarafından düzenlenen bir operasyonla yerinden sökülüp alınmış bu talihsiz çiçek. Yasakmış çünkü koğuşlarda çalı çırpı, toprak, börtü böcek ve çiçek.

Neyse ki hava bedava, su bedava… Güneş, yağmur, rüzgâr, kâr? Eh, ara sıra!..

Cezaevi beton ve demir yığınıdır. Yaşamın değil ölümün hegemonyası altındadır mahpuslar.

“İkimiz birden sevinebiliriz, göğe bakalım” derken şair, ne kadar yaşamayı tebliğ ediyorsa, o kadar ölmeyi tebliğ eder devlet, zindanlarında, bu ve benzeri insanlık-dışı yasaklarıyla. Allah’ın ve insanın doğası fena halde ötekileştirilmiştir. Bu, haddi fazla fazla aşan bir kibirdir.

Bir mahpusun içi acıyarak anlattığı hikâyede ölüme mahkûm edilen ve iki buçuk ay sonra infaz edilen çiçeğe ne demeli! Ne işin vardı senin orda, açacak başka yer mi bulamadın? Kanunu bilmemek mazeret sayılmaz ey Çiçek, yönetmeliklere aykırı davranmanın cezasını elbette çekecektin! (“Cezaevinde bir şekilde kendine yer bulmuş son çiçek de kopartılana dek sürecek bu ulvi mücadele! Devlet, ensenizde! “Adalet” Bakanlığı bu ve benzeri olayları büyük bir ciddiyetle soruşturmaya devam edecek, vatandaşların hiç şüphesi olmasın. Çiçekle mücadelede gevşekliğe asla yer yok!”)

İkinci hikâye, 27 yıldır cezaevinde bulunan bir mahpusla ilgili. Devletin “sol” diye damgaladığı bir dosyadan yatan bu mahpus her sabah bağırırmış, arkadaşlarını çağırırmış: Hasan!.. Murat!… Kenan!.. Olmayan, olsa bile o cezaevinde olmayan arkadaşlarını…

Her sabah onlara seslenir, onlar için yazdığı mektupları top yapıp koğuşların çatısından, sözde adreslerine postalarmış. Ne acıdır ki gönderen de yerinde yok, gönderilen de…

Bu mektuplar ara sıra kendi avlusuna da düşermiş İrfan Çağrıcı’nın. Bir umut, açar bakarmış ki okunması mümkün olmayan, çalakalem yazılmış satırlar. Meçhule yazılmış mektuplar.

Ağır mahpuslar, meçhule yazılmış mektuplardır, okunmayan yazılarla… İnsanları işte böyle delirtiyorlar! Demire, betona gömerek, tecrit üstüne tecrit ederek, insanı insandan, insanı doğasından kopartarak yıkıyorlar, bozuyorlar, buruşturuyor, imha ediyorlar insanı. İnsan’ı.

Onlar ne kadar insansızlaştırsalar da orada insanlar var. Az veya çok, bir cezayı hak ediyorlarsa da, insan gibi cezalandırılmayı bekliyorlar.

Çalı çırpı gibi değil, insan gibi. İnsan gibi muamele bekliyorlar. Çünkü onlar insanlar ve insan gibi bir muamele görmeyi hak ediyorlar.

Cezaevi Ziyaretleri -21

Avukat arkadaşım Selim Murutoğlu ile dün yine Silivri 9 No’lu Cezaevi’ndeydik.

Gezi Davası’nın tutukluları Yiğit Aksakoğlu ve Osman Kavala ile ÇHD’li Avukatlar Davasından ceza almış Barkın Timtik ve Selçuk Kozağaçlı ile görüştük.

Kozağaçlı ve Kavala hakkında daha önce yazdığım için bu yazıda yeni tanıştığımız iki ismin “yeni” Türkiye hikâyesine odaklanacağım.

Yiğit Aksakoğlu, hilkat garibesi Türk Yargısının kurbanı, sayısız masum insandan sadece biri. 17 Kasım 2018’de tutuklandığında, kendisini, fantastik edebiyatın örneği sayılabilecek, adına “iddianame” denilen bir kurgunun içerisinde bulacağını kim bilebilirdi ki? Piyango’dan bir tutuklama çıktı! 

Yargılama veya tutuklama için gerekçe var mı? Yok. Delil toplamaya gerek yok ki. Yargı cephesinde hiçbir ilkeye, sabiteye yer yok. Pervasızlıkta zirveye çıkılmış vaziyette.  

İlgili hukukçular şu tespiti yapıyorlar, ki ben de aynen katılıyorum: Bu, Fetöcülerin yargısından da kötü bir yargı, adına yargı demek doğruysa. Fetöcüler su katılmamış bir kötülük sergilerken işi kılıfına uydurmak için sahte delil üretirlerdi. Birkaç yıldır artık buna da gerek yok. Delil’in D’si yokken insanlar tutuklanabiliyor, uzun süre esir kalabiliyorlar zulmün elinde.

Yiğit Aksakoğlu da o mağdurlardan biri. Profesyonel olarak sivil toplum çalışmaları yürütüyor. Sıfır –üç yaş arası çocuklar yararına ürettiği projeleri 2011 yılından beri Sultanbeyli, Beyoğlu, Maltepe, Sarıyer, Gaziantep ve İzmir Belediyesi tarafından uygulanıyor.  

42 yaşındaki Aksakoğlu basına ve oradan da “iddianame” denilen distopik metne yansıyan iddiaların o denli uzağında, alakasız biri ki gözaltına alındığında, “akşam spora yetişebilir miyim” diye düşünüyormuş. Dört aydan fazladır tek kişilik koğuşta ve hiçbir insan evladı ile görüştürülmüyor. Bunun adına “tecrit” deniyor! Tecrit işkencedir. İşkence insanlık suçudur. 

Yedi yaşındaki kızı Deniz, ilk günler, olayın şoku içinde, “Babam öldü mü? Sonsuza dek gelmeyecek mi?” diye soruyormuş. Küçük kızı, üç yaşındaki Leyla, cezaevinde babasını gördükten sonra sormuş: “Baba sen çok uzaklarda değilsin ki, neden eve gelmiyorsun?”

Yiğit’in çıkagelmesini bekleyen yakınları bu yazıyı okusalar, “bir avukat olarak bunları mı anlatıyorsun arkadaş” diye sorabilir, garipseyebilirler. 

Hukuka adeta düşman kesilmiş, hoyratlığın ve acımasızlığın adına “yargı” demiş, adalet denilen değeri hiçbir zaman sahiden amaç edinmemiş bir ülkede yaşıyoruz. Beni mazur görün, yedi yıldır cezaevlerinde dolaşıyorum, davalara bakıyorum, biraz yorgunum.  

Çocuklardan bahsedeyim dedim, sanıkların da insan olduğunu hatırlatmak istedim. Hatta önce insandır, annedir, babadır, evlattır sanıklar, mahpuslar. (Keşke idrak edebilseler, keşke hissedebilseler…)

Rabia Naz’ın küçük bir kız çocuğu, Şaban Vatan’ın bir baba olduğunu hissedebilseler, anlayabilseler keşke.  

İnsanı tanımayan, anlamayan; anne nedir, baba kime denir, bilmemiş, bir yetimle göz göze gelmemiş insanları hâkim, savcı, bilirkişi yapmamak gerektiği çok açık değil mi?

Kürsülerde sadece insanların, yani iyi insanların yer alacağı bir sisteme sahip olunamaz mı?  

Büyükada Davası nasıl şişirilmiş balondan ibaret bir davaysa, Gezi Davası da öyle bir dava bana kalırsa. Furkan Vakfı Davası hakeza, tümüyle hukuk dışı bir kurmaca…

Türkiye’deki siyasi davalarda asıl olan hukuksuzluk, hukuk istisnadır. Adalet değil siyasi menfaat mülkün temelidir. Güç dengeleriyle birlikte her dönem değişen o siyasi menfaat her türlü aracı meşru görür. Bakınız, Fetö ve “geleneksel” yargısı… Sürdürülebilir ve süründürülebilir yargı.

“Mahkeme” ÇHD’li avukatların davasına 20 Mart’ta, daha fazla tahammül edemeyip son vermiş, adeta ceza olup yağmıştı. Ardından, 39 Baro başkanlığı yayımladığı bildiri ile bu “rezalet” kararı sert bir biçimde eleştirmişti.

“Tarihe geçsin: Bırakınız adil yargılanmayı, bu bir yargılama bile değildir” cümlesi, o bildirinin sonuç kısmından…

O davada nasibine piyangodan 18 yıl 9 ay hapis cezası çıkmış Av. Barkın Timtik’le görüşürken bileklerindeki izler dikkatimi çekti. Yanmış mıydı, kesilmiş miydi? Sordum.

Güvenlik görevlileri plastik kelepçe ile, ters kelepçe denen yöntemle işkence etmişler. Aylar öncesinden izler vardı. Bilekleri kelepçe ile iyice sıkıp kişiyi saatlerce o halde bırakmak suretiyle gerçekleştirilen bir işkence…

2017’de bu kadın meslektaşımız Kadıköy ve Beşiktaş’ta gözaltına alındığında çok ciddi işkenceler görmüş. Erkek ve kadın polisler tarafından fena halde dövülmüş. Vücudu mosmor olmuş.

90’lar, bütün ekibi toplayıp gelmişti de bir tek işkence yoktu. O da geri dönmüş meğer! (Vay başımıza gelenlere.)

İşkenceye maruz kalanın kimliğine bakıp ona göre mi konuşacak veya susacağız? Elbette hayır. Biz mazluma kimliğini sormayacağız.

Allah ve melekleri şahittir, herkes bilsin ki biz zalimlerden beriyiz. Zalimler biz’dense biz onlardan değiliz. Bu dünyadan böyle geçmek için mücadele edecek, sonuna dek direneceğiz. Duamız budur.

Hak ve adalet bizim vatanımızdır. Evet, vatan sevgisini imandan biliriz.  

 

*Yiğit Aksakoğlu’nun Eşi Ünzile Aksakoğlu ile yapılmış bir röportaj:

http://www.agos.com.tr/tr/yazi/22229/yigit-in-neden-tutuklu-oldugunu-anlayamiyorum

Askıda Beraat

Altı yıldır, ortalama iki üç ayda bir, tanımadığım insanlardan e-posta alırım. Askerlikle ilgili duygu, düşünce ve endişelerini paylaşır, bana soru sorarlar. Bugün de şöyle bir ileti ile güne başladım:

“Mehmet Ali Bey iyi günler, sizi uzun zamandır takip ediyorum ve ben de İslam’a dayalı esaslara bakarak askerliğin küfür ameli olduğunu biliyorum, vicdani retçi olmak bizim için daha mı iyi yoksa her seferinde kâğıt imzalayıp imtihanı def etmek mi lazım, bana bilgi verirseniz sevinirim.”

Arkadaşın, “kâğıt imzalamak” diye bahsettiği hususu askerlik sorunu olmayanlar bilemeyebilir, kısaca izah edeyim:

Askerlik yapmakla “yükümlü” olup bir sebeple bakaya veya yoklama kaçağı durumuna düşmüş kişilere GBT yoklaması neticesi “15 gün içinde en yakın askerlik şubesine başvuracağını beyan ettiği” bir tutanak imzalatılması işlemi. Bu işlemin ardından idari para cezası gelebilir.  

Zorunlu askerlik diye bir sorun olduğu, her yeni kuşağın bu sorunu kiriyle-pasıyla, olduğu gibi miras aldığı aşikâr.

Çok farklı gerekçelerle milyonlarca insan aynı kapıya çıktı, çıkıyor ve çıkacak: İnsanların inanmadıkları kurumların/değerlerin neferi olmaya zorlanması bir zulümdür. Zorla askere alınmak insan hakları ihlalidir.

Askerlik çocuk oyuncağı değil, içinde ölmenin ve öldürmenin olduğu, savaşa dayalı bir endüstridir. Bizim inancımıza göre haksız yere bir insanı öldürmek bütün bir insanlığı öldürmek gibidir. (Dikkat: haksız yere kimseyi öldürmemiş, lakin öldürenlere binlerce lira yardım yaparak “lojistik” destek vermiş olabilirsiniz!)  

Yirmili yaşların ortasında olduğunu tahmin ettiğim genç, “İslam’a dayalı esaslara bakarak” (İslami esaslarla alakasız bir orduda) “askerliğin küfür ameli olduğunu biliyorum” diyor.

Ben İslam âlimi değilim, hoca değilim. Bu soru bana soruluyor: kendimizi içinde bulunduğumuz bu müesses nizamda askerlik yapmak caiz midir, helal olur mu yoksa mekruh mudur?

Zorunlu değil de “bedelli” olsa sorunun cevabı değişir mi? Ne derece?

Ülkede binlerce cami var, binlerce imam ve ilahiyatçı çalışıyorken bu soru bir avukata soruluyor. Elbette benim bir cevabım ve kararım var, açık.

Sorunun bana sorumasını gayet tabii, anlıyorum lakin o binlerce, on binlerce kişiye sorulmamasını anlayamıyorum.

Müslümanlar ne zamandan beri sorunlarını “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” diyerek çözüyorlar, merak ediyorum. Kafayı kuma gömmek nasıl bir “fıkıh usulü”, merak ediyorum.

Sorulan, sorulamayan soruların bir hesabı olmayacak mı? Verilmeyen, verilemeyen cevapların bir anlamı olmalı.

Dün vicdani retçi yazar Ali Fikri Işık’ın avukatı olarak hâkim karşısına çıktım. Kendisi, bu ülkenin kanunlarında halen yeri olan “Halkı Askerlikten Soğutmak” (TCK m. 318) suçunu işlediği gerekçesiyle yargılanıyor.

Ali Fikri Işık hâkime şöyle bir soru sordu: “Ben insanları hangi askerlikten soğutmuşum: yıllarca ve son olarak 15 Temmuz 2016’da darbe yapmaya kalkan darbeci askerlikten mi yoksa bedelli askerlikten mi?”

Amfide ders anlatan ak saçlı bir profesör edasıyla sakin sakin ve de “derinlemesine” konuşan müvekkile katılmamak elde değildi! Biraz felsefeden sonra hukuk da serpiştirmek üzere savunma yaptım ben de:

“Müvekkilin sözleri İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi 18 ve 19. Maddeleri,  Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 9 ve 10. Maddeleri ile Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 25. Maddesince güvence altına alınan “ifade özgürlüğü” kapsamında değerlendirilmedir.

Müvekkilin sözleri şiddete davetiye çıkartmamakta, toplum barışını bozmamaktadır. Kimse çoğunluğa uygun düşünmeye zorlanamaz. Farklı düşünmek ve bunu ifade etmek insan olmanın gereğidir. Müvekkilin sözlerinin yargılamaya konu edilmesi hukuka aykırıdır.”

Hâkim, dinledi, dinledi fakat beraat kararı veremedi. Ali Fikri Işık’ın geçmişini araştırmak istemiş olacak. “Hele şu seçimler geçsin, kimmiş bakalım bu Ali Fikri Işık?”

(Fetöcü olmasın? Kendisi değilse bile babası fetöcüdür belki de!? Bunu en iyi Süleyman Soylu bilir.)