Kölelere Özgürlük Talebi

https://www.gazeteduvar.com.tr/forum/2019/12/23/kolelere-ozgurluk-talebi/

2013 yılında vicdani retçi olduğumu kamuoyuna duyurdum.(1) 2013 yılının 28 Şubat’ı. O günün sembolik anlamı vardı benim için.

30 yaşındaydım. “Başıma bir iş gelmeyecekse” ben askere gitmiyorum, diyecek kadar saf değildim lakin Türkiye’nin 28 Şubat döneminden çok daha karanlık bir tünele gireceğini aklımın ucundan geçirmezdim. Dahası, Müslümanların zulüm üreten bu sisteme çok kısa bir süre içinde böylesine “aşkla” bağlanabileceklerine hayatta inanmazdım.

İnsan umutla bakıyor geleceğe. Toplum ve ülke olarak ahlaken ve hukuken yükselişe geçeceğimize inanıyor, inanmak istiyordum. Yine de umutla bakıyorum geleceğe elbette fakat o geleceğin yakın zamanda geleceğine inancım kalmadı. Görmeye ömrüm vefa eder mi? İnşallah diyelim.

Geride bıraktığım yedi yılda tarih içinde zerre kadar değeri olmamakla birlikte şahsi tarihimde dört önemli gelişme yaşandı.

Halkı Askerlikten Soğutmak suçundan yargılandım 2015’te ve beraat ettim.(2) (Böyle bir suç olabilir mi diye mantıklı bir soru soran varsa, evet, olabiliyor, halen. Halkı bilimden, sanattan, hukuktan soğutmak suç değil ama… Öte yandan, halkı siyasetten iğrendirmek ise sevaptır bu ülkede!)

Milli Savunma Bakanlığı, çalıştığım işyerine bir yazı göndererek işverenime “yanında çalıştırdığın asker kaçağını ya askere gönder ya da işten çıkar” talimatı verdi.(3) OHAL dönemindeydik ve talimat, uymayan işverenlere dava açılacağı tehdidi içeriyordu.

Türkiye yıllar içinde, hak ve özgürlüklerin daraldığı, ifade özgürlüğünün can çekiştiği, içine çöken, kendine yazık eden bir ülke haline gelince, nihayet bir hafta içinde iki gelişme daha oldu.

İlk olarak iş hayatım için zaruri olarak kullandığım banka hesabıma bloke konuldu. Gerekçe, bilmem hangi GBT yoklaması sonucu imzalamak veya imzadan imtina etmek zorunda kaldığım bir evrak dolayısıyla, askerlikle ilgili bir para cezasıydı.

Nihayet geçen gün Akçaabat 1. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görülen dava neticesi Askeri Ceza Kanunu’na muhalefet ettiğim gerekçesiyle beş ay hapis cezasına çarptırıldım. Neyse ki daha önce herhangi bir yasayı ihlal etmişliğim yoktu, kötü bir adama da benzemediğim için hükmün açıklanmasının geri bırakılması ile ödüllendirildim!

Hayırlı olsun!

Şahsi bir meseleden dolayı değil, bu ülkedeki milyonlarca insanı, evlatlarımızı doğrudan ilgilendiren bir davadan dolayı ceza aldım. Bir hakkı ihlal ettiğim için değil talep ettiğim için ceza aldım. Hukuku çiğnemedim, bilakis hukukun uygulanmasını teklif ettim.

Askerlik, en yumuşak tabirle, bir dayatma bu ülkede. İnsanların zorla asker yapılması, inançlarına, değerlerine, siyasi görüşlerine bakılmaksızın militarizm fabrikasında işleme sokulması olacak iş değil. Pespaye bir kölelik kalıntısı. Nerede insan hakları, hani insan onuru?

Yeri gelmişken hatırlatalım: Vicdani retçi asker kaçağı değildir. Vicdani ret bir haktır. Türkiye Cumhuriyeti, anayasal güvence altında sahiplerine teslim etmekle yükümlü olduğu bu hakkı tanımamak için diretiyor, mızmız bir çocuk gibi.

İşin, Müslümanlar açısından en vahim yanı da şudur ki; laikliği şiar edindiğini beyan eden devlet, İslam dinini bu işe alet etmekten bir türlü vazgeçmiyor. Ne dinmiş arkadaş, “harca harca” bitmiyor!

Ordu peygamber ocağı imiş. Hangi peygamber bu, belli değil. Kur’an’da adı geçmeyen, özellikleri ortaya konulmamış bir peygamber. Şehitlik hakeza. Başka tür bir şehitlik. Kur’an’ın tanımladığı şehitlikten (şahitlikten) başka bir şehitlikle karşı karşıyayız. Demokrasi şehidi gibi türedi bir “şey” ama tam nedir, tanımını bilen beri gelsin.

“Gelin şu askerlik meselesini konuşalım” diyoruz, “şu işe adil bir çözüm bulalım.”

Askerliği putlaştıranlar değil ama insanın haklarını merkeze alanlarla oturup konuşabilir, pekâlâ bir orta yol bulabiliriz. Tamam, Orta Doğu çok da arkamızda değil lakin Batı da uzakta sayılmaz.

Bahsini ettiğim dört hamleden sonra biz de bir karşı hamlede bulunalım, diyoruz avukatımla.

Anayasa Mahkemesi’ne müracaat edeceğiz ve hak ihlallerini tespit edip hakkı teslim etmesini bekleyeceğiz. (Çok beklersin, diyenleri duyar gibiyim.) Anayasa Mahkemesi bu ülkenin en üst, en iyi mahkemesi mi olacak yoksa sadece bir takoz olarak mı kalacak, buna kendileri karar verecekler. (Yoksa çoktan karar verdiler mi! Evet, KHK’lıların durumu ortada.)

Yanlış hesap Bağdat’tan (Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden) döner.

Dönecek dönmesine de, dönmese de dert değil. Allah var.

Onlar (sivil) ölümü gösterip sıtmaya razı etmeye çalışıyorlar. Bense ölümü hatırlatıyorum. Şu üç günlük dünyada insanları münafıklığa zorlamayın. Zorla güzellik olmadığı gibi askerlik de olmaz, anlayın artık. Nereye kadar bu zorbalık?

Biz, mahkûm eden ve mahkûm olan üzerine düşünmeye devam edeceğiz.

Ve “kölelere özgürlük” talebimizi asla yere düşürmeyeceğiz.

*https://mehmetalibasaran.wordpress.com/hatira-defteri/
**http://www.radikal.com.tr/turkiye/askeregitmeyin-com-sitesine-askerlikten-sogutma-davasi-1371819/
***https://www.emekveadalet.org/alinti/bu-ne-haldir-mehmet-ali-basaran/

Yargıda Reforma Ne Gerek Var?

Aylardır reklamı yapılan yargı reformu paketine dair bazı düzenlemeler bugün resmi gazetede yayımlandı.

Muhakkak ki bu adımla ufak tefek iyileştirmeler olacak ve hak kaybı yaşayanların bir kısmının mağduriyetleri bir nebze de olsa ortadan kalkacak.

Son cümlede geçen “ufak tefek”, “bir kısım” ve “bir nebze” tabirlerine bakılırsa, olan biteni “reform” ile açıklamak abartının dik âlâsıdır.

Peşinen ifade etmek gerekir ki Ak Parti’nin vardıysa da, en az yedi yaşındaki AKP’nin bir reform kabiliyeti kalmış değil. AKP ve koalisyon ekibi tam da bu yüzden aylardır reform adıyla “makyaj” yapıyor. Acı ama gerçek, mızrak çuvala sığmıyor. Ne kadar makyaj yaparsa yapsın, Yargı çirkin yüzünü göstermeye devam ediyor.  

Farklı kesimleri aynı zulmün şemsiyesi altında birleştiren siyasi davalar ortada, cezaevleri dolmuş taşıyor, KHK mağdurlarına reva görülen üst düzey zulüm aynen devam ediyor. Pardon, biri yargıda reformdan mı bahsediyor!?

Türkiye’de istisnasız tüm kesimlerin hemfikir olduğu konuların başında yargıya olan güvensizlik geliyor. Yargıya olan güvenin dibe vurduğu, adeta yerlerde süründüğü bir devirde reform yapmak akıllıca, evet, kabul edelim. Lakin onlar da şunu kabul etsinler: Makyajdan mürekkep böylesine “çapsız” bir düzenlemeyi “reform” diye pazarlamak hiç ama hiç akıllıca değil.

Biz kimiz: Vatandaşlar. Onlar kim? Bizi yönettiklerini iddia edenler, ama yönetemeyenler. Fikrimizi sormuyor, rızamızı almıyor, böyle şeylere gerek bile duymuyorlar. Yalnızca zaaflarımız (örgütsüz ve dayanışmasız oluşumuz) üzerinde kibirle yükseliyorlar.

Yargıda reformdan bahsedenler mahkemelere talimat vermesinler, yargı mensupları talimat almayı reddedip yasalara ve vicdani kanaatlerine göre karar versinler, şimdilik bize yeter.

Yargıda reformdan bahsedenler her türlü eksiği ve gediği ile önlerinde duran anayasaya uysunlar, şimdilik bize yeter.

Yeni anayasa yapmaktan bahsedip hâlihazırda yürürlükte bulunan anayasaya uymamayı alışkanlık edinen “yönetici” sınıfa birkaç maddelik hatırlatmada bulunmakta fayda var.

Aşağıdaki maddelerin hakkını vermek reform değil devrim niteliği taşır kendileri için.

Anayasa Madde 9: “Yargı yetkisi, Türk Milleti adına bağımsız ve tarafsız mahkemelerce kullanılır.”

Anayasa Madde 10: “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir.”

Anayasa Madde 12:Herkes, kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve hürriyetlere sahiptir.”

Anayasa Madde 17:  “Herkes, yaşama, maddi ve manevi varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.”

Anayasa Madde 25:  “Herkes, düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir. Her ne sebep ve amaçla olursa olsun kimse, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; düşünce kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz.”

Anayasa Madde 26:Herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir.”

Ezcümle, yönetici elit, yargıda reform yapmaktansa yargıda “gericilik” yapsa daha iyi olur. Hesap ortada! O “geri” gördükleri anayasanın bahsi geçen maddeleri üzerine bir adalet vizyonu inşa etseler 18 yıldır yönettikleri ülkede en büyük sorunun adı “Adalet” olmazdı.

İnsan gerçekten merak ediyor: Yargıda reforma ne gerek var?

Adil Yargılanma Hakkı’nı güvence altına alın. Oysa siz ortadan kaldırıyorsunuz!

Masumiyet Karinesi’ni uygulayın. Oysa siz tam tersine hareket ediyorsunuz: Yargının bir şekilde eline düşmüş herkesi, masumiyetini ispat edene kadar suçlu görüyorsunuz!

İnsanların “Lekelenmeme Hakkı’nı koruyun. Oysa yargı müfteri olmuş, yargı suça sürükleniyor, siz ise “gaz” veriyor, değilse de seyrediyorsunuz!

İfade Özgürlüğü’ne saygı duyun. Duymuyorsunuz, duymak istemiyorsunuz!

İşin aslı, bu ülkede yargıyı içine düştüğü çukurdan reform değil ancak devrim niteliğinde düzenlemeler kurtarabilir. Fakat bu nasıl olabilir?

Yargıya hukuka aykırı talimatlar vermeye alışmış yöneticiler ve hukuka aykırı talimatlarla hareket eden yargı mensupları görevdeyken, körler sağırlar birbirini ağırlarken, al gülüm ver gülüm, böyle gelmiş böyle giderken, nasıl olacak?

Şapkadan tavşan çıkartır gibi makyaj malzemelerinden reform düzenlemesi çıkartmaya çalışan yönetici elit keşke Hokkabaz filmindeki Cem Yılmaz kadar sevimli olsa.

Hokkabaz’la oturup bir “zihniyet devrimi” üzerinde çalışmak mümkün ama bu, yanına yaklaşılmaz yönetici elite “teklif dahi edilemez.”

Ah, keşke yanılsam

O zaman dans

Sigaraya yeni yasaklar gelmiş. Sigaradan çok daha zararlı olan elektronik sigara ve nargileye de yasaklar yoldaymış. Duy da inanma. Yani, yasağa inan da uygulanacağına inanma.

Sigarayla ilgili eski yasakların onda birine uyulmuyor ki, yenilerine uyulsun. Sigaranın ne olduğu üzerine sayıp dökmeye gerek yok. Malum, kerih, israf ve bağımlılıktır sigara.

Bu bahiste en çok da bağımlılık üzerinde durmak gerekiyor bana kalırsa. Ancak bir bağımlılık olduğu içindir ki kişiler yasak dinlemiyor, kendilerinin ve yakındakilerin haklarına kolayca tecavüz ediyor ve çatır çatır kul hakkı yiyorlar. Çoluk çocuğa kötü örnek olmanın vebali de cabası.

Bir tür köleliktir, insanın kendine zarar vermekten öte, çevresine zarar vermesini normalleştirebilecek olan. Sair zamanlarda pek çok tiryakinin kibar, nezih, anlayışlı olması da bu tezi doğruluyor. Bağımlı bir tek Müslüman’a rastlamış değilim, “peygamberleri veya sahabelerini sigara içerken düşünebiliyor musun” diye sorduğumda, “neden olmasın” diyebilen. Namazda iki rekât sünnet kılmadın mı sana yan bakan insanlar “sigarama karşıma” diyebiliyor. Hadi, sen ötekine zarar verme de, ben de kendine zarar verme “hakkı”na saygı göstereyim!

Sigara dumanına maruz kaldığımda üstüm başım leş gibi kokuyor, gözlerimde acımaya benzer bir yanma oluşuyor. İlk fırsatta eve gidip derhal duş almak ve elbiselerimi, yıkanmak üzere makinaya atmak zorunda kalıyorum. Bu zararların önüne geçen veya hiç değilse “hakkını helal et” diyen sigara bağımlılarına rastlamak çok güç. Rahatsız olduğunu dile getirdiğinde “arıza çıkaran” bir tip gibi karşılanabiliyorsun, “takıntılı” filan oluyorsun.

Bu bahiste devlete kızıyorum sanılmasın. Elbette yasal hakların korunması için tedbiri elden bırakmamak gerek ama insanlar Allah’tan korkmadıktan, kuldan utanmadıktan, ötekinin, dahası çoluğun çocuğun hakkını gözetmedikten sonra, kime ne anlatıyorsun! İnsanları “hoyratlığa” mahkûm eden “hukuksuz” hava sahasını daraltmadan, vicdan ve ahlak üzerine bir hak bilinci oturtmadan, “dumansız” hava sahasını nasıl genişleteceğiz?

Okulun bahçe kapının yanında öğretmenler toplaşmış sigara içiyor. Cami avlularında “cemaat” püfür püfür sigara içiyor. Otobüs, metrobüs duraklarında sigara içiliyor. Anne babalar çocuklarının yanında hatta evlerde sigara içiyor. Güya kapalı mekânlarda sigara içilmiyor! Kafelerde, çay ocaklarında nargile dumanından, sigara dumanından göz gözü görmüyor, neyse ki yarım metrelik bir cam açık, kapalı alan değil orası!

Bir süre, yasaklara uyuluyor görüntüsü oluşsun diye kurnazlık adı altında şekil şukul yapıldı, uzunca bir süredir o numaralara dahi gerek kalmadı.

Yeni, ilave sigara yasakları işte böyle bir ortamda hayatımıza giriyor. Hayırlı uğurlu olsun.

Ben, kişilerin saygınlıklarını düşürme, bir “bağımlılık” sahibi olma ve kanser gibi hastalıklara yakalanma “hak”larına -tırnak içinde!- saygı duymakla birlikte sigaraya karşı sıfır tolerans politikasını uygulamaya devam ediyorum. Kendi adıma değil fakat çocuklar ve gençler adına üzülüyorum.

Çocukların, gençlerin rol model (“örnek”) aldıkları insanlar bu pisliği ulu orta yaymasa, meşrulaştırmasa, neden bir çocuk, bir genç sigaraya başlasın ki? Hayatın olağan akışına aykırı olduğu aşikâr… Bu meret doğada yetişmiyor, içi zararlı kimyasal maddeler dolu, baştan ayağa zarardan müteşekkil bir şeyden bahsediyoruz.

Amatem’e göre “her bir sigara vücut için zehirli, tahriş edici, kanser yapıcı ya da kanserin ortaya çıkmasını kolaylaştırıcı 4000‘den fazla kimyasal madde içerir. Bunlardan kanserojen olduğu ispatlanan maddeler; arsenik, benzen, kadmiyum, hidrojen siyanid, toluen, amonyak ve propilen glikoldur.”

Sigaraya karşı mücadeleye katılmayan veya katılanları küçümseyen insanlara bakıyorsunuz, çocuklarının teknoloji bağımlılığından veya gittikçe yaygınlaşan madde bağımlığından şikâyet ediyorlar. At yarışı, iddia, “milli” piyango gibi kumar bağımlığına sahip kişilere bakıyorsunuz mesela, onlar da evlatları için başka bağımlılıklardan mustaripler.

Sağduyu, tutarlılık yok. Bir karar verelim, “herkesin hakkı”na “kimse” karışabilir mi karışamaz mı?

Herkes kim, kimse de kim oluyor? Bu mevzularda uzlaşamıyoruz, zira kafamız bir “güzel” ki! Gelsin yeni yeni yasaklar. O zaman dans!

Neyi nasıl düşünmeli?

PKK tarafından çocukları dağa çıkartılan anneler HDP Diyarbakır İl Başkanlığı önünde eylemdeler. Anneler kesinlikle haklı, onlara destek vermek gerekiyor.  

İnsanların iradelerini hiçe sayarak, onları zor kullanarak askere alan bir “örgüt”se, bu büyük bir zulümdür, asla kabul edilemez. Lakin bunu yapan devletse, o zaman sorun değil!

Zorla güzellik olmaz, deniyor. Doğrudur, örgüt yapınca zorla güzellik olmaz ama devlet yapınca olur.

PKK ile TSK bir mi? Elbette ki hayır.  

PKK tam anlamıyla “kötülük” yuvası iken, TSK tümüyle “iyilik” yurdudur! PKK darbeci bir zihniyete sahiptir, tarih boyu pek çok haksızlığa, hukuksuzluğa, zulme imza atmıştır. TSK için bunlar asla söylenemez!  

PKK saflarındayken ölürsen “geberdin” demektir TSK saflarındayken öldün mü “şehit” olduğundan eminsindir. Arada müthiş bir fark var, öyle değil mi?

Ey Çocuk! Neyi nasıl düşünmen gerektiği konusunda kafanı karıştıranlar çıkacaktır, dikkatli ol.

“Ama PKK’lılar da ölülerinin “şehit” olduğuna inanıyorlar” diyenlere rastlarsın. Sinsice bir yaklaşımdır bu, gülüp geç. Kelime ve kavramların içlerini boşaltıyor ve yerlerine kendi heva ve heveslerine göre anlamlar tıkıştırıyorlar.

Sormak lazım onlara: “Ne şehidinden bahsediyorsunuz siz Allah aşkına!?”

Doğru düzgün bir cevap veremeyecekler, “devrim şehidi” diyecekler, “demokrasi şehidi” diyecekler, “laiklik şehidi” diyecekler lakin “La İlahe İllallah” diyemeyecekler.

Sen hiç, PKK’lı birinin “ordu peygamber ocağıdır” dediğini duydun mu? Diyemezler çünkü bilirler ki kimse inanmaz buna. PKK İslami bir yapı değildir ve İslami bir ideal taşımaz. Tam tersi, İslamsız bir nizam hayal eder ve gerektiğinde İslam’ı kendi siyasetine alet eder. Bu bağlamda mümkünse bütün cemaatlerin ve tarikatların kökünü kazımak ister.

Oysa TSK öyle mi? Bütün tarihiyle, geleneğiyle, yaptıkları ve yapmadıklarıyla tam bir “peygamber ocağı”dır! Bu “hakikati” inkâra şartlanmış olanlar zehirli bir ok gibi sorarlar sorularını:

“Pardon, hangi peygamberin ocağıymış bu ordu?”

Kuran’da 25 peygamberin adı geçtiği kabul edilecek olursa haklı bir soru gibi görünüyor. Buradaki gizli tuzağa düşmemek gerek.

“Son Peygamber Hz. Muhammed (sav)” dersen, hemen ardından, “Ama Kur’an ve siyere parçalı değil bütünlüklü olarak bakılınca çok farklı bir manzara ortaya çıkıyor” diyerek hemencecik itiraz ederler.

Bilmiş ol, şeytanca sorulardır bunlar, amaç inançlarına şüphe düşürmektir. Şeytan bazen insan kisvesinde çıkar karşına, bazen soru kisvesinde. Aman dikkat, çok kritik bir noktadır burası. Felak ve Nas sureleri tam da bu durumlar için indirilmiştir.

Tam da burada, zihnine ve yurduna nifak tohumları ekmek isteyenleri bir “Kutsi Hadis”le püskürtebilirsin: “Vatan Sevgisi İmandandır.”

Onlar, hakikati inkâra şartlanmışlardır, yine de kani olmaz, yeni bir itirazla dikilirler karşına. “Biz böyle bir hadis duymadık” derler. Hadis inkârcılarıdır bu tipler, hadsizdiler, her türlü kutsalı yerle bir etmeye yeltenirler!

Çok üstelersen, “hadi tamam” derler, “diyelim ki bu söz bir hadistir… Ama vatan ayrı şey rejim ayrı şey!”

Bu raddeye gelmiş olanlar artık kolay kolay iflah olmazlarsa da, tartışmayı daha fazla uzatmadan, son olarak şu “hakikati” haykır yüzlerine:

“Bu ülkede ezanlar okunmuyor mu? Camiler açık değil mi? Daha ne istiyorsunuz!”

Ey çocuk, neyi nasıl düşünmen gerektiğini biz sana böylece öğretiyoruz. Bundan böyle inkârcıların sorularına karşı teyakkuzda ol. Onlar, eleştirel aklı işler kılalım, düşüncelerimizin sağlamasını yapalım, olaya farklı bir açıdan bakalım gibi tekliflerle seni yolundan döndürmek isterler. Kanma onlara.

Cezaevi Ziyaretleri – 22

Geçen hafta avukat arkadaşlarım Ahmet Kılıç ve Selim Murutoğlu ile birlikte Bolu F Tipi Cezaevi’ni ziyaret ettik. Dört mahpus ile görüştük.

Biri tutuklu: Alparslan Kuytul. Üçü ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılmış: İrfan Çağrıcı, Rüştü Aytufan ve Necdet Yüksel.

Müddetnamesini yanında getirmişti Rüştü Aytufan. “Ölünceye Kadar Hapis” yazıyordu resmi evrakta, büyük harflerle, kalınca. İnsan görünce bir tuhaf oluyor. “Ölünceye kadar” hapisten çıkamazsın, diye emir buyurmuş Devlet.

İrfan Çağrıcı, geldiğimize acayip seviniyor. Birileriyle konuşmaya o denli ihtiyacı var ki, anlatılamaz bir açlık. Her halinden belli oluyor heyecanı ve başlıyor aşk ile şevk ile anlatmaya. İşin kötü yanı şu ki, kekelediği ve sözcükleri yuttuğu için dediklerini anlamak için ciddi bir çaba harcamak zorunda kalıyoruz bazen.

Bize iki kısacık hikâye anlattı ki unutmak ne mümkün.

Betondan ibaret küçücük avlularında bir çiçek açmış! Kocaman bir heyecanla karşılamışlar çiçeği. Sulamışlar büyümüş, sulamışlar büyümüş. Bir süre, gardiyanlar görmezden gelmişler bu davetsiz misafiri. Ne var ki iki buçuk ayın sonunda ortalama bir insan boyuna ulaşmış çiçek. (Çiçek değil de bir tür çalı demek daha doğru imiş.) Koğuş için müthiş bir sevinç kaynağı bu. Her gün dört saatliğine de olsa avluya çıkabiliyorlar ve karşılarında bir doğa parçası!

Ne var ki bir sabah ansızın gardiyanlar tarafından düzenlenen bir operasyonla yerinden sökülüp alınmış bu talihsiz çiçek. Yasakmış çünkü koğuşlarda çalı çırpı, toprak, börtü böcek ve çiçek.

Neyse ki hava bedava, su bedava… Güneş, yağmur, rüzgâr, kâr? Eh, ara sıra!..

Cezaevi beton ve demir yığınıdır. Yaşamın değil ölümün hegemonyası altındadır mahpuslar.

“İkimiz birden sevinebiliriz, göğe bakalım” derken şair, ne kadar yaşamayı tebliğ ediyorsa, o kadar ölmeyi tebliğ eder devlet, zindanlarında, bu ve benzeri insanlık-dışı yasaklarıyla. Allah’ın ve insanın doğası fena halde ötekileştirilmiştir. Bu, haddi fazla fazla aşan bir kibirdir.

Bir mahpusun içi acıyarak anlattığı hikâyede ölüme mahkûm edilen ve iki buçuk ay sonra infaz edilen çiçeğe ne demeli! Ne işin vardı senin orda, açacak başka yer mi bulamadın? Kanunu bilmemek mazeret sayılmaz ey Çiçek, yönetmeliklere aykırı davranmanın cezasını elbette çekecektin! (“Cezaevinde bir şekilde kendine yer bulmuş son çiçek de kopartılana dek sürecek bu ulvi mücadele! Devlet, ensenizde! “Adalet” Bakanlığı bu ve benzeri olayları büyük bir ciddiyetle soruşturmaya devam edecek, vatandaşların hiç şüphesi olmasın. Çiçekle mücadelede gevşekliğe asla yer yok!”)

İkinci hikâye, 27 yıldır cezaevinde bulunan bir mahpusla ilgili. Devletin “sol” diye damgaladığı bir dosyadan yatan bu mahpus her sabah bağırırmış, arkadaşlarını çağırırmış: Hasan!.. Murat!… Kenan!.. Olmayan, olsa bile o cezaevinde olmayan arkadaşlarını…

Her sabah onlara seslenir, onlar için yazdığı mektupları top yapıp koğuşların çatısından, sözde adreslerine postalarmış. Ne acıdır ki gönderen de yerinde yok, gönderilen de…

Bu mektuplar ara sıra kendi avlusuna da düşermiş İrfan Çağrıcı’nın. Bir umut, açar bakarmış ki okunması mümkün olmayan, çalakalem yazılmış satırlar. Meçhule yazılmış mektuplar.

Ağır mahpuslar, meçhule yazılmış mektuplardır, okunmayan yazılarla… İnsanları işte böyle delirtiyorlar! Demire, betona gömerek, tecrit üstüne tecrit ederek, insanı insandan, insanı doğasından kopartarak yıkıyorlar, bozuyorlar, buruşturuyor, imha ediyorlar insanı. İnsan’ı.

Onlar ne kadar insansızlaştırsalar da orada insanlar var. Az veya çok, bir cezayı hak ediyorlarsa da, insan gibi cezalandırılmayı bekliyorlar.

Çalı çırpı gibi değil, insan gibi. İnsan gibi muamele bekliyorlar. Çünkü onlar insanlar ve insan gibi bir muamele görmeyi hak ediyorlar.