Ulan Devleti

Önceki hafta Ankara’nın göbeğinde yaşanan bir olay Türkiye’nin Hukuk’tan ne denli uzaklaştığını, neredeyse tümden bağını kopardığını, “dipte, sonda ve depresyonda” olduğunu göstermesi bakımından ibretlikti.

Afrika kökenli vatandaşlara yapılan düpedüz ırkçı, ayrımcı uygulamaları engellemek, hiç değilse protesto etmek isteyen insan hakları aktivisti, hak savunucusu ve milletvekili Mustafa Yeneroğlu’na bir polis memuru “sen” diye hitap ediyor, “lanlı lunlu” konuşuyor, hakaret ediyor, “böcekmiş” gibi muamelede bulunuyordu. Silah kullanmaya yetkili kişinin sahne performansı cuntacıları hatırlattı.

Müthiş derecede rahatsızlık verici, küstahça bir tavırdı polisinki. Elbette, adı önemsiz o kişi bir sembol, fabrika hatası değil, bir zihniyetin temsilcisi. Arkasında onu “pışpışlayan” amirleri olmasa o cüreti nereden bulacak?

Son yıllarda yaygınlık kazanan bir moda bu. İktidar milletvekilleri huzurunda el pençe divan duran, olması gerektiği gibi, saygıda kusur etmeyen polisler diğer partilere mensup vekiller karşısında kabadayı kesiliyor, hak’mış hukuk’muş umursamaz, saygısız tavırlar sergiliyorlar. Kabul etmek gerekir ki farklı bir “delikanlılık” anlayışları var.

Görüntüleri izleyince şunu sormadan edemedim: Milletin vekiline kameralar önünde kabadayılık taslayan polisler sıradan vatandaşa neler yapmazlar? Hele de tenhada?

Tahayyül etmek zor değil. Üstelik çok da geçmişe gitmeye gerek yok ne yazık ki. Türkiye’nin yakın, yapyakın tarihi hak ihlalleriyle, işkencelerle, utanç tablolarıyla dolu. KHK mağduru binlerce vatandaş aramızda bulunuyor, değillerse bile, fazla uzaklaşmış olamazlar!

Polisin geniş mi geniş pervasızlığı üzerine Emniyet Genel Müdürlüğü’nün yaptığı resmi açıklama ise seviyenin yerlerde olduğunun sağlaması oldu adeta. Açıklamada, bu milletin halen meclisteki hukukçu vekili “düşman” olarak nitelendirildi ve hedef gösterildi. Akıl alır bir durum olmadığının farkındayım. Açıklama Ak Parti’nin herhangi bir ilçe teşkilatındaki herhangi bir yeniyetme tarafından kaleme alınmış gibiydi.

Acı olan şu ki, kendimi de içinde gördüğüm “zayıf” bir azınlık, ipin bir ucundan tutmuş, devleti, hukuk devleti safına çekmeye çalışırken, diğer ucundan tutmuş “palazlanmış” bir kesimse, hukuk’tan uzaklaştıkça uzaklaşarak, devleti polis devletine doğru çekiştiriyorlar iyiden iyiye.

Korkarım ki, ip koptuğunda -yakındır- hukuk devleti’ni geçtim, polis devleti bile kalmayacak.

Kala kala, dünyada kimsenin itibar etmediği, etmeyeceği bir “ulan devleti” kalacak elde. (Eli silahlılar milletin vekiline “ulan” diye hitap ediyorsa, onlarınki bir ulan devleti olsa gerek) Gücü yetenin, güç yetirebildiğine horozlandığı, hukuk’la yüzleşme ve hesap verme endişesinin tümüyle karşılıksız kaldığı, uyduruktan bir ülke: Talanistan.

“Ne alakası var yahu, iyice abarttın” diye sitem edecek ve beni koyu bir muhalif olarak etiketleyecek okurlar vardır. Etiketlemenin dayanılmaz hafifliği ile yanılsama içine düşecekler… Zart diye etiketlediği için anlama, kavrama ve düşünme zahmetine azcık olsun girmeyecekler… Böyledir: Yaftalamak kolay, anlamak zordur.

Dün kaç kişi bu ülkede haksız ve hukuksuz olarak zindanlara atıldı, haberi olan var mı? Devletin bile bundan haberi olduğunu, kaydını doğru düzgün tuttuğunu sanmıyorum.

Arif Gündüz, Ahmet Çelikten ve Fatih Mehmet Kara dün gece Osmaniye 2. Sulh Ceza Hakimliği’nin, TÜRK MİLLETİ ADINA verdiği kararla, “Görevi Yaptırmamak İçin Direnme” (Polise mukavemet) suçu işledikleri gerekçesiyle tutuklanıp cezaevine gönderildiler.

Osmaniye’de basın açıklaması için bulunuyorlardı ve polisin ani, apar topar müdahalesi sonucu gözaltına alınmışlardı. Polise karşı herhangi bir müdahalede bulunmadılar. Kesinlikle!

Polisler, al gülüm ver gülüm, “dayanışma” içinde tutanak tutmuş, aşina oldukları usulle gerekli raporları almış, şikayetçi olmuş, yargı mensuplarını harekete geçirmiş, talimat trafiği neticesi, herhangi ama herhangi bir delil olmaksızın “düşmanları” arasından bu üç ismi, bu üç gariban vatan evladını hapse yollamışlardı.

Avukatları Alişan İnci ile görüştüm ve bu zulmün zaptını edindim. Talimatların vicdanlara ağır bastığı yerde, yüreği “adalet, adalet” diye atan şüphelilerden Arif Gündüz de savunmasında, ısrarla, kamera kayıtlarına bakılmasını istemiş ve “bakıma muhtaç annem ve yeni doğmuş bir bebeğim vardır. Onların bakımı ile ben ilgilenmekteyim” demiş, serbest bırakılmasını talep etmişti.

Nafile.

Haber değeri taşımadığından, bu zulümden ancak çok çok az kişinin haberi oldu. Eğer gerçekten polise mukavemet, saldırı vs. olsaydı, görüntüler basına hızlıca servis edilecekti. Böylelikle, “Furkancılar” denen gruba mensup kişilerin ne kadar kötü insanlar olduğu propagandası tüketime hazır hale gelecekti. Olmadı.

28 Şubat zihniyetinin 20 Mart 2022’de Adana’da sahneye koyduğu oyun fazla gürültüye yol açmıştı. Bu defa avcılar işlerini sessiz sedasız gördüler.

Ne de olsa burası Türkiye. Yeteri kadar insansızlaştırıldıktan, müslümansızlaştırıldıktan sonra, zulmün insafına terk ediliyordu arazi.

Allah’tan başka gören yoktu. Varsa bile, önemi yoktu!

Hukuk Edebiyat Okuma Grubu

2020 yılı şubat ayında İstanbul’dan ayrılana kadar, 10 yıl boyunca her salı akşamı Fatih-Vefa’da Bilim Sanat Vakfı’nın salonlarında gerçekleştirilen ve Av. Muharrem Balcı’nın organize ettiği Genç Hukukçular Hukuk Okumaları Grubu’nun derslerine devam ettim.

Ramazan ve Kurban Bayramları hariç, tatil nedir bilmeyen bir okuma halkasıydı. Hukuk fakültesi öğrencisi, avukat, akademisyen, hakim ve savcı, yüzlerce hukukçunun bir yerinden eklemlendiği ve nihayet “mezun olduğu” bir okuldu. Salı akşamlarına “ambargo” konulduğu için çalışmanın adına katılımcıları arasında “Salı” deniyordu. 22 yıl gibi uzun bir süre devam etmiş, istikrar abidesi bir çalışmanın ikinci yarısında ‘oyun’a dahil olmak bana da nasip oldu.

Ders dedikse, akla sıkıcı okul dersleri gelmesin. Çoğu öğrenci ve avukat, bir kısmı akademisyen, az da olsa hakim ve savcıdan oluşan genç hukukçuların bilgi ve birikimlerini ortaya koyduğu derslerde her hafta farklı bir genç hukukçu arkadaşımız sunum yapardı.

Sunum 19.30 ila 21.00 arasında vakfın amfitiyatro biçiminde dizayn edilmiş çok şık konferans salonunda gerçekleşirdi. En düşük katılımın olduğu yaz aylarında sayımız 30’a hatta 20’ye kadar düşer, en geniş katılımın gerçekleştiği ekim kasım aylarında 120’yi bulduğu olurdu.

Öğrenciyken, üstad Muharrem Balcı başta olmak üzere avukat, akademisyen, hakim-savcı abilerimizin, ablalarımızın önünde bir, bir buçuk saat sunum yapmak yabana atılır bir iş ve tecrübe sayılmazdı. Aylarca sunuma hazırlanmak ve elin ayağın birbirine dolanmadan sunum yapmak önümüzde aşılmayı bekleyen ciddi bir eşikti. Ben de bir kısım haylaz arka sıra öğrencisi gibi uzun süre sunum yapmaktan köşe bucak kaçmışsam da bir iki yıl geçmeden yakayı ele vermiştim. Böyle kaçakları Muharrem Abi derste “nokta atışı” yakalar ve kaçınılmaz vazifeyi herkesin içinde tevdi ederdi.

Amfitiyatro biçimi salonda karşınızda kırk kişi, kafanızı hafif sağa ve sola çevirdiğinizdeyse ilave kırkar kişiyle yüz yüze olduğunuzu düşünün. Bunun iki üç aşama sonrası Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu’nda sahneye çıkmaktır dersem asla abartmış olmam.

Dersler kadar, hatta daha önemlisi öncesinde ve sonrasındaki geleneklerdi. Derslerden önce vakfın Vefa’daki binasına yakın, Muharrem Balcı’nın Aksaray’daki bürosunda buluşulurdu. Vakti olanlar saat 17 itibariyle büroya damlardı. Muharrem Balcı, derslere katılacak birkaç öğrenciyle o sıra tanıma-tanışma maksatlı öngörüşme gerçekleştiriyor olurdu büyük ihtimalle. Bilgi ve birikimiyle derslerde de büroda da önemli bir yer tutan Av. Kaya Kartal odasındaysa, onunla sohbet edilir, mesleki konular üzerine konuşulur, akıl danışılırdı. Dileyenler (daha çok da kızlar) her ders öncesi ortalama 25 kişi için çıkan ve saat 18 gibi yenecek enfes yemeklerin hazırlıklarıyla uğraşan Havva Abla’yla muhabbet eder, bir yandan da işin ucundan tutar, sofrayı kurmaya yardım ederdi.

Büronun alt katındaki kütüphane ve toplantı salonunda her ders öncesi birlikte yemek yemek, kimi okuldan, kimi adliyeden, işyerinden gelmiş arkadaşlarla, dostlarla bir arada olmak keyifliydi. Ne var ki ders öncesi muhabbet bununla sınırlı değildi.

Büroya gelemeyenler vakfın kantininde buluşur, saat 19’da dağıtılan ücretsiz çay, pasta ve o günün nasibine, varsa tatlı veya çikolatayla, yarım saatlik muhabbetin yanı sıra enerji de toplardı. Nasipte nerdeyse her hafta bir tepsi baklava olduğunu da belirtmeden geçmeyeyim. Zira, mezun olma, ruhsat alma, nişanlanma, evlenme, atanma, çocuk sahibi olma gibi türlü vesilelerle her hafta, sağolsun biri ikramda bulunurdu. Öğrencilerin, dahası kimsenin derse aç karnına girmesi mümkün olmasın istenirdi.

Kışın, Vefa Bozacısı’nın önü insan kaynardı. Dersten sonra vakfın önünde başlayan muhabbeti isteyen bozacıda, isteyen çay ocağında devam ettirirdi. Bir veya birkaç hafta görüşemeyen arkadaşlar için Salı, günlerden bir gün değil, eski türk filmlerinde resmedildiği gibi bereketli bir sofra, bir buluşma noktası, hoş bir avluydu.

Salı ikindi sonraları halen ayağım beni Fatih’e, Aksaray’a, Vefa’ya çekse de ne yazık ki aradaki mesafe 1.100 km’den çok daha fazla.

Pandemi sonrası öğrenciler üniversitelere dönünce Allah nasip etti, biz de Trabzon’da bir Hukuk Edebiyat Okuma Grubu kurduk. Bu ilk sezon 12 kişilik bir ekiple (2021 Ekim – 2022 Haziran arasında) 11 kitap okuduk, 6’sı meslektaş -ikisi genç hukukçu akademisyen arkadaşımız- olmak üzere 8 konuk ağırladık ve 24 buluşma gerçekleştirdik.

Önümüzdeki sezon (Ekim 2022 – Haziran 2023) üzerine koyarak okumaya, araştırmaya, üretmeye devam edeceğiz inşallah. Okuma planımız şimdiden hazır.

Muharrem Balcı’nın talebelerine şöyle bir tavsiyesi var: “Gittiğiniz yeri bereketlendirin. Boş gitmeyin, dağarcığınızda gideceğiniz yere uygun malzemeler götürün. Her kişinin ikram edeceği bir değeri mutlaka vardır.”

Ben aklı başında herkesin bir okuma grubunda haftada bir, olmadı, ayda iki, hiç değilse ayda bir kitap okuyarak (“okuma” yaparak) temel meseleler üzerine kafa yorması, ezbere ömür tüketmeyi bir kenara bırakıp sorgulayarak, bilinçli tercihler doğrultusunda, sorumlu biçimde yaşaması, hayra vesile olması gerektiğine inanıyorum.

Her yerde her mesleğin erbabı o mesleğin adayları talebelerle birlikte, dayanışma içinde olsa… Bilgi birikiminden, vakit ve emeğinden paylaşacaklar bir “sofra”da buluşsa… Hayat çok daha bereketli olmaz mı?

1. Sezon’da okuyup tahlil ettiğimiz kitaplar.
2. Sezon’da (Ekim 2022 – Haziran 2023) okuyup tahlil edeceğimiz kitaplar.