İstanbul’dan Gitmek

On sekiz yaşında üniversite okumak için İstanbul’a gittim. Üniversite, sonrasında avukatlık, yazarlık, evlilik ve iki çocuk ve beş kitapla birlikte on sekiz yıl sonra, Şubat 2020’de İstanbul’dan ayrıldım, memlekete döndüm. Trabzonlu olarak gidip İstanbullu olarak döndüm.

Eve mi? Hayır. Anne ve babamın, kardeşimin yaşadığı, akrabalarımın olduğu, çocukluğumun geçtiği şehre. Eve Dönmenin Yolları’nı okuyan vardır da bilen var mı?

Benim yaşadıklarımı yaşayan, okuduklarımı okuyan, tanıdıklarımı tanıyanlar için deplasman duygusu ağır basıyor. Şairin dediği gibi, deplasmandır bu dünya.

İstanbul’dan ayrılmak kolay değil, kabul. Ama kalmak kolay mı?

Gittiğinizde, İstanbul’u kaybetmiyorsunuz. Kaldı ki kaybetseniz ne yazar. İnsan annesini, evladını kaybediyor.

İstanbul’u kaybetmekten ziyade insanların İstanbul’da kaybolduğundan bahsedilebilir. Bundan dert yanmakta haklıyız. İstanbul’da öyle bir kalabalık, trafik, keşmekeş ve iş güç koşturmacası var ki, son yıllarda arkadaşlarla, dostlarla bir araya gelmekte epey zorlanır olmuştuk. Bir yere gitmeden önce nasıl döneceğini düşünmek, daha varmadan onun stresini hissetmek, İstanbul’ya yaşamayanların anlayamayacağı sayısız ayrıntıdan biri.

İş güç, çoluk çocuk derken, İstanbul’da hayat insanları öyle bir kuşatıyor ki her geçen gün buluşmalar, bir araya gelme imkanları azalıyor, daraldıkça daralıyor. Buluşmaların rastlaşma düzeyine indirgendiği bir yerden bahsediyoruz. Paranın içine faiz, haram bulaşır da bereketi kalmaz ya, vakit de bereket kaybına uğruyor.

İstanbulluların, adeta “sünnet” saydığı, her vesile sözünü ettiği belli başlı konuları vardır. Gayrimenkul ve kiraları, trafik belası, İstanbul’da kafa dinlenebilecek sakin yerler ve nihayet, İstanbul’dan ayrılmak.

Yaşlılığını İstanbul’da geçirmeyi hayal eden bir insana rastlamak metrobüste tavus kuşuna rastlamak kadar zordur. İstanbul’dan dert yanmak, “gideceğim bu şehirden” diye düşünmek, niyetlenip planlar yapmak fena halde yaygın br alışkanlıktır. İşin aslı, her insanın özel şartlarına bağlı olarak İstanbul’a bir dayanma gücü, tahammül eşiği vardır. Yirmi beş ila altmış beş arası diye bir tahmin yürütebilirim.

İstanbul’dan taşınmak üzerine olağan muhabbetlerimizin birinde, bir büyüğüm mealen şöyle bir laf etmişti: İstanbul, burda yaşayanlar için çekilmez bir evliliğe, dışardan gelenler için güzel bir sevgiliye benzer.

Aradan geçen altı ayda, iki defa İstanbul’a gittim ve bu sözü teyit edip döndüm. İstanbul’daki adaletsizliğin timsali talan ve yağma eserlerini, ranta açılan yasa dışı yerleri, türedi ucube binaları “görmüyorum” artık.

İçinde yaşarken, haneye tecavüz sayılan her türlü peşkeş eseri içimi darlandırır, bir nebze de olsa canımı sıkardı. Para hırsı ile gözü dönmüş, şehirleri yağmalayan, etikten ve estetikten nasipsiz, çatır çatır kul hakkı yiyen kontrolsüz güç karşısında yenik vaziyetteyiz. “Sağlı sollu” bir grup azınlık, bireysel olarak bu pislikten beri olmamız, sonucu değiştirmiyor ne yazık ki.

İstanbul’dan ayrılma nedenlerim bana çoksa soruldu, halen soruluyor. Bu yazı İstanbul’dan ayrılmayı düşünenler için değil, çocuklarım için yazılıyor. İçinde bulunduğum dönemin duygu ve düşüncelerini bir kenara not etmek istedim. Sonuçta bu yazıyı okuyorsanız, benim yazıhanemde misafirsiniz. Kendimden bahsetmemi yadırgayacaksanız burda ne işiniz var.

Bu yazıyı çocuklarım için yazıyorum dedim diye çocuklarım için yaşadığım sanılmasın. Kendini çocuklarına adayanlar kabilesine mensupmuşum gibi algılanmak istemem. Kendimizi Allah’a, değilse hayırlı bir davaya, hiç değilse kendi çocuklarımızdan ötelerde değebildiğimiz bütün çocuklara adayalım, öyle değil mi?

Konu konuyu açıyor… Parantezleri açmadan kapatıp İstanbul’dan ayrılma nedenlerimin önde gelenlerini başlıklar halinde yazayım.

Çocukluk.

Bekara İstanbul’da yaşamak, karı boşamak kadar olmasa da kolaydır. Hele üniversite okumak için çok ideal bir yerdir İstanbul. Vakti zamanında İBB’nin bir afişi vardı, vaziyeti gayet iyi özetliyordu: İstanbul’un kendisi ayrıca bir üniversitedir. Ne zaman ki evlenirsiniz, İstanbul’da işler zorlaşır. Durum yine de idare edilebilirse de, çocuk sahibi olunca, işler ciddi anlamda değişir.

İstanbul denen kaos ve keşmekeşte çocukluk tam anlamıyla işgal altında. Eski mahallelere özlem duyuyor değilim, küçük şehirlerde de mahalle kalmamış olabilir lakin bu farklı bir durum.

Güven içinde elini bırakabileceğin, çocukların özgürce serpileceği bir ortam sunmuyor İstanbul. En azından alt ve orta sınıfa ki, asgari yüzde seksene tekabül eder. Yurdun her yeri maganda dolu ama İstanbul haddinden fazla kalabalık olunca, metrekareye düşen maganda sayısı haliyle çok fazla. Çocukları sürekli gözetim altında tutmak, sürekli uyarıp durmak hiç sağlıklı değil.

Çocuğa sunabileceğin serbestlik, en iyi ihtimalle “denetimli serbestlik” oluyor.

Bu ve benzeri pek çok sorun, bugün evine asgari 15.ooo TL giren İstabullu bir aile için sorun olmaktan çıkartılabilir elbette. Sözümona çocukla (buraya dikkat) “doğada” nitelikli vakit geçirmek, zaman ve para isteyen paket programlar halinde satışa sunulmuş vaziyette. Daha radikal çözümler için kolejler yılda 30-40 bin liralardan başlayan, başını alıp tırıs giden fiyatlarla sizleri bekliyor.

Örneklendirip uzatmadan, özetle ifade edersem, bir insanın çocukluğunu doya doya yaşaması için hiç de ideal bir yer değil İstanbul.

Kiralar.

İstanbul’da kirada değil kendi evinizde oturuyorsanız hayata 1-0 önde başlıyorsunuz. Bankadan kredi aldım, evimiz var artık, hele şu kalan 186 taksiti de ödeyelim.. gibi bir markaja girmişseniz, 2-0 geriden başlıyorsunuz. Müslümansanız 4-0. Zira faiz haram, son dönemde “tarihi fırsat” diye satışa sunulmuşsa da. Malum, Allah’a ve peygamberine savaş açmaktan bahsediyor inandığımız kitap. Ölmeyecek kadar domuz eti yemek, yahut susuzluktan öleceğim diyerek, zaruret hali, bir bardak şarabı yuvarlamak gibi değil ev sahibi olmak. Her neyse…

İstanbul’da gayrimenkul fetişizmi var. Zulüm bu. Kiralar çok yüksek ve ev sahipleri daha da, daha da yüksek olsun diye birbiriyle yarışıyorlar. (Hayır, hayırda yarış bu değil!) İş verenin, nasıl olsa piyasada işsiz çok, diyerek işçisine emeğinin karşılığını vermemesine, kolayca kapıyı göstermesine benziyor. Nasıl olsa kiracı çok. Hiç değilse 4 öğrenciyi, bilemedin, 12 suriyeliyi yığarsın eve, o parayı gene alırsın.

Somutlaştırayım: Bugün Trabzon’da iki çocuğumuzla insan gibi yaşanır bir eve 1.100 TL kira veriyoruz. İnsan gibi yaşayabileceğimiz (asla lüks değil) bir ev (muadili) için İstanbul’da en az 3000 TL’yi gözden çıkartmamız gerekir. O da nasıl bir ev? İlk depremde yıkılacak, altında kalacağın bir ev…

İstanbul Depremi.

Aklı olan tedbirini alır ve depreme dayanaklı bir evde oturur. Depreme dayanıklı ev, 99’dan sonra değil, 2007’den sonra inşa edilen eve deniyor. İstisnalar çoktur elbette ama bu, uzmanından alınmış teknik bir bilgi.

15 Temmuz’u yaşamış, orduya, siyasete, yargıya, diyanete filan güvenin yerlerde süründüğü bir ülkede kimse kusura bakmasın, binalara güvenmek salaklık olur. Bu ülkenin kurumları ne ki binaları ne olsun!

İstabul’da bir deprem bekleniyor ve sonuç ciddi bir yıkım olacak. 99 yılından bu yana alınan tedbirlerin on katını önümüzdeki on yıl içinde alsak vaziyet yine de parlak görünmüyor.

Olası depremde İstanbul’a dışarıdan gelecek 3000 kepçe operatörü ile anlaşma yapıldığını, sadece enkazı kaldırmanın 2 yıl alacağını belediyedeki bir dost meclisinde öğrendiğimde tüylerim diken diken olmuştu. Bu minik yazıhaneden halka seslenecek gücüm yok, olsaydı, şunu derdim: Allah’tan başkasına güvenmeyin, tevekkülden önce tedbir alın. Kim, demokrasi şehitliği gibi türedi bir deprem şehitliğinde adını levhalarda görmek ister? Vatan size minnettar olur mu sanıyorsunuz!

Depreme dayanıklı bir eve geçelim dersen, faiz üstüne faiz gibi rant üstüne rant biniyor, bankalar semiriyor, Toki parsel parsel genişliyor ve fakat ne hikmetse zulüm sürüp gidiyor.

Diğer türlü, ev diye içinde bulunduğun dört duvarı eşin ve çocukların için tabut olarak görmeye başlıyorsun. Böylesi bir güvensizliği, bu denli fahiş fiyatlara satın almak, içinde bulunduğum şartlarda su katılmamış bir enayilik olarak göründü gözüme. Üstelik bunu görmezden gelecek kadar uçuk kaçık bir kader anlayışına da hayli uzaktım. Bilmenin “mutsuzluğu” içindeydim. Allah büyüktü ama gelin görün ki benim inandığım Allah öyle bir Allah değildi. Gerekirse hicret de bir ibadetti, en az kurban kadar.

Akrabalar.

Bir Afrika atasözü imiş: Bir çocuk yetiştirmek için koca bir köy gerekir. Mahalle ölmüş, komşuluktan randıman alınamıyor, apartman dairesine sıkışmışsın, akrabalar da yoksa etrafta, bu ahval ve şerait içerisinde çocuk yetiştirmek çok zor.

Evimiz işimiz İstanbul’un avrupa yakasında, Güngören-Bakırköy’de, benim ailem Trabzon’da, hanımın ailesi Anadolu yakasında, Pendik’te oturuyor. İlk çocuğumuzu beş yaşına kadar, en azından bir tarafa yakınız (!) diyerek büyüttükten sonra Allah nasip etti, ikinci çocuğumuz dünyaya geldi. Kısa bir süre sonra kayınpeder bütün aileyi alıp İstanbul’dan taşındı. Dede, nine, teyze, amca, dayı gibi akrabalardan çok uzakta çocuk büyütmenin hem zorluk, sorun, hem de bir haksızlık olduğu aşikar. Bilhassa dedenin-ninenin torunlar üzerinde, torunların onlar üzerinde hakları varken.

Aileleri İstanbul’da yaşayan anne babalar için böyle bir sorun yok. Olmasın da.

İstanbul’dan ayrılmakla ilgili karar, şahsa özel gerekçelerin, getiri ve götürülerin terazinin kefelerine konması neticesi verilebilir. Özneldir.

Şu da unutulmamalı ki insan alışma özelliği olan bir canlı. Her türlü yaşama alışıyor, değişiklikten korkuyor, rızık endişesi duyuyor, yıllar geçtikçe muhafazakârlaşıyor. Öyle ki benim bu şartlar altında İstanbul’dan ayrılmamı yanlış bulan büyüklerim olduğu gibi cesurca bulan arkadaşlarım da oldu. İkisi de yanlış bana kalırsa.

Akrabalar faktörü olmasa İstanbul’dan Trabzon’a taşınmayı düşünmeyecek biriyim. O kadar Trabzonluyum yani. Mesele İstanbul’dan sonrası ise… Sonrası bu ülkede taşra. Konum at derseniz, işte: Taşra. Her türlü avantajı ve dezavantajı ile taşra. Bu, başka bir yazının konusu elbette. Şu kadarını ekleyeyim: Taşra da 90’lı yılların taşrası, Bir Zamanlar Anadolu’da, Vavien gibi filmlerdeki ortam değil. Taşra mı kaldı arkadaş diyerek kestirip atmak da doğru değil belki ama hayat hızla değişiyor, yeni teknolojilerle birlikte.

Günün sonunda ben iyi bir İstanbullu olduğuma inanıyorum. Batıl bir inanç bu, diyebilirsiniz fakat İstanbul’un arkasından konuştuğum düşünülsün istemem. Sorun şehirde değil o güzel şehri yağmalamaktan bıkmayan, gözünü toprak doyursun diye isyan ettiğimiz barbar zihniyette. Arta kalan İstanbul ne kadar İstanbul’dur, tartışılır. Ara Güler de öldü ve giderken, fotoğrafını çekecek bir İstanbul kalmadı, diyerek canımızı biraz daha sıktı, o ayrı.

İstanbul’da çok güzel insanlar tanıdım, harika arkadaşlıklar, dostluklar kurdum, alanında önde gelen değerli insanlarla karşılaştım, sürünün kurt olduğunu fark edip ayrılan delidolu yoldaşlar edindim, sofralarına oturdum, değer gördüm, kıymet buldum. Minnettarım. Tek tek isim verip, ödül töreni konuşmasına döndürmeyeyim işi şimdi. Ne diyorduk?

Hayat bir sanat eseri ve biz içinde yaşamaya devam ediyoruz. Bir parça şiirle noktalı virgül koyayım: Gitmek nedir, kalmak nedir, taşra neresidir, var olmanın yaşamaktan alıp veremediği nedir, hayaller ne yana düşer, yola neden çıkmıştım, yeniden ama yeniden düşünelim.

Uzak nedir?
Kendinin bile ücrasında yaşayan benim için
gidecek yer ne kadar uzak olabilir?
Başım açık, saçlarımı ikiye
ortadan ayırdım
kimin ülkesinden geçsem
şakaklarımda dövmeler beni ele verecek
cesur ve onurlu diyecekler
halbuki suskun ve kederliyim
korsanlardan kaptığım gürlek nara
işime yaramıyor
rençberlerin o rahat
ve oturmuş lehçesinden tiksinirim
boynumda
bana yargı yükleyenlerin
utançlarından yapılma mücevherler
sırtımda sağır kantarı gizli bilgilerin
mataramdaki suya tuz ekledim, azığım yok.

İnsanı Ve Aileyi Korumak

https://www.dunyabizim.com/insani-ve-aileyi-korumak-makale,1896.html

Kitap; okuruna bilgi sahibi olma, fark etme, soru sorma ve düşünme imkanları tanıması dolayısıyla kıymetli bir deneyim yaşatır.

Son yıllarda Türkiye’de pek çok tartışmanın göbeğinde yer alan Kadına Şiddet, Toplumsal Cinsiyet, İstanbul Sözleşmesi gibi konulara ilişkin “İnsanı Ve Aileyi Korumak” adlı kitabı okuyunca, ilkin bunu düşündüm. Bir konuya ilişkin bir tutum takınmadan önce etraflıca okumakta fayda var.

Bir örnekle meramımı anlatayım. Konuya duyarlı bir isim “Her gün öldürülen kadınların ardından yasta değil isyandayız” diyerek başladığı yazısını şu cümlelerle bitirmiş:

“Konforlarından vazgeçmeyen, sözleşmeyi uygulamayan, yürürlükten kalkması için kamuoyu oluşturan herkes yaşanılan tüm cinayetlerden sorumludur. Bizler sabırla, inatla İstanbul Sözleşmesi’nin sadece varlığı için değil uygulanması için de mücadele etmeye devam edeceğiz.”

İnsan hakları mücadelesi içinde yoğrulmuş kırk yıllık “Müslüman hukukçu” tecrübesiyle kaleme aldığı kitapta Avukat Muharrem Balcı İstanbul Sözleşmesi’ni tüm bileşenleriyle birlikte masaya yatırıyor:

Başta “Birleşmiş Milletler Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi” (CEDAW-1986) ve 6284 sayılı “Ailenin Korunması Ve Kadına Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun” (2012) olmak üzere ilgili diğer yasal düzenlemeler…

İstanbul Sözleşmesi evrensellik iddiası barındırmakla birlikte bu ülkenin dini ve kültürel değerlerine yabancı bir zihniyetle kaleme alınmış bir mevzuattır. Bu itibarla, batıdan alınma diğer temel yasalarda olduğu gibi bu sözleşmeye de eleştirel bir gözle yaklaşmak şarttır. Yazarın, kitabın ilk bölümüne Akif Emre’den bir alıntı ile başlama sebebi de bu: “Her kavram, geldiği medeniyetin ruhunu taşır.”

TBMM’den jet hızıyla geçirilmiş söz konusu uluslararası sözleşme ne yazık ki kamoyunda hâlen sağduyulu, bilimsel bir değerlendirmenin konusu olmaktan bir hayli uzak. Taraflar karşı cehpelerde mevzilenmiş, sözleşmeyi bir o yandan bir bu yandan çekiştirmekle meşguller.

Sözleşmeye getirilen en temel eleştiri, merkezinde “toplumsal cinsiyet eşitliği” kavramın yer alması. Kadınlık ve erkekliğin sosyal olarak inşa edildiği fikrine, bilimsellikten ziyade politik bir argümana yaslanan kavram, sözleşmenin İngilizce orijinal metninde tam yirmi beş yerde (“toplumsal cinsiyet”) geçmektedir.

Sözleşmesinin 4. maddesinde “cinsel tercih/yönelim”, ayrımcılık yapılmaması adına yasal güvence altına alınıyor. LGBTİ örgütleri bu sözleşmeye dayanarak, hakları olarak gördükleri her şeyin yasal güvenceye bağlanması için, küresel güçlerin sponsorluğunda yoğun bir mücadele veriyorlar.

Bu noktada cevabı okurlara bırakmak üzere en azından bir soru sormak gerekiyor: Toplumsal cinsiyet eşitliği ile varılmak istenen nihai amaç, politikacıların ve feministlerin anladığı gibi insancıl bir dünya mı yoksa Sünnetullah’a ve Hududullah’a karşı gelinerek tesis edilecek bir dünya mı? Mevzuat ve teoriden bir cevap çıkmıyorsa pratiğe bakacağız elbette.

Sözleşmeye bakınca toplumsal cinsiyet savunucularının dine ve geleneğe olan yaklaşımının yanlı, hiç değilse itici olduğu görülüyor. Sekiz yıldır avukatlık yapan biri olarak ben de böylesine rahatsız edici bir üslupla düzenlenmiş bir  yasa metnine denk gelmiş değildim:

İstanbul Sözleşmesi Madde 12/1:

“Taraflar, kadının aşağılı iddiasına veya kadın ve erkek için kalıp rollere dayanan önyargıları, örf ve âdetleri, gelenekleri ve tüm diğer uygulamaları ortadan kaldırmak/kökünü kazımak amacıyla kadın ve erkeklere ilişkin toplumsal ve kültürel davranış modellerinde değişim sağlamak için gerekli tedbirleri alır.”

İstanbul Sözleşmesi Madde 12/5:

“Taraflar; kültür, gelenek, görenek, din ya da sözde “namusun” işbu sözleşme kapsamındaki herhangi bir şiddet eylemi için gerekçe oluşturmamasını sağlar.”

Doğal cinsiyetlerin (kadın ve erkek) “kalıp” denilerek mahkum edilen yargıları…  Eksikleri, yanlışları olsa da örf ve âdetler, gelenekler… “Ve diğer” denilerek, içine her türlü sünnetin, marufun sokulabileceği uygulamalar… Tüm bunların “kökünü kazımak”tan bahseden bir yasa, sizce de hızını alamamış, haddini aşmış, fazla ileri gitmiş değil mi? Okuyunca, şahsen, “Ne bu şiddet bu celal?” dememek elde değil.

Batıda “terör” ile “İslâm”ın bilhassa yan yana getirilmesi gibi “namus” ile “cinayet”in, “aile” ile “şiddet”in (“aile içi şiddet”) “birlik ve beraberliği”ne yaslanma yanlışının bir türevi değil mi “sözde namus” ibaresi? Dinin olumsuz bir “şey” olduğu “algısı”nı işleyen bir yanı da cabası. Sözleşme’de kadına yönelik şiddetin ortadan kaldırılması için, başta içki ve kumar olmak üzere bağımlılıklara karşı tek bir söylem, önlem öngörülmemesi de asıl amacın farklı olduğunu düşündürüyor.

İslâm Ansiklopedisi’nin “İçki” maddesinden alınan şu bilgiler Sözleşme’yi imzaya açanların şiddeti önlemede ne denli samimi olduklarını göstermesi açısından ibretliktir:

“Dünya Sağlık Teşkilâtı’nın Türkiye’nin de içinde bulunduğu otuz ülkeyi kapsayan son araştırma raporlarına göre cinayetlerin % 85’i (% 60-70’i aile içine dönüktür), tecavüzlerin % 50’si, şiddet olaylarının % 50’si, eşlerini dövenlerin % 70’i, işe gitmeyenlerin % 60’ı ve akıl hastalıklarının % 40-50’si (bu oran bizzat alkol kullananlarla ilgilidir; onlardan doğan çocuklarda aklî ârızalar % 90’lardadır) alkolden kaynaklanmaktadır.”*

Yazar, yapılması gerekenin, şiddetin nedenlerini ortadan kaldırmak olduğunu belirtiyor. Sorunun elbette -yine gözardı edilen- ekonomik ve psikolojik boyutları da var. Yoksa sorunlar, en azından yirmi yıldır hayata ve mevzuata hâkimken, İstanbul Sözleşmesi’ni ortadan kaldırmak bir sonuç doğurmayacaktır.

Şiddeti, topyekün bir sorun olarak görmek; kadına, çocuğa, erkeğe, hayvana şiddet diye ayırmamak gerekiyor. Erkeğin erkeğe olan şiddeti, anne babaların çocuklara olan şiddeti daha mı az önemli? Kadına şiddet uygulayan erkekler hangi annelerin elinde büyüdü, hangi okullarda, kışlalarda eğitim gördü?

Aydın olmak, kamerayı, “bakın, bakın!” diye bağırılan yerlerden başkasına da çevirmekle mümkün olsa gerek.

Amaç; bağcıyı dövmek değil üzüm yemekse Muharrem Balcı “İnsanı Ve Aileyi Korumak” kitabıyla bu amaca hizmet ediyor. İslâm’ın bahçesinden topladığı üzümlerle…