Allah korusun.

Allah korusun. Bir gazetenin bir köşesinde neden yazı yazar ki insan? Para, ün, alkış, ego gibi kelimelerle açıklanabilecek çokça neden sayılabilir herhalde. Ben insanlar bizi takdir etsin, sevsin, beğensin diye yazmıyorum. Allah korusun diye yazıyorum. Allah korusun; yoksa haksızlık karşısında susarsak dilsiz şeytana döneriz. Allah korusun; aldırmaz, hakkı tutup kaldırmazsak büyük vebale ortak oluruz. Allah korusun, inandıklarımızı yazıp, söyleyip, kendimizi bağlamazsak değerlerimize her seferinde, değerlerimizle bağdaşmayacak tavırlar sergileriz git gide.

Değilim. Genç gösterdiğimi herkes söylüyor ama çocuk değilim. Yazdıkça, konuştukça ve gittikçe “sevimsizleştiğimin” farkındayım. Bilhassa “yurdun” o taraflarında. Bilen bilir, “Yurdun” İstanbul taraflarından bildiriyorum. (Yurdu tırnak içine aldım çünkü yapay sınırlarla değil esas değerlerle alakalı görüyorum bu kavramı.) Düşüncelerimden büyük oranda rahatsızlık duyulmasının sebebi ben değilim, bunu açıkça söyleyeyim. Bir millete uygulanan karartmaya uymayan sözler sarf ettiğim için bana karşı gelmeyin. Trabzon’u Diyarbakır’ın karşısında bir proje olarak kaleleştiren kavmiyetçilerden biri de ben değilim. Sizi ecdadınızın asıl değerlerine yabancılaştıran değirmene su taşımış değilim. Sizi tarihin dışına püskürten sapmaya hizmet eden çakma çeyrek aydınlardan biri değilim. Size verilmiş, “Kur’an’ı kapatın, Kadın’ı açın” emrini uygulayagelen bir zavallı da ben değilim. Sizi kandıran, imanınızı elinizden alan şeytani planlara “akıl baliğ olduktan bu yana” katkıda bulunmuş değilim. Sizi modernleştiren, sekülerleştiren, zihninizi bölüp parçalayıp yöneten ben değilim. Kalplerinizdeki işgal güçlerine mensup askerlerden değilim. Şeytanlaşmış insanlarla ele ele verip sizi azgınlığa sevk eden heva ve heveslere sponsor olmuş değilim.

Trabzon Basını. Bu gazetede elim kalem tuttuktan, belli bir süre yazdıktan sonra, Trabzon Basının ortasında kalem oynatayım demiştim. Trabzon’un kulağına söyleyeceklerim vardı. Bundan 3 yıl kadar önceydi, hafızam beni yanıltmıyorsa. Halen öyle olacak; merkezde üç tane büyük gazete var. Karadeniz Gazetesi mi en çok okunanı? Bana uzak. Gerçeğe, Hakkaniyete, Hakikate nispeten daha yakın bir yayın çizgisi izleyen Günebakış’ın kapısını çaldım, açan olduysa da kapı aralanmadı. Neyse, Taka Gazetesi’nde başladık, yazıyoruz ama yönetimin başına ağrılar giriyor benim yazılarım yayına girdiğinde. Yer verilmek istenmiyor, geciktiriliyor, okunmaz iç sayfalarda bir kıyıya iliştiriliyor falan. Zar zor 9 yazı kadar düşüncelerime yer verdiler; 10. yazım bekliyor da bekliyor. Bir Genelkurmay Başkanı gelmiş Trabzon’a, acayip acayip bir laflar etmiş, onunla ilgili bir yazı yazmışım, yayına koyulmuyor, yazı güncelliğini yitiriyor. En sonunda dayanamadım, sordum nedenini. Yetkili arkadaş şöyle cevap verdi: “Türkiye zor bir dönemden geçiyor, şimdi böyle bir yazıyı yayınlayamayız.” Türkiye’nin zor bir dönemden geçmediği bir dönem var mı dedim. Soruma yanıt beklemedim. Eyvallah dedim. Buraya kadarmış. Yolunuz açık olsun! O paşa şimdi Silivri’de yatıyor. Ne yazık ki Trabzon Basını da yatıyor. Sınıfta kalmış Trabzon Basını geriden takip ediyor. O sınıfta düşünce özgürlüğüne pek yer yok. O sınıfta darbeci zihniyeti eleştirenlere köstek, geliştirenlere destek var. Körler sağırlar birbirini ağırlardı. Durum değişmiş midir? Trabzon’da düşünce ve hoşgörü anlamında renklileşme ve enginleşme gerçekleşir inşallah, çok uzak olmayan bir gelecekte. Yoksa, böylesi bir “sağcılaşma” yakışmıyor Trabzon’a. Kendine müslüman diyemediği için muhafazakar diyenlerin neyi, nasıl ve neden muhafaza ettiği belli olmaksızın muhafazakarlaşması yakışmıyor Trabzon’a. Koskoca şehri rant kapısı olan ve kötü yönetilen bir futbol kulübü ile anlamlandırmak, üstelik bu takımı da şikeci olduğu tescilli bir ligde tutmak sığlığı asla yakışmıyor Trabzon’a. İnsanların ruhlarına linç kültürü serpen bir iklimde yaşamak asla yakışmıyor Trabzon’a. Hrant Dink’in değil de O-Şu-Bu Samastların havzasında yer almak yakışmıyor Trabzon’a. Farklı yerler görmektense her yeri Trabzon görmek aynılığını, tektipliğini, sıradanlığını sorgulamamak yakışmıyor Trabzon’a.

Umudu yükseltenler. İsmail Topal’ın parlak bir zeka ve geniş bir yürekle çıkarttığı bu gazetenin yeri başka. Umudu yükseltenler teşekkürü fazlasıyla hak ediyor. O insanlardan biri de Selman Demirci kardeşimdir. Allah kendilerine sabır, kolaylık ve bereket versin.

Dünyanın rengi.

Yemek listesi. ‘Bir gün bir şölene davet edilirsin ve gittiğinde bir bakarsın ki yemek listesinde adın yazılı!’ Onur Ünlü’nün Polis adlı filminde nevi şahsına münhasır bir polis memuru vardır. Adı Musa Rami’dir. Onun ağzından çıkmış hayli ilginç bir söz bu. Sanki polis’in değil de senarist bir şairin ağzından çıkmış gibi! Böyledir işte. Demek istediğini, tam da senin gibi hatta senden çok daha iyi ifade etmiş birileri çıkar. Ondan, ordan alır; rahat rahat kullanır, kendini ifade edersin. Düşündün mü hiç, bu ne güzel bir alışveriştir. Onca kelimeyi, sözü, düşünceyi, dayanağı, kıssadan hisseyi ücretsiz alırsın. Ücretsiz değilse de inan ki yüzde 99’lara varan indirimlerle… Ha, çok pahalıya almak da mümkün. Aklını kullanmayanlar çoğu zaman bu yöntemi kullanır. Bizi bizden çok düşünen Rabbimiz bu tarz bir alışverişi önermiyor. Kazıklanmamızı istemediğinden, bakın Yüce Kitabında insan’a nasıl sesleniyor: “And olsun biz Kur’an’ı anlaşılıp öğüt alınması için kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mudur?” (Kamer Suresi 32. Ayet)

Dünyanın rengi. Nasihat dinlemenin, öğüt almanın devri mi geçti nedir? İş işten geçtikten sonra kendi kulağımıza fısıldarız Neşet Ertaş’ın türküsünde şu söylediğini: “Cahildim, dünyanın rengine kandım.” Dünyanın rengi. Ah bu dünyanın rengi! Ne kadar parıltılı, cezbedici, arzu dolu bir çağrıdır bu dünyanın rengi. İçinde yaşadığımız modern cahiliyede kanmaya hazır kıtalarız, bu dünyanın rengine. Kışlalaşmış okullarda kanıyoruz; okullaşmış kışlalarda kanıyoruz; gazetelerde, televizyonlarda hatta devlet dairesine çevrili camilerde kanıyoruz, kandırılıyoruz. Değerlerimize pusu kurulmuş. Yenilir yutulur olmayan cinsten tonlarca yalanla bu millet uyutulmuş. (Örnek vermek gerekirse, bu milletin en çok güvendiği kuruma bakılabilir. Türk Tarihi, Türk Darbeler Tarihi olarak, bu cümleden olarak, Türk Zulümler Tarihi olarak okunabilir! Elbette okullarda değil. Orada ancak resmi tarih, yani hamasetle karışık, zorunlu olarak tek yanlı, yalan yanlı, dolduruşlu, bol rötuşlu hikayeler okunabilir.) Allah katında geçerli tek din olan İslam’ın milletin elinden alınıp devlet elinde ucubeleştirilmesi, Ali Şeriati’nin açıkladığı şekilde, dine karşı din olarak önümüze sürülmesi, bu toprakların gördüğü en büyük “katliam” değilse nedir?

Derin Boşluk. Şimdi İslam’dan geriye kalanların doldurmaya yetmediği derin bir boşlukta kaybolunuyor. Öbür dünya bilinci imha olunca bu dünyanın rengine kanılıyor. Duvarda asılı Reçetenin bir yerinde mesela, şöyle yazıyor: “Bu din Allah’ın verdiği bir renktir. Kim Allah’tan daha iyi bir renk verebilir?” (Bakara Suresi 138. Ayet) Şüphesiz kimse hayata Allah’tan daha iyi renk veremez. Sorun şu ki hayatın, Allah’ın rengi ile boyanmayan kısımları, şeytanın rengi ile boyanır. Çünkü hayat boşluk tanımaz. Öbür dünyaya oynamayan Müslümanlar bu dünyanın rengine kanar. Peki ya, Öbür dünyaya oynayan Müslümanlara artık “enayi” deniyor olmasına ne demeli!

İnmek. “Yemek” kelimesi epey anlama geliyor. Benim baktığım TDK Sözlüğündeki 14. anlama indiğimde karşıma “Kandırmak” anlamı çıktı. Hani denir ya: “Yeme Bizi!” Filmlerdeki gibi başa dönersek, Polis’in sözüne… “Şölen” yerine “Okul” veya “Askerlik” veya hayal gücünüze göre başka bir devlet kurumunu koyunuz.

Hayırlı okumalar!

sormak.

Merhaba. Ne güzel söylemiş Fethi Gemuhluoğlu: ‘Kutsal emanet merhaba’dır!’

Sormak. Sormak gerek. Soru sormak bazen farz olur. Bazen sünnettir. Kabul etmek gerek ki gereksiz de olabilir. Gönderdiği Kitap ile insana sürekli olarak düşünmeyi telkin eden bir Allah’a inanıyoruz. Hakkı verilmiş bir yaşamak için durulması gereken yerde durmak, sorulması gereken yerde sormak gerek. Öyleyse burada duralım. Hakikatte. Burada soralım. Gerçekte.

Okullar. Eylül geldi, okullar açıldı. Milyonlarca öğrenci her sabah and içmeye yeniden başladı. Çocukların kafaları karışacak: Anne babası her gün namaz kılan, namaz’da Kuran okuyan Müslüman çocuklar hangi yolda yürüyecek, varlıklarını kime armağan edecek? İki büyük yol öngörüyoruz çocuklarımız için. Fatiha Suresi’nde geçen o ‘Dosdoğru yol’ ile ‘Atatürk’ün Açtığı Yol’. İlkinde Allah diyor ki ‘Varlığın Allah’a armağan olsun’ (En’am Suresi 162. Ayete bakınız) ikincisinde Devlet diyor ki ‘Varlığın Türk varlığına armağan olsun.’ Gel de çık işin içinden! Allah yolunda cennete doğru mu gitsin çocuklarımız, yoksa Atatürk’ün açtığı yolda laik ve modern Batı’ya doğru mu? Çocukları nasıl bir çelişki içinde bırakıyoruz? Yoksa bu iki yol zaten aynı mı, diyeceksiniz? Eğer Alemlerin Rabbi Olan Allah ile sözde laik, birazcıcık demokratik, yaaani hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti Devleti aynı yerde duruyor, aynı yerden bakıyor, aynı şeyi murad ediyorsa bu iki yolun aynı yol olduğunu kabul edebiliriz. Evet, birileri böyle düşünebiliyor: Devlet ve Allah aynı şey. Bizce değil. Ve biz Allah’a ibadet ediyoruz.

Değil mi? Hangi yolun yolcusu olduğumuz belli değil mi? Ne için sorduğumuz belli değil mi? İsmet Özel, “Sorulunca Söylenen” adını vermişti bir kitabına. Biz de sorulunca söylüyoruz. Bir çocuk dağda, Şırnak’ta, Diyarbakır’da mesela; bir çocuk ovada, İzmir’de, Afyon’da mesela, öldürüldüğünde soruluyor bize, hangi günahtan ötürü öldürüldü diye! Mesela Futbol’dan soruluyor bize: bu boş ve anlamsız muhabbetler, bu şike, bu pislik, bu iddaa-kumar- sevdası nedir diye? Mesela Balyoz’dan soruluyor bize, bu planlar, cami bombalatacak bu “Allahsızlık” nerden çıktı diye? Mesela Sınavlardan soruluyor bize, bu torpiller, bu adam kayırmalar, bu işi ehlinden aşırmalar nedir diye? Mesela mesela mesela…

Ve Selam.

etrafınıza bir bakın

İnsanların çoğunun Söz’ü ayağa düşürdüğü bir ülkede yaşamak umut kırıcı.

İnsanların çoğunun kelimelerini yitirdiği bir ülkede yaşamak umut kırıcı.

İnsanların çoğunun edebiyattan tehcir edildiği bir ülkede yaşamak umut kırıcı.

İnsanların çoğunun Kul Hakkı nedir bilmediği bir ülkede yaşamak umut kırıcı.

İnsanların çoğunun çocukluk haklarını alamadığı bir ülkede yaşamak umut kırıcı.

İnsanların çoğunun düşünce özgürlüğünü kullanamadığı bir ülkede yaşamak umut kırıcı.

İnsanların çoğunun neye nasıl niye inandığını bilmediği bir ülkede yaşamak umut kırıcı.

İnsanların çoğunun ‘devlet dersinde öldürüldüğü’ bir ülkede yaşamak umut kırıcı.

İnsanların çoğunun katiline delicesine aşık olduğu bir ülkede yaşamak umut kırıcı.

İnsanların çoğunun empati yeteneğinin yetmediği bir ülkede yaşamak umut kırıcı.

İnsanların çoğunun nezaketten gereği gibi beslenemediği bir ülkede yaşamak umut kırıcı.

İnsanların çoğunun Din ile diyaneti benzer şey sandığı bir ülkede yaşamak umut kırıcı.

İnsanların çoğunun ‘vahiy almadığı’ bir ülkede yaşamak umut kırıcı.

İnsanların çoğunun faizi kanıksadığı bir ülkede yaşamak umut kırıcı.

İnsanların çoğunun şükürsüz ve sabırsız olduğu bir ülkede yaşamak umut kırıcı.

İnsanların çoğunun zulme seyirci kaldığı bir ülkede yaşamak umut kırıcı.

‘Etrafınıza bir bakın, sizce de kıyamet kopmuyor mu?’ (Murat Uyurkulak)

Cezaevi Ziyaretleri -1

Mazlumder Cezaevleri İzleme Komitesi çalışmaları kapsamında Bolu F Tipi Yüksek Güvenlikli Ceza İnfaz Kurumu’ndaydık dört avukat arkadaş. Kaya Kartal, Mehmet İzmir, Ahmet Kılıç ve ben.

Cezaevlerinde siyasi mahpus olarak tutulanların halini hatırını sormak istiyoruz. Cezaevlerinin mevcut durumu hakkında bir de rapor hazırlayalım diyoruz.

İki gruba ayrılıp üçer hükümlüden toplam altı görüşme gerçekleştirdik. Her görüşme ortalama yarım saat sürdü.

Kaya ve Mehmet, İrfan Çağrıcı, Sabri Aktaş ve Salih Baytap ile görüşürken, Ahmet ve ben Rıdvan Çağrıcı, İsmail Şah Balta ve Tamer Arslan ile görüştük. Görüştüğümüz isimlerin tamamı hükümlü. Biri ağırlaştırılmış müebbete mahkum, diğerleri müebbete…

Vaziyet bu kadar ağır ve ağırlaştırılmışken, nasıl insanlarla karşılaşacağınızı merak ediyorsunuz doğrusu. Yorgun bir merak. Hüzünlü ve acı veren, kaygılı bir merak.

İlk kez cezaevine gidiyorum. Güvenlik görevlilerinin, askerlerin hakim olduğu, fazla resmi, fazla suskun, fazla sıkkın bir devlet dairesi düşünün. Diken üstünde olma hali de var. Ya da bana öyle geliyor. Şu duvarların dili olsa da konuşsa!

Sıkı prosedürlerden, güvenlik koridorlarından, kapılardan geçerek vardık görüşme odasına.

İlk olarak Rıdvan Çağrıcı geldi. Tanımadığı biz gençleri karşısında görünce şaşırdığı belli. Ziyaretçilerin var, demişler, gelmiş.

-Selamun aleyküm
-Aleyküm selam

Esasında bunun için geldik. Giriş ve sonuç bu: Allah’ın selamı üzerinize olsun!

Cezaevinde geçen 25 yılın yalnızlığı mıdır üzerine sinen?

İyi görüyoruz Rıdvan Çağrıcı’yı, moralli.

Günlerinin nasıl geçtiğini, arkadaşları ile aktivitelerini, koğuşlarını, koğuşlarının avluya açılışını anlatıyor. Gariplik giymiş bir çocukluk var üzerinde.

Biz daha çok dinliyoruz. Dalıp gitmelere meyyal zaman, akıp gidiyor.
Kendimi onun yerine koymaya çalışıyorum. Bunu birazcık olsun beceremediğimin farkındayım. Sadece o tevekkülün sebebi için şükrediyorum.

İkinci olarak İsmail Şah Balta giriyor görüşme odasına.

Duygu ve düşünceleri çok belli bu adam bize öyle candan sarılıyor ki. ilk andaki şaşkınlığı bir kenara koyuyor sevinçle. Diri, coşkulu konuşuyor. Sır verir gibi.

Bizden önce İHH ve Özgürder’den gelmişler, onlara da söylemiş:

Cezaevlerinde korkunç bir endoktrinasyon var.
Burada insanlar baskılanıyor, sindirilip nesneleştiriliyor.
Tecrit, işkencenin ta kendisi!
Gardiyanlar mahkûmlara düşman gibi bakıyor büyük oranda.
Bilhassa görevlilerin sert tavrı, aldıkları eğitimden kaynaklanıyor.
Mahkûmların aileleri ile görüşme süreleri çok kısıtlı.
Sağlık personeli çok kaba ve sorunlu. Cezaevinde hasta olmak en korkulan şey olsa gerek.

Bir ara boş bulunup, ‘Abi, kaç yılın kaldı senin’ diye soruyorum. Gülüyor! ‘Çok var’ ile ‘ne önemi var’ arası bir ifade..

Heyecanlı adam İsmail Abi.
Allah razı olsun, diyor. Geldiğimiz için.
Biz de kendisi için dua ediyoruz.

Ve günün son görüşmesinde Tamer Arslan ile sohbet ediyoruz.

Buraya gelirken koridorda asılı duran kocaman bir tablo gözümüze çarpmıştı. Engin bir ovada güldür güldür koşmaya hazır simsiyah bir atın resmi.

O resim kendisine ait. Burada başlamış resim çizmeye.

Cezaevine girdiğinde, kızı henüz 10 aylıkmış. Onunla iletişim kurmak için kelimeler anlam ifade etmediğinden kağıt üzerinde; hayvanlar, cin aliler çizmesi gerekmiş. Kızıyla konuşabilmek için! Öyle başlamış. Daha sağlıklı bir ilişki için de çalıştıkça çalışmış, geliştirmiş. Şimdi artık çoktandır okuma yazma biliyor kızı. 18 yaşında. Almanya’da. Yazları ziyaretine geliyor. Kızımla çok güzel bir ilişkimiz var diyor.
Tamer Abi serinkanlı, derinlikli, duygusal ve mesafeli bir kişilik izlenimi veriyor.

Uzaktan eğitim ile Hukuk Fakültesini bitirecekmiş ama devletten kaynaklı bir sorun çıkmış.

Ney ve daha başka aletler ile müzik yapıyor.

İngilizcesini daha da ilerletmek için ihtiyaç duyduğu dijital sözlüğü içeri sokamadığına yanıyor.

‘Ne kadar atölye varsa biz ordayız’ diyor.

Spor yapıyor. Zihnen olduğu gibi bedenen de zinde.

Yaptığımız üç görüşmeden en çok bu sonuncusu dokunuyor bize. Cezaevinden çıkarken, geldiğimiz bu bambaşka dünyadan dönerken, ardımızda bıraktıklarımızı düşünüyoruz.

Bu adamlar af beklemiyor ve ah vah da etmiyorlar. İnançlı ve kararlılar.

O şartlarda bu denli sağlıklı kalmalarını başka türlü izah edemiyoruz.

Zorunlu Eğitimden Zorunlu Askerliğe

Türkiye’de resmi eğitim macerası, belirli bir yaşa gelmiş çocukların, anne babaları tarafından okula götürülmesi ve “Eti senin, kemiği benim” denilerek öğretmenlere teslim edilmesi ile başlıyor.

Hemen ardından coşkulu şarkılar söyler halde buluyoruz çocukları:

“Şimdi okullu olduk, sınıfları doldurduk, sevinçliyiz hepimiz, yaşasın okulumuz!”

Duygu ve düşünceler hep bir ağızdan, ahenkle, bir renkle dile gelir:

“Öğretmenim, canım benim canım benim, seni ben pek çok, pek çok severim,

Sen bir ana, sen bir baba, her şey oldun, artık bana!”

Platon’a göre aile emaneti teslim etmiştir: ‘Çocukların babası devlettir.’

Devlet, kendisine bağlı kullar olarak kodlayacağı insan yavrularına öğrenci adını vermektedir. Bu işlem için dizayn edilmiş devlet dairelerine okul; devlet memurlarına ise öğretmen denmektedir. Okullarda kurulu düzeneği öğretmenler işletmektedir.

Kod adı müfredat olan, birazı açık, çoğu gizli bir ‘mutlak’ plan yürürlüktedir. İçerden müdür ve müfettişler ile, dışarıdan savcılar- zabıtalar-askerler-polisler ile bu son derece mühim işleyiş sürekli biçimde denetlenmektedir.

Sınıflandırılan ve numaralandırılan ve sıralanan öğrenciler artık kolayca formatlanmaya hazır haldedir:

“Şimdi okullu olduk, sınıfları doldurduk, sevinçliyiz hepimiz, yaşasın devletimiz!”

“Devletimiz” için okul kelimesi ile ordu kelimesi nerdeyse aynı anlama gelmektedir. Bu iki kelime aynı Milli kimlikte erimemize hizmet etmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca sadece iki Bakanlık Milli sıfatını taşımayı hak etmiştir.

Milli Savunma ve Milli Eğitim bir bütündür, parçalanamaz.

Askerler birinci orduyu oluştururken, öğretmenler ikinci ordunun, ‘irfan ordusu’nun neferleridir.

“Türklerin Atası” –Atatürk- her iki ordunun da başıdır:

O hem başöğretmen, hem başkumandandır.

Okul da kışla da baştan ayağa ‘talim ve terbiye’dir

Her iki kurumda da nöbet tutulur, tutturulur.

Sıraya girilir, sırada oturulur, sırada durulur.

Üniforma giyilir, yoklama alınır.

Varlık armağan edilir, can feda edilir, marşlar söylenir, yeminler edilir.

Her ikisi de zorunludur, öğrenciliktir, askerliktir.

Esasında zorunlu eğitim zorunlu askerliğe giriş ve gelişme bölümlerini oluşturur.

Sonuçta hepimiz zorunlu olarak askerleriyizdir ‘yüce’ devletin.

‘Her Türk asker asker doğar’; öyleyse:

“Şimdi okullu olduk, kışlaları doldurduk, sevinçliyiz hepimiz, yaşasın devletimiz!”

Alman siyaset kuramcı Carl Schmitt, Siyasi İlahiyat adlı kitabının ilk cümlesinde Egemen’i tanımlar:

“Egemen olağanüstü hale karar verendir.”

Osmanlı’nın çöküşünden, Türkiye Cumhuriyeti’nin doğuşuna, oluşan o olağanüstü hale karar veren Kemalist kadrodur.

Uzun yıllar İslam dininin topraklarında yaşayan bir halka, fazlasıyla yabancısı olduğu batılı değerler yedirilecektir.

Düğmeye basılır. Sekülerizm’den doğma; cumhuriyetçilik, milliyetçilik ve rasyonalizm’den olma modern ve batılı resmi ideoloji, yoğun bir devlet kutsaması altında ‘demir ağlarla’ dört baştan örülecek yurdun insanlarına ilmek ilmek işlenecektir.

Türk Milli Eğitim sistemi otoriter ve despotiktir. Platon, Thomas Hobbes ve J. Lock’un izinden yürür.

Marksist kuramcı Althusser’in ifade ettiği gibi, okul devletin ideolojik aygıtıdır.

1924 Anayasası Türkiye’deki bütün kavimlerin adını koyduğu gibi işin adını koyar:

“İptidai tahsil bütün Türkler için mecburi, devlet mekteplerinde meccanidir.”

Aynı yıl çıkartılan Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile devletin resmi görüşü, düşünüşü, ifade edişi dışındaki bütün görüş, düşünüş ve ifadeler zararlı görülür ve yasaklanır. Devletinkinden farklı dinlere, dillere ve kültürlere yaşam hakkı tanımayan söz konusu yedi maddelik faşizm kanunu şu şekildedir:

Madde 1 – Türkiye dahilindeki bütün müessesatı ilmiye ve tedrisiye Maarif Vekaletine merbuttur.

(Türkiye’deki bütün bilim ve öğretim kurumları Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlıdır.)

Madde 2 – Şer’iye ve Evkaf Vekaleti veyahut hususi vakıflar tarafından idare olunan bilcümle medrese ve mektepler Maarif Vekaletine devir ve raptedilmiştir.

(Şer’iye ve Evkaf Vekaleti veya özel vakıflar tarafından yönetilen bütün medrese ve okullar Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlanmıştır.)

Madde 3 – Şer’iye ve Evkaf Vekaleti bütçesinde mekatip ve medarise tahsis olunan mebaliğ Maarif bütçesine nakledilecektir.

(Şer’iye ve Evkaf Vekaleti bütçesinde, okullara ve medreselere ait olan birikimler, Milli Eğitim Bakanlığı bütçesine devredilecektir.) 

Madde 4 – Maarif Vekaleti yüksek diniyat mütehassısları yetiştirilmek üzere Darülfünunda bir İlahiyat Fakültesi tesis ve imamet ve hitabet gibi hidematı diniyenin ifası vazifesiyle mükellef memurların yetişmesi için de aynı mektepler küşat edecektir.

(Milli Eğitim Bakanlığı’nca, yüksek din uzmanları yetiştirmek için, Üniversitede bir ilahiyat fakültesi açılacak ve imamet ve hatiplik gibi dini hizmetlerin görülebilmesi için de ayrı okullar açılacaktır.) 

Madde 5 – Bu kanunun neşri tarihinden itibaren terbiye ve tedrisatı umumiye ile müştegil olup şimdiye kadar Müdafaai Milliyeye merbut olan askeri rüşti ve idadilerle Sıhhiye Vekaletine merbut olan darüleytamlar, bütçeleri ve heyeti talimiyeleri ile beraber Maarif Vekaletine raptolunmuştur. Mezkür rüşti ve idadilerde bulunan heyeti talimiyelerin ciheti irtibatları atiyen ait olduğu Vekaletler arasında tahvil ve tanzim edilecek ve o zamana kadar orduya mensup olan muallimler orduya nispetlerini muhafaza edecektir.

(ek: 22/4/1341 – 637/1 md.) mektebi harbiyeden menşe teşkil eden askeri liseler bütçe ve kadrolariyle müdafaai milliye vekaletine devrolunmuştur. 

(Bu yasanın yayımı tarihinden başlayarak genel eğitim ve öğretimle görevli olup, şimdiye kadar Milli Savunmaya bağlı olan askeri ortaokul ve liseler ile, Sağlık Bakanlığına bağlı olan yetim yurtları bütçeleri ve eğitim kadroları ile birlikte Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlanmıştır. Bu ortaokul ve liselerde bulunan eğitim gruplarının bağlantıları, bundan sonra ait oldukları bakanlıklar arasında değişiklik suretiyle düzenlenecek ve o zamana kadar orduya bağlı olan öğretmenler orduya bağlılıklarını sürdüreceklerdir.)

Madde 6.

İşbu kanun tarihi neşrinden muteberdir.

(Bu yasa yayımı tarihinde geçerlidir.)

Madde 7.

 İşbu kanunun icrayı ahkamına icra vekilleri heyeti memurdur.

(Bu yasanın yürütülmesinden hükümet sorumludur.)

Tevhidi Tedrisat Kanunu çok kapsamlı sonuçlara yol açmıştır:

1. Eğitim Bakanlığına devredilen 479 medrese 1924 yılı içinde hemen kapatıldı. Kapatılan bu medreselerin yerine 29 İmam ve Hatip mektebi ile İstanbul Darülfünun’unda (eski İstanbul Üniversitesinde) bir ilahiyat fakültesi açıldı. 1925-1926’da İmam Hatip mekteplerinin sayısı 20’ye düştü. 1926-1927’de ikisi dışında bu okulların hepsi kapatıldı.1929-1930’da ise İmam ve Hatip mekteplerinin tamamı tasfiye edildi.

2. 1927 yılında din dersleri ilk ve ortaokul programlarından çıkarıldı. Bunun tek istisnası köy ilkokullarıydı. Köy ilkokullarında din dersinin 1940 yılına kadar haftada bir saat verilmesine devam edildi.

3. Arapça ve Farsça dersleri ortaokul müfredatından 1929-1930 öğrenim yılı itibariyle çıkarıldı.

4. Uluslararası antlaşmalara göre faaliyetini sürdüren azınlık okulları ile yabancı okullar eğitim bakanlığına bağlandı. Bu okullar da din derslerini müfredattan çıkarmak ve Türk dili, Türk Tarihi, Türkiye Coğrafyası ve Yurt Bilgisi derslerini müfredatlarına almak zorunda bırakıldı.

Devletin ‘görünen yüzü’ olan, cisimleşmiş hâli Atatürk eğitim’den anladığını ve ne anlaşılması gerektiğini öğretmenlere şu sözlerle açıklamaktadır:

“Bayanlar, baylar!

Görüyorsunuz ki en önemli ve en verimli ödevimiz, milli eğitim işleridir. Milli eğitim alanında ne pahasına olursa olsun, tam bir başarıya ulaşmak gerekir. Kurtuluş ancak bu yolla olur. Bu başarının elde edilebilmesi için hepimizin tek can ve tek düşünce olarak temel bir program üzerinde çalışmamız gereklidir.

Eğitim sözcüğü tek başına kullanıldığı zaman, herkes bundan, kendi anlayışına uygun bir anlam çıkarır. Ayrıntılara girişilirse, eğitimin amaç ve erekleri değişir. Örneğin dinsel eğitim, ulusal eğitim, uluslararası eğitim.. Bütün bu eğitimlerin amaç ve erekleri başka başkadır. Ben burada yalnız, Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin yeni kuşağa vereceği eğitimin ulusal eğitim olduğunu kesinlikle belirttikten sonra, ötekilerin üstünde durmayacağım.

Çocuklarımıza ve gençlerimize vereceğimiz öğrenimin sınırı ne olursa olsun, onlara temel olarak şunları öğreteceğiz;

1.Ulusuna,

2.Türkiye Devletine,

3.Türkiye Büyük Millet Meclisine düşman olanlarla savaşma gereği. Bireyleri bu savaşın istediği güç ve araçlarla donatılmayan uluslar için var olma hakkı yoktur.”

1936 tarihli Müfredat Programına göre ilkokulların birinci amacı şudur:

“İlkokula devam eden çocukları kuvvetli Cumhuriyetçi, milliyetçi, devletçi, laik, inkılâpçı yurttaşlar olarak yetiştirmek,Türk milletini, Kamutayı (Millet Meclisini), Türk devletini saygın tutacak ve tutturacak fikirleri bütün yurttaşlara aşılamayı kendisine bir vazife bilecek talebe yetiştirmek.”

Ebedi Şef Mustafa Kemal ve yardımcısı Milli Şef İsmet İnönü’den, Milli Eğitim İdeolojisinin temellerinin atıldığı o yıllardan, 2000 sonrası bugünlere neler değişmiştir şeklinde bir soru önem kazanıyor.

Adalet adına, Türkiye Cumhuriyeti adına değişen pek bir şey olmamıştır temelde. Elbet ‘Globalleşen Dünya’ya uyarlanmak amacıyla milliyetçilikteki dozun düşürülmesi, ideolojideki kabalığın törpülenmesi gereği yerine getirilmiştir.

Nesiller, milyonlarca öğrenci çocuk-genç, taze beyinler ve yürekler, harcanan zamanlar, enerjiler, paralar hesaba katıldığında devasa boyutlarda bir israf tablosu ile karşı karşıya kalıyoruz.

Türkiye’de devlet eğitiminin toplumsallaşma üzerinde ciddi hasarlara yol açması zorunlu oluşundan, uzun yıllara ve  başta aile olmak üzere çeşitli kurumlara yayılışından ileri gelir.

E. A. Rauter, Düzene Uygun Kafalar Nasıl Oluşturulur? adlı kitabını, kabulleri silkeleyip atan iki kısa cümle ile açıyor:

“Okulda insanlar imal edilir. İnsan yapma olayına eğitim denir.”

Bu cümlelerin peşine takıldığımızda aklımıza çokça soru takılacaktır:

Peki, okul nasıl bir imalathanedir?

Okulda nasıl insanlar imal edilir?

Ya da, okulda insanlar nasıl imal edilir?

Okulda insanlar imal edilirken acaba neler neler, nasıl ve neden ihmal edilir?

Bu gibi sorular bizi Ivan Illich’in ‘Okulsuz Toplum’ fikrine götürecektir. Devlet Eğitimine karşı geliştirilebilecek alternatifler için buna ihtiyacımız olacak. Zira, Kürşat Bumin’in ifadesiyle, okulun uzayan avlusu, bütün yaşamı zorunlu öğrencilikten zorunlu askerliğe dek zorunlu ve sorunlu olarak sarıp sarmalıyor ve dahi yağmalıyor.

Devlet dersinde öldürülmüş solgun yüzlü halk çocukları için isyan etmemizi mi dua etmemizi mi isterdi Ece Ayhan, Meçhul Öğrenci Anıtı karşısında? Yoksa her ikisi mi?

Türk Milli Eğitim Sistemi’nin sorunları ile değil bizzat kendisi ile aklıselim içinde büyük bir hesaplaşmanın ardından helalleşme gelmeli. En azından yeni nesillerin mundar edilmesinin önüne geçilmeli. Yani ki İzzet Yasar’ın kızgınlığı fazlasıyla sebepli:

İşte bu şiirin de sonunda dikişleri söküldü

Mundar oldu parçaları paçalarımdan döküldü

Yokluğumda kimsenin suçu yok tamam mı

Varlığım türk varlığına haram olsun

 

Kaynakça:
İsmail Kaplan, Türkiye’de Milli Eğitim İdeolojisi, İletişim Yayınları
Kemal İnal, Eğitim ve İdeoloji, Kalkedon Yayınları
Kürşat Bumin, Batı’da Devlet ve Çocuk, Yol Yayınları
Ivan Illıch, Okulsuz Toplum, çev. Mehmet Özay, Şule Yayınları
Louis Althusser, İdeoloji ve Devletin İdeolojik Aygıtları, çev. Alp Tümertekin, İthaki Yayınları
E. A. Rauter, Düzene Uygun Kafalar Nasıl Oluşturulur?, çev. M. Kürkçügil, Bakış Kitaplığı
DOĞUDAN Dergisi Temmuz-Ağustos 2010

Yeni Anayasa

‘Yalnız ve güzel ülkeme..’ yakışan, insan’a nimet olarak sunulmuş doğaya ve doğasına uygun, uçsuz bucaksız mavilikleri kucaklayan, hava gibi su gibi an gibi gerekli Adalet üzerinde yükselecek, barış ve esenlik ile yürüyecek bir antlaşma ile yeniden başlamaktır.

Yeniden başlamak, büyük felaketlerin, zulümlerin kapanı kılınmış bu topraklarda o denli büyük bir özür dileme ve helalleşme ile mümkün ancak.

Yeniden başlamak, ‘eski’ devletin tam tersine, ‘tabiatla uyum içinde insanı, insanlığı yaşatan’ bir devletle mümkün. Hep birlikte sözleşmekle..

Türkiye Allah’ındır. Allah’ın emaneti olan dağların, denizlerin, ırmakların, ağaçların, kuşların, toprağın üstünde ve altında yaşayan bütün canlıların..

Bu düşünce ve hissiyatla, yeni bir anayasa teklif ediyorum yurdumdan bir yudum olan bu yurda. Hakikate sadakatle..

Türkiye Cumhuriyeti 2012 Anayasası:

1) Türkiye Cumhuriyeti, Adalet anlayışı içinde, insan haklarına dayalı, sosyal bir hukuk devletidir.

2) Türkiye Cumhuriyeti içinde herkes ifade özgürlüğüne sahiptir.

3) Türkiye Cumhuriyeti, Türkiye vatandaşı her insanın refah, huzur ve mutluluğunu sağlamayı temel görev edinmiştir.

4) Türkiye Cumhuriyeti herkesin kişiliğine bağlı, dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez temel hak ve özgürlüklerini garanti altına almıştır.

5) Türkiye Cumhuriyeti içinde herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz.

6) Türkiye Cumhuriyeti içinde herkes, vicdan ve dinî inanç özgürlüğüne sahiptir. Kimse, ibadete, dinî veya resmi âyin ve törenlere katılmaya, dinî inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dinî inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.

7) Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı herkes, yaşama, maddî ve manevî varlığını koruma ve geliştirme hakkına sahiptir.

8) Türkiye Cumhuriyeti’nde herkes, düşünce ve kanaatlerini söz, yazı, resim veya başka yollarla tek başına veya toplu olarak açıklama ve yayma hakkına sahiptir.

9) Türkiye Cumhuriyeti Devleti içinde eğitim ve askerlik zorunlu değildir.

10) Türkiye Cumhuriyeti Devletinde kanunların ve onlara bağlı düzenlemelerin tamamı 10 maddelik bu anayasaya uygun olmak zorundadır.