nezaket

Dün Ahmet ve Selim’le Silivri Cezaevi’ne ziyarette bulunduk. Av. Selçuk Kozağaçlı ile kısa bir görüşme gerçekleştirdik. Avrupa’dan yabancı misafirleri, meslektaşlar vardı, onları bekletmeyelim dedik.

Yanlış duymadıysam 12 gündür açlık grevindeydi. Halsizliğinden belli oluyordu. Kısa bir süre önce babası vefat etmişti. Yetkililer uzun saatler süren yolculuk boyunca (İstanbul- Konya- İstanbul) bileklerindeki kelepçeyi çözmeyerek, zaten haksız yere tutuklu bulunan bir hukukçuya ilaveten işkence etmenin zalimliğini sergilemişlerdi. Konya’da mezar başında çekilmiş bir fotoğrafı basına yansımıştı. Büyük bir zulmün küçük bir parçasıydı sadece o kare.

O şartlar altında, kutu kadar küçük görüşme odasında, hal hatırdan sonra dosyasından aşağıdaki kâğıdı çıkarttı. Aylar önce kendisine gönderdiğimi unuttuğum çocuk kitabımı okuyup notlar almış. Ayrıntılı olarak tahlil etmiş, eleştirilerini aktardı. “Vay be” demeden edemedim. Bana fazla böyle şeyler! Edebiyatın biraz, “çocuk” edebiyatının hepten küçümsendiği, arkadaşlara, kardeşlere hediye ettiğim kitapların çoğunlukla okunmadan bir kenara atıldığı bir ortamda şaşırmamak ne mümkün!

Bu nezakete ve derinliğe karşı saygı duruşunda bulunmak adına paylaşmak istedim. 

(Ben de Özge keşke daha çok çizseymiş dedim.)

Bir Garip Deneme

Bazı dönemlere ait simge fotoğraf ve görüntüler vardır. On yıldan, yirmi yıldan geriye o birkaç fotoğraf karesi veya görüntü kalır. Bunlar o yılları ve yaşananları tamı tanıma özetler ve hafızalara kaydeder.

Mesela 28 Şubat dönemine ait böyle bir karede kadın polisi, bir kadının başörtüsüne asılmış çekiyorken görürüz.

Aynı dine mensup, aynı ülkenin vatandaşı iki kadından biri devletin üniformasını kuşanmış halde diğerinin “şahsiyet”ine saldırırken çekilmiştir fotoğraf.

Kenan Evren döneminin bariz fotoğrafı mesela, “gözaltı ve işkence”dir.

Yıllar geçtikçe, önce hayal kırıklığına, ardından hukuksuzluğa evrilen, derken zulme ve basbayağı zorbalığa dönüşen AKP döneminden geriye hangi simgeler kalacağını hiç düşündünüz mü?

İlk 10’da yer alacak kareler arasında 15 Temmuz gecesine ait olanı herhalde başta gelir.

Roboski Katliamı’nın yürekleri dağlayan o karlı, battaniyeli fotoğrafını unutmak mümkün mü?

Failleri Ankara’nın derin dehlizlerinde kaybolmuş Hrant Dink cinayeti de, listede kendine yer bulacaktır sanırım.

Muhakkak bir şantiye fotoğrafı veya sözümona ‘Yeni Türkiye’nin beton ormanlarından bir kare.

Birikim Dergisi’nin 270. sayısının efsane kapağı da olabilir: “İnşaat Ya Resulullah”

Listeye girebilecek bir fotoğraf ile bir görüntü birkaç gün önce Konya ve Adana’dan geldi. Öyle zannediyorum ki hafızalardan kolay kolay silinmeyecek.

KHK ile kapatılan Çağdaş Hukukçular Derneği’nin Başkanı, muhalif avukat ve hukukçu Selçuk Kozağaçlı’yı, babasının mezarı başında bileğinden kelepçelenmiş vaziyette toprağa dokunurken gösteren bir fotoğraf…

Türkiye’deki “düşmanlığın” her türlü hukuk ilkesini ezip geçtiğinin, İnsan’ın insan oluşuna, acısına, onuruna, izzetine, örf-adet-gelenek ve göreneklere, insanın kutsalına, en temel hakkına saygı duyma gereğini dahi yerle bir ettiğini gösteren saygısızlığın fotoğrafı…

Kozağaçlı mahkeme için başka bir ülkeden ve üstelik savaş bölgelerinden güçlükle geçerek Türkiye’ye gelmiş ve “kaçma şüphesine binaen” tutuklanmış biri. Böyle birinin babasının cenazesinde, mezarı başında kaçma ihtimali yüzde bir bile olsa, kelepçe takmadan da güvenlik sağlanabilir herhalde. Mesele kaçma şüphesi veya güvenlik olsa…

Bu utanç fotoğrafını çeken kim, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin yakasına yapıştıran kim? Siz kimin itibarını sağlıyor, kimin itibarını sarsıyorsunuz?

Talimat verenlerin veya uygulayanların yüzleri hiç mi kızarmadı, merak ediyorum. “Yahu, ayıptır, bu kadar da olmaz” diyen bir iç ses de mi duymadılar?

Bu fotoğraf ne şimdi? Devletin güç gösterisi mi yoksa acziyet belgesi mi? Elbette ikincisi. Herkes kendine yakışanı yapar, öyle değil mi? Birilerinin içinin yağı eriyor gibi görünüyor. Esasen bu milleti utandırmaktan, seviyeyi iyice ama iyice düşürmekten başka bir şey yapmıyorlar.

Alparslan Kuytul’a Adana’da, evinin balkonunda konuşurken yapılan da ibretlikti. Devlet’i yöneten “ölümlülerin” zulmünün ve kibrinin seviye tespit sınavı gibiydi yaşananlar. Öte yandan zulme dilsiz, kör ve sağır kesilen kesimler için de yine acıklı bir performanstı sergilenen.

Allah için adil şahitler olma mesuliyetini Allah biz Müslümanlara değil de evcil hayvanlara mı yükledi acaba diye sormadan geçmeyelim.

Devlet, hiçbir surette şiddete başvurmamış, ısrarla ve sabırla yasalara bağlı kalan insanlara karşı tahrik edici tavrını polisler eliyle sürdürüyordu. Nihayet en yüksek seviyeye çıkarttı.

Kuytul’un evi sanki terör örgütüne ait bir hücreymiş de içerde teröristler varmış gibi polis otoları ve onlarca polisle üç gün boyunca abluka altına alındı.

Sebep?

İftiralardan müteşekkil bir iddianame ve hukuk dışı kararlarla bir yıl boyunca haksız biçimde tutuklu kalan bir hoca nihayet serbest kaldı da evine dönüyor diye.

Dahası?

Dahası, kendine gönül veren vatandaşlar onu karşılayacak, bir “geçmiş olsun, hoş geldin- hoş bulduk” merasimi yapılacak.  

Ne oldu?

Bolu’dan çıkıp Adana’ya gelene kadar asker ve polislerce sürdürülen takip ve taciz ve engellemelerden sonra evine varan, vakfı haksız yere kapatılan, vakıf mallarına el konulan başkan, balkondan misafirlerine, takipçilerine seslendi.

Devlet’in zorbalığının ve acziyetinin resmi işte o esnada çekildi. Alparslan Kuytul konuşurken sokağa yığılan polis otoları, hep birlikte siren sesleri çalarak hakkı söyleyen adamın sesini bastırmaya çalıştılar.

Yetkili memurlarda veya onlara talimat verenlerde kaybolan sadece hak hukuk bilinci değil. “Basiret” de kayıplara karışmış görünüyor çoktandır.

Alparslan Kuytul 3 gün boyunca avukatlarıyla savunma yaptıktan sonra tahliye olmuştu. Hakkı söylemeye, zulmü ve zulmedenleri eleştirmeye devam ettiği için derhal gözaltına alındı ve tutuklanıp geldiği yere, Bolu F Tipi Cezaevine gönderildi. Düğmeye basılması ve tutuklanması 24 saatten değil 12 saatten kısa sürdü.

Hak söz konusuyken kaplumbağa hızı, haksızlık söz konusuyken ışık hızı!

Bu arada eşi Semra Kuytul da yine, yeniden gözaltına alındı. Artık “eşidir” diye değil “sünnettir” diye haftada bir rutin olarak gözaltına alırlarsa şaşırmayız.  

Tüm bu garabetler seçkisinden geriye devletin “deneme” çalışması kaldı. Adana Emniyeti şöyle bir “deneme” yaptı:

“Acaba biz bir insanın evinin önüne polis otoları ve onlarca polis yığsak, uzun namlulu silahlarla gece gündüz nöbet tutan polisler olsa, mahalleliye eziyet etsek, çoluğu çocuğu korkutsak, ortamı gersek, üstelik bu “olay yeri” sahnesini üç günden fazla süre sahnelesek, siren sesleri ile ortalığı inletsek, itiş kakış yaşatsak, elde telsizlerle birileri yüksek sesle sağa sola talimatlar verse, gövde gösterisi yapsak, işgal topraklarında devriye geziyor edaları da eşlik etse, buradan bir “terör örgütü” algısı oluşturabilir miyiz?”

“Olur, A Haber’e ağızları sulandıracak bir malzeme olur!”

Boşa bir deneme. Milletin vergilerini böyle boş işlere, gereksiz mesailere harcıyorlar. Bu hukuka uygun mu, helal olur mu? Soran yok nasıl olsa.

Bosna’nın bilge lideri Aliya İzzetbegoviç “Düşmanlarımıza karşı tek bir borcumuz var: Adalet” demişti.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin düşman bellediği kişi ve kesimlere adalet borçlu olmadığını gördük, görüyoruz. Bu ülkede Hukuk’un halen daha içselleştirilmediğini, sadece “düşman” pataklamaya yarar bir sopa olarak kullanıldığını gördük, görüyoruz.

Kendini bu yolda kullandıranlara yazık oluyor. Hem bu dünyalarını hem de ahiretlerini ziyan ediyorlar. Yarın bu ülkenin evlatlarının yüzüne bakamayacaklar.     

İzzet ve şerefi doğru yerde aramak lazım… Devletler değil, mevkiler makamlar değil insanlar Allah’a hesap verecek.

Hak mücadele verenler kazanır, Allah şahittir, tarih onları yazar. Zulmedenler, zulme taşeronluk edenler ve bu kuru gürültüye eşik edenler elbette silinip giderler.

Ceza Hikayeleri

https://cihanuluc.com/ceza-hikayeleri/

Mehmet Ali Başaran’ın ‘Ceza Hikayeleri’ isimli kitabı geçtiğimiz Ekim ayında Pınar Yayınları vasıtasıyla okurla buluştu. Kendi başından geçen ve alanda çalışan hukukçuların şahit oldukları hikayeleri anlatan Mehmet Ali Başaran’ın bu kitabında, benzerlerinden farklı olarak edebi yönünün ağır bastığı görülüyor. Kitabın tamamı gerçek ve yaşanmış hayat hikayelerinden oluşuyor.

Yayın dünyasında çeşitli meslek gruplarının (Avukat, Psikolog, Psikiyatr, Polis vd.) tecrübelerini anlattıkları kitaplara rastlamak mümkün. Polislerin yazmış olduğu meslek hikayelerinden oluşan kitapları okuduğumda genelde hissettiğim şey; polis tutanağını okumaktan farksızdı. Genelde hikâyenin iskeleti ve olay örgüsü ne kadar çarpıcı olursa olsun; kurgusu olmayan, okuyucuyu öyküye hazırlamayan, yavan ve soğuk bir dille yazılmış metinlerdi. Bu okuduklarımda neyin eksik olduğunu o yıllarda anlamasam da şimdi geri dönüp baktığımda şunları fark ediyorum.

Metinlerin içinde duygu ve insan eksikti. Olay kahramanları sadece tek boyutuyla anlatılıyor, diğer yönlerinden bahsedilmiyordu. Bu da okura kartondan yapılmış maket kahramanları dinliyormuş hissi veriyordu. Örneğin; katil sadece katletmekten mi ibarettir? Hırsız, sadece hırsızlık mı yaparak yaşar? İyilerin sürekli iyi olduğu, kötülerinde sürekli kötü olduğu yapay bir dünyayı anlatıyor gibiydiler. Oysa hayat bolca gri noktaya sahiptir. İyilerin kötülük, kötülerin de iyilik yaptığı anlar vakidir.

İkinci olarak; anlatıcının mesleki ve kurumsal taassuba yenik düştüğü açıkça fark ediliyordu. Meslek mensuplarının işini yaparken daima mükemmele yakın davrandıklarını okuyor; hiç zaaf gösterdiklerine, ihmallerine, zayıf yönlerine ya da korkularına dair bir cümleye bile rastlayamıyorduk. Burada bahsedilen görevliler ‘Hazır, daima hazır!’ ve ‘Polis uyumaz, acıkmaz, susamaz, korkmaz’ türünden sloganlarla tecessüm etmiş robotik varlıklardı.

Üçüncü olarak ise; olay örgüsünün sanki ilahi bir kuralmışçasına doğrusal düzlemde ilerlemesiydi. Bunu yine tutanak yazma alışkanlığına bağlamak mümkün. Öyle ya bir polis tutanağında kurmaca yapmanız, zamanın olağan akışını ileri geri esnetmeniz ya da ‘flaşbekler’ yapmanız pek de mümkün değildir.

Dördüncü olarak; bu kitapların yazarlarının aslında pek de iyi okuyucu olmadıklarını düşündüren birtakım emareler göze çarpıyordu. Bunlar hikayelerin yavanlığından, yazım ve imla hatalarının çokluğundan anlaşılabiliyordu.

Tam da bu noktada Ceza Hikayelerine dönelim. Mehmet Ali Başaran, her şeyden önce iyi ve dikkatli bir okur. Aynı zamanda edebiyata karşılıksız bir sevgi besliyor, yazımızın başında belirttiğimiz gibi edebi yönünün ve türlere vakıf olmasının meyvelerini topluyor. Kimi hikayelerde anlatımını dizelerle destekliyor, kimi hikayelerde ‘nakavt’ edici sonu yine bir şiir dizesiyle yapıyor. Bazen de hikâyeyi bir soruyla sonlandırarak, asla bitmeyen bir öykü bırakıyor okuyucunun kucağına.

Hikayalerdeki karakterlere de değinmekte yarar var. Çünkü hikayelerin çoğu bu karakterler üzerinden ilerliyor. Bazı öykülerin kahramanlarını özellikle daha fazla tanımak istiyorsunuz. Ne yer, ne içerler, ne düşünür, ne hissederler, nasıl aşık olurlar? Siyah Hikaye isimli öyküde Ebubekir karakteri benim merak ettiklerimden bir tanesiydi.

Kelimelerin ya da yer adlarının etimolojik kökenlerine yapılan göndermeler de var kitapta. ‘Langa’ isimli öykünün hem girişi hem de bitirişi bu isme atıfta yapıyor. İçerik de anlatılan hikaye ile doğrudan uyumlu ‘dışarıda’ bırakılanların hikayesi.

Son olarak kitaptaki öykülerin toplamının bende uyandırdığı ilk his anlatılan hikayenin kahramanlarıyla hemhal olmak, empati yapmak oldu. ‘Langa’ isimli öyküyü okuyan birinin sokakta rastladığı bir fahişeye eskisi gibi davranmasına imkân kalmıyordu. Yargı sisteminin ilk aşamasında çeşitli görevler alan bir kolluk görevlisi olarak edindiğim ikinci ders ise ‘asla yargılama’ ilkesini yeniden hatırlamak oldu. Özellikle Bir Noktalama İşareti isimli öyküde bir isim yanlışlığından dolayı gözaltına alınıp, başka bir şehre götürülen ve gözaltı sürecinde bir dizi kötü muameleye maruz kalan mağdurun öyküsünü okuduktan sonra…

‘Okur, başına geleceklere hazırlıklı olmalı…’

Cihan Uluç

Kuzularla Saklambaç

http://www.gazeteyeniyuzyil.com/kuzularla-saklambac-makale,180.html

Kuzularla Saklambaç Mehmet Ali Başaran’ın üçüncü çocuk hikâye kitabının adı. “Gazete Okuyan Tavuk’’ ve “Nasreddin Hoca’nın Bisikleti’’inden sonra yayınlanan serinin son kitabı. 1983’te Trabzon’da doğan yazar, aslında bir Avukat. Kaleme aldığı her üç kitabı da esasen çocuk dünyasının içinden ya da üzerinde büyükler ile yapılan ciddi konuşmalar. Bir tür “Büyüklere Masallar” olarak ifade edebileceğimiz bu metinler, başta ahlak ve etik olmak üzere, insanı insan yapan diğer bütün değerleri, Alegorik bir form içinde herkesle tartışıyor.

Son kitabın “Mülteci Çocuklara” ithaf edilmiş olması, yazarın zihin dünyasına dair bize çok ciddi ipuçları veriyor. ‘’Ben bir koyun olsam sen de bir kuzu / meleye meleye getirek yazı’’ ön girişiyle başlayan kitap, temel olarak barış içinde bir arada yaşamanın, bütün büyük baharların, en büyük ve belirleyici müjdecisi ve tek nedeni olarak algılanmasına çaba gösteriyor.

Her üç kitap da, sorunsal olarak barış içinde bir arada yaşamanın en üst rafında adaleti işaret ediyor. Adaleti, etik ve ahlak değerler sistematiğiyle dolayımlayarak  adeta, küçük çocuk hikayelerini, felsefenin temel ilkelerine giriş düzeyine çıkarıyor. İyi ve Kötü kavramlarını, doğru ve yanlış yargıları, hikayelerin esas kahramanı olan ‘’Vuk Gıtgıt’’ ın tanıklığında, çok zekice kurgulanmış olay örgülerinde, yeniden canlandırarak, çocuk ve büyüklerin arasında var olan düşünsel mesafeleri ortadan kaldırıyor.

Söz gelimi “Hayvan Çetesi Mahkemede’’ üst başlığıyla anlatılan hikaye, çok şirin bir tabloyu hukuk gibi asık suratlı bir form içinde anlatarak mizahi zekanın parlak örneklerini sergileyebiliyor.

‘’Türkiye’yi şaşkına çeviren hayvan çetesi, hâkim karşısına çıkıyor. Bilindiği üzere, Leopar, Martı, Kanguru, ve Mirket’ten oluşan çete, İstanbul-Bursa seferini yapan feribotu kaçırmıştı. Polisin başarılı operasyonu sonucu yakayı ele veren çete üyeleri aynı gün tutuklanmıştı.’’

Leopar, Martı, Kanguru ve Mirket’ten oluşan bu topluluk, aslında beş kıta ve yer yüzünün bütün sahillerini temsil ediyor. Gezegenimizin insani ve ahlaki potansiyelini, bu sevimli kahramanların şahsında yeniden ve güzel bir dünya için masaya yatırıyor yazar. Zekice kurgulanmış olan hayvan kahramanlar, insan olmanın bütün pratiklerini, söylem ve eylemleriyle, yeni bir seviyede tartışırken, aynı zamanda salt mizahtan oluşan bir lezzeti de damaklarımıza usulca bırakmaktan geri kalmıyorlar. Akıl ve zeka mizah ile buluşunca, dünyanın ortasına kurulmuş bir şölen, çok keyifli bir ziyafet hücum ediyor zihinlerimizin kıvrımlarına.

Bu yazıda hikâyeleri tek tek anlatmayı düşünmüyorum. Bu doğru bir davranış olmaz. Hikayeler eksiksiz bir biçimde kitap sayfalarında yerli yerinde duruyor. Çok merak ettiyseniz gidip bir tanesini kitapçılardan satın alabilirsiniz. “Çıra Çocuk Yayınlarından” çıkan kitap, bütün kitapçılarda raflarda duruyor.

SSK’lı Postacı Güvercin ile tanışmak istiyorsanız, Dağbayır Çobanlık Hizmetleri firmasını ve Uzman Çoban Yardımcısı olan köpeği merak ettiyseniz, hepsi bir ağızdan “Otlatmak Bizim İşimiz” diye her yerde kartvizitlerini dağıtmakla meşguller!

Ben her üç kitabı da çok sevdim. Umarım siz de alır okur ve çok seversiniz.

Bu Yargı’nın Hali Ne Böyle!

Dün yine “haddini bilmez” bir hâkim çıkmış, kendi kafasına estiği gibi hukuku uygulayarak bir tutukluyu serbest bırakmış.

Yıllardır anlatıyoruz, gösteriyoruz, bir türlü öğrenemediler şu usulü:

Amirinizi arayacaksınız, amiriniz de amirini arayacak ve tepeden izin alacak:

“Efendim, müsaade buyurursanız falancayı serbest bırakmak istiyorum yahut filancayı tutuklamak istiyorum” diye soracak, “sizce bir sakıncası var mı?”

İktidar’dan rol çalmaya kalkmayacaksınız!

“Yargı Emir Ve Görüşlerinize Hazırdır Efendim” diyeceksiniz.

Ülke yedi düvelle savaşıyorken işi gücü bırakıp bir de size talimat vermekle mi uğraşacağız? Hükümet sizin arkanızı toplamak zorunda mı her defasında?

Haddinizi bilin haddinizi!

Yahu, gaza gelip inisiyatif alıp öyle hatalar yapan hâkim-savcılar var ki, insan hayretler içinde kalıyor. Hiç mi ders almazsınız, hiç mi ibret almazsınız?

Kafasına göre tutuklayan, kafasına göre serbest bırakan hâkimleri geçtim; becerip bir iddianame yazamayan savcılar var.

Adamı tutuklatıyoruz, belli ki yargılamaya niyetlenmişiz, bir yıldan fazla zaman geçmiş, yazsana artık şu iddianameyi be adam!

“Yok, yazamıyorum çünkü delil yok!”

“Ne demek yok! İyice baktın mı, layıkıyla aradın mı?”

“Efendim, aradım taradım bulamadım; biraz daha adam mı toplasak, hem zaman kazanırız hem de bu arada, olur ya, bir delil de yakalarız, ne dersiniz!?”

Allah sizi bildiği gibi yapsın, ne diyeyim! Herkes işini iyi yapsa ülke bu halde mi olurdu!

Bir gün yine savcının birine talimat verdik, “şu adam hakkında bize şöyle ‘sağlam’ bir iddianame yaz” dedik… Sağ olsun, hemen yazdı. Yazdı yazmasına ama, mübarek vur deyince öldürüyor!

Sen git adam hakkında “birbiriyle kanlı bıçaklı dört terör örgütüne aynı anda üye olmak” iddiasıyla dava aç.

Bir yemek yaptın, tuzu yok! Hani bunda inandırıcılık?

Diyorum diyorum ama anlatamıyorum: Kararında örgüt, kararında delil, kararında zan, şüphe, dedikodu, kararında sevk maddesi!

Sizi nasıl bir mülakatla verdiler bize? Ya ifratsınız ya tefrit!  

İyi bir iddianame nasıl pişirilir, bunu da size ben mi öğreteceğim?

Haddinizi bilin haddinizi!

Bu fahiş hatalar vatandaşta “yoksa yargıya müdahale mi ediliyor” zannı oluşturuyor. Önümüz ardımız sağımız solumuz seçim, bu kadar basiretsizlik olur mu Allah aşkına?

Geçen yine bir hâkim tutturmuş, “Ben bu davada sanığa ceza vereceğim, olayda ağır ihmal var, şu kadar vatandaşımız ölmüş” falan filan… Yahu, sen kim oluyorsun da!.. 

Had bilmezlik dediğim, bu işte!

Uğraş dur şimdi. Onu al başka yere sür, onun yerine “beraat verecek” hâkim ara bul, getir… Tüm bunlar bu ülkenin kalkınma hızını yavaşlatıyor.

Niye mi biz bu haldeyiz? Bunlar hep cahillikten oluyor. 

Sıradan vatandaşın cahillik etmesi tamam da, mevki makam emanet ettiğimiz kişilerin cahillik etmesi kabul edilemez.  

Ne diyor Üstadımız Yunus Emre?  

İlim ilim bilmektir, ilim haddin bilmektir, sen haddini bilmezsen, sana haddini bildirmektir!

Herkes haddini bilecek! Yok öyle yağma!  

Genel içinde yayınlandı | 1 Yorum

Yazar-Okur Buluşmaları

Dün Malatya Yeşilyurt Belediyesi’nin organize ettiği program kapsamında TOKİ Ortaokulu, Polis Amca İmam Hatip Ortaokulu ve Yakınca Ortaokulu’nda öğrencilerle bir araya geldik. Arkadaşlar kendilerine hediye edilen kitaplarımı okumuşlardı ve keyifli, bol muhabbetli söyleşiler gerçekleştirdik. 

Yeşilyurt Belediyesi beş yıldır bu programları düzenliyor ve her yıl ortalama kırktan fazla yazarı ilçelerindeki her okulu gözetecek şekilde öğrencilerle buluşturuyor. Lise sona kadar taşrada okumuş bizim kuşağın hafızasında böyle bir etkinlik yok ne yazık ki. Mesela Trabzon Akçaabat’ta liseden mezun olana kadar bize hediye edilen tek kitap (mezuniyet hediyesi) Safahat’tı ve yazarı ile bir araya gelmemiz söz konusu değildi!

Çocuklarımızın, hangi mesleği tercih ederlerse etsinler, iyi birer “okur” olabilmeleri için gerekli ne varsa yapmalıyız. Okullarda kültür, edebiyat, sanat, bilim camiasından isimlerle bir araya gelmeleri bu açıdan da önemli.

İnşaatlara değil insanlara yatırım yapanlar kazanacaklar. İnsanların ardından inşaatlar değil insanlar hayır duada bulunabilirler.