yazar dediğin

Geçen hafta Kağıthane Kız A. İHL 5. Sınıf öğrencileriyle bir araya geldim. Kitaplarım, Okumak Ve Yazmak üzerine yine eğlenceli bir sohbet gerçekleştirdik.

Daha önce gittiğim okullarda da aynı algıyla karşılaşmıştım. Artık şaşırmıyorum. Çocuklara göre; yazar yaşlı biridir, hoca gibidir ve en ilginci de şu: ünlü biridir!

Ben ve benim gibi pek çok yazar kafalarındaki şablona uymayınca şaşırıp kalıyorlar. Hani, öğretmenleri orda olup, takdim etmese, hayatta inanmayacaklar.

Buradan şu sonuca uzanmak yanlış olmaz: Çocukları ve gençleri gerçeklerle yüzleştirmek lazım!

Yazarlar “artist” değil. Kaldı ki işini iyi yapan bir öğretmen kadar önemli veya kıymetli de olmayabilirler pekala.

İyi yetiştirilmiş bir öğrenci kalıcı bir eserdir. Peki, basılı eserlerin yüzde kaçı niteliklidir ve kalıcı olacak? Emin olun, çoğu değil.

kagithane-iho

kagithane-ihoo

*Bir de imza meselesi var. İmza çok önemli! Olmazsa olmaz. “Ne gerek var” desen, gönül koyarlar. Kitaplarını evde unutanlar, bir kağıt parçasına imza attırmak istiyorlar. (Boş kağıda imza atıyoruz, ciddi risk:) Günahı vebali star havalarında, ünlü edalarında takılan yazarların boynuna! Helal para kazanıp evine ekmek götüren kişiden daha değerlisi yok. Kimse böyle bir marangozdan, ayakkabıcıdan, mübaşirden imza istemiyor.

Postacı

Çalıştığımız yer bir avukatlık bürosu olduğu için postacı kapımızı sıklıkla çalar. Her gelişinde merak ederiz, kime ne getirdi, haberler nedir, mahkemeden olumlu bir karar gelmiştir inşallah diye bekleriz, kasabın önüne dizilmiş kediler gibi.

Haberler, acı-tatlı, değişse de postacının gelişi başlı başına güzel bir haberdir zira kendisi işini gayet iyi yapan, saygı ve sevgi dolu zarif bir insan. Yıllar içinde birbirimize de alıştık. Bazen bizi yerimizde bulamayınca, gün içinde bir daha uğrar, yine yoksak, telefonla arar. İşleri kolaylaştıran bir insan.

Bugün yine geldi ancak bir mektup veya tebligat getirmiş değildi. İş icabı değil vedalaşmak amacıyla gelmişti. Görev yeri değişmiş, İstanbul’dan ayrılıyormuş. Kendisi adına sevinsek de kendimiz adına üzüldük.

Nezaket ve zarafet, dikkat çekici özellikler. Ne yazık ki insanlarımıza –genel olarak- bencillikle sarmaş dolaş bir hoyratlık hâkim. Bu yüzden, kıymetli bir insan daha uzaklara gitti diye üzüldüm.

Hayatın kıyısında köşesinde kalmış, kendi dünyasında yaşayan, adı sanı bilinmeyen böyle pek çok saygıdeğer insan var, farkında mısınız?

Bizim bir sucumuz var mesela. O kadar nazik ve edepli bir adam ki, suyumuzu değiştirip, daha kaliteli bir firmadan su alalım dedik uzun bir süreden sonra, olmadı. Denemedik değil. Denedik ama olmadı. Yeni suyumuz daha kaliteli ise de, suyu getirenlerde özen yok, suratlar beş karış, bir şey söylesen tersleyeceklermiş gibi bakıyorlar. Tekrar eski suya ve asıl önemlisi sucuya döndük.

Dikkat ediyorum, sucumuz evin kapısında, damacana alıp parayı verme sırasında, o kısacık sürede evin içine bakmayacak şekilde konum alıyor. Bakışlarını önüne eğiyor. İnsanların kendilerini teşhir etmek için evlerinin perdelerini kapatmayacak kadar modern sapkınlıklara tevessül ettikleri, mahremiyete zulmettikleri bir çağda, bu ne güzel bir incelik.

Yine, bir ayakkabıcım var, o kadar güzel bir insan ki… Bana, Behiç Ak’ın -herkese tavsiye ettiğim harika kitabı- Güneşi Bile Tamir Eden Adam’ı hatırlatıyor. Yenisini almaya gitmeden önce ayakkabılarımı çok defa götürürüm ona. En son, artık yenisini almam gerektiğini söyler ve öyle giderim. 

Hayatın içindeki “küçük” hikâyelere ve insanlara kıymet veririm. Kendini göstermek için yırtınan, imajlarla, makyajlarla şekilden şekile giren insanlara itibar etmem. “Ekranlardan” riya aktığını unutmamak gerek.

Bu yazıyı da postacımızı, sucumuzu ve ayakkabıcımızı selamlamak adına kaleme alıyorum. 

Şarkı da çocuklar ve çocukluğumuz için gelsin…