Eski Bir Söyleşi

*Erdemli Duruş Dergisi’nin bu röportajını unutmuştum, şaka gibi ama az önce internette gezinirken rastladım. Yayınlanmasının uzerinden 17 ay geçmiş. Artık bu konuların güncel bir tarafı kalmadığı (!) için sadece arşivimde yer alsın, Mahşer Günü bana şahitlik etsin diye buraya ilave ediyorum. Başka bir maksadım yok.

Türkiye’de hâlihazırda hukuk ve adalete ilişkin temel problemler neler? Hukukun üstünlüğü, masumiyet karinesi, ifade özgürlüğü gibi ilkesel düzeyde ihlallerin yaşandığını düşünüyor musunuz?

Türkiye’de hukuk, üzerinde uzlaşılan bir değerden, bir güvenceden ziyade iktidarı eline geçirenin, düşman gördüğü kesimleri dövmesinin aracıdır ne yazık ki. Bu zihniyet ve pratik yeni değil. Yeni olan, farklı dönemlerde sopayı eline geçirenler sadece. Uygulama değişmiyor, uygulayanlar ve maruz kalıp mağdur olanlar değişiyor.

Türkiye’de hukukun temel ilkeleri uygulanmıyor değil. Dönem dönem, yer yer, bilhassa her iki tarafın da vatandaş olduğu durumlarda hukuk adına olması gerekene riayet ediliyor. Devletin menfaati söz konusu olduğunda, hissedilen en ufak bir krizde hukuku harcamak gibi bir geleneği var bu ülkenin. Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Hukuk müesses nizam için helvadan puttur. Tapılır ve acıkınca yenilir.

OHAL sürecini geride bıraktık. Geçen 2 yılın ardından adalet noktasında kazandığımız ve kaybettiğimiz neler var?

Geride bıraktığımız iki yılın nasıl geçtiğine dair birkaç kelam ettikten sonra, kaybettiklerimizin yanında kazandığımız nedir, ne kadardır, bunun takdirini okuyucuya bırakalım isterseniz.

Adına yakışır şekilde olağanüstü bir süreç yaşandı yargı mekanizmasında da. Terörle ilişkilendirilen veya siyasi olaylarla bağlantılı gösterilen dosyaların savcı ve yargıçları müthiş bir baskı altında, son derece sağlıksız bir ortamda görevlerini yapmaya çalıştılar. Emir ve talimatlar havalarda uçuştu. Yargı bağımsızlığının b’sinden bahsetmenin imkânı yoktu. Mazlumder gibi kuruluşların raporlarına da yansıdığı üzere işkence ve hak ihlalleri ciddi bir artış gösterdi. FETÖ ile mücadelenin karnesi bence hiç iyi değil. Ancak 10 üzerinden 4 verilebilir. O da bol keseden.

150 bine yakın insan KHK ile ihraç edildi, sorgusuz sualsiz, delilsiz. Savunma hakkı yoktu, daha ne olsun! Gözaltına dahi alınmaması gereken binlerce insan tutuklandı. Şüpheden sanığın yararlanmadığı, masumiyet karinesinin hükmünün kalmadığı, dahası delile melile ihtiyaç duyulmadığı, hukuk adına karanlık bir dönemdi. İnşallah geride kalmıştır ve hasarları süratle onarılır.

OHAL sonrası düzenlemeler ile OHAL’in zımnen devam ettiğini söyleyebilir miyiz?

Haksız yere işinden olan veya tutuklanan veya yargılanmakta olanlar ve aileleri için OHAL devam ediyor. OHAL, resmen sona ermişse de uzun bir süre ülkenin üzerinde kara bir bulut gibi asılı kalacağa benziyor. Toplum sindirildi, ciddi bir korku iklimi tesis edildi. İnsanlar düşüncelerini ifade etmekten, eleştiri yapmaktan çekinir hale geldiler. O kadar alakasız olaylarla, o kadar çok insanın başına bir şey geldi ki, insanlar yutkunmaktalar, düşüncelerini kendilerine saklamakta, kendiyle konuşmaktalar. Baskı ortadan kalksa bile yol açtığı korku uzun süre devam eder.

Zorunlu askerlik uygulamasını doğru buluyor musunuz? Türkiye’deki koşulları düşünürsek, yaklaşımınız ve öneriniz nedir? Ayrıca, bedelli askerlik konusuyla ilgili sıkıntıların olduğunu düşünüyor musunuz? Adil çözüm mümkün mü?

Türkiye’de pek çok konuda olduğu gibi askerlik meselesinde de hak değil rant galip gelmeye devam ediyor. Bu işi hakka ve hukuka riayetle çözmeye yanaşan bir iktidar gelmiş değil henüz. Kaldı ki sivil toplum da bunu gündem etmiyor. Mevcut bedelli askerlik uygulaması adil ve kalıcı bir çözüm değil, bir kesim için sonuç doğuran geçici bir formüldür. Kendine Müslümanlıktır. Herkese Müslüman olmak, herkes için adil bir çözümü kovalamak lazım.

Askerlikte Adil Çözüm adıyla bir kampanya başlattık 8 Temmuz’da. Amacımız askerliğin bir dayatma olmaktan çıkmasını sağlamak, en azından bunu tartışılır kılmaya vesile olmak.

Zorunlu askerlik kaldırılmadır hiç şüphesiz. Askere gitmek isteyenin de istemeyenin de haklarını güvence altına almak gerek. Bunun mücadelesini bu ülkenin aydınları, kanaat önderleri vermeyecekler de kim verecek? Merak ediyorum, Marslılar mı?

Türkiye’de cemaatlere yapılan operasyonlar hakkında ne düşünüyorsunuz? Alparslan Kuytul süreciyle alakalı bir takibiniz var sanırım. Sizce bu tür operasyonlar hukuk dışı bir süreci mi ifade ediyor?

Bu soruyu Abdurrahman Dilipak’a sormak lazım. Adnan Oktar’la ilgili yazısında, “FETÖ’den sonra Kuytul operasyonu yapıldı. Şimdi de Adnan hoca. Göreceksiniz bu operasyonlar devam edecek.” diye yazdığına göre, bizim bilmediğimiz şeyleri biliyor. En yeni ve derin bilgiler ondadır. Bizde derin bilgi bulunmaz, hukukçu olarak bakarız bu tür meselelere ve ihlalleri sayar dökeriz.

Dilipak böyle yazıyorsa, operasyon devam ediyor demektir. Hayırdır, diye sormak lazım. Dosyaya girmiş bilgilerin dışında ne biliyorsunuz? Kim ne üfürüyor kulağınıza? Müslüman kardeşine inanacağına operasyon çekenlere inanan bir yığın insan var, eyvallah da, siz nasıl ve neden buna inanıyorsunuz?  Nedir deliliniz? Varsa, ortaya koyun, bilmeye hakkımız var. İmam böyle yaparsa cemaat ne yapmaz?

28 Şubat ve 12 Eylül yargılamaları neticesinde uzun yıllardır haksız yere hapis hayatı yaşayanlar var. Cezaevindeki mağduriyetler hakkında bilgi verebilir misiniz? Neden hala mağduriyetler gideril(e)miyor? Gerçekten suça bulaşmış olanları tefrik etmek kaydıyla, bu hususta adalet ne zaman ve nasıl tecelli edecek?

Türkiye’de bilhassa siyasi dava dediğimiz, “terör” başlığı altında ele alınan davalarda kürsüdeki kişilerin tarafsız ve bağımsız olduklarını söylemenin imkânı yok gibi. İstisnası var mı bilmiyorum. Burada hukuk yerine MİT veya Emniyet İstihbaratın kanaat ve yönlendirmeleri geçerli oluyor. E, hukuka gerek olmayınca delile de ispata da gerek olmuyor ve fakat kör ve topal da olsa yargının kılıcı işliyor.

Cezaevleri konusu ayrı bir dert… Cezaevinin varlığı, uzun süreli tutuklulukların insan fıtratına aykırı oluşu, bir tür işkence olan tecrit uygulamalarının varlığı, cezaevlerinin insan hakları açısından denetime fazlasıyla kapalı oluşu gibi yakıcı sorunlar çözüme kavuşturulmak şöyle dursun, gündem bile edilemiyor.

Türkiye’de yargı başlı başına bir sorun. Buna bağlı olarak cezaevleri de öyle ne yazık ki. Zindanlar muhalif dolmuş. Büyük vebal var. Aklım almıyor, hangi Allah’a inanıyorlar, hangi Allah’tan korkuyorlar? İşte Silivri Cezaevi Kampüsü, çok uzakta değil. Yargı’da şiraze kalmadığının göstergesi… Skandal kararlardan, ibretlik, cilt cilt kitaplar yazılacak, külliyatlar oluşturulacaktır yıllar sonra.

Türkiye’nin 28 Şubat ile kıyasla daha yoğun bir baskı ve hukuksuzluk ortamı içerisinde olduğunu düşünüyor musunuz? Düşünüyorsanız, neden ve nasıl bu hale geldik?

Bu konuda hiç şüphem yok. İhsan Fazlıoğlu’nun sevdiğim bir sözü var: “İman imkân verir, bedel mümkün kılar.” diyor. “Amentünün bedelini ödemek” lazım. Bu sözün altında büyük bir hikmet yatıyor.

Sanırım her şeye yeniden başlamak zorundayız. Yeniden Kur’an’ı, Peygamberleri, Dört Terim’i okumalı, idrak mertebesine varmalı, yola ne için çıktığımızı hatırlamalıyız. İslam ahlakının mayalanması lazım. Aliya’nın dediği gibi, putları reddetmek, idealleri korumak lazım. İslam tarihi peygamber efendimiz ve sahabelerden ibaret değil, her birimiz o tarihin bir parçasıyız.

Ahiret inancının lafta kalmasının facia olduğu hakikatini yitirme lüksümüz yok. İnanmanın bedelini öyle veya böyle ödemeye yanaşmadığımızda, seyirci konumuna indirgemiş oluyor kendimizi bu dünyada. Gerisi maruz kalmak, mağdur olmak ve mağdur etmek, gerisi hüsran…

Kurtuluşa ermenin reçetesi açık değil mi?

Düşmanlarımıza Borcumuz Ne?

28 Mart 2019’da Silivri Cezaevi’nde ziyaret ettiğimiz tutsaklardan biri de Barkın Timtik idi. Dün ölüm orucunda hayatını kaybeden Çağdaş Hukukçular Derneği üyesi avukat Ebru Timtik’in kız kardeşi ve meslektaşı olur kendileri.

Bir gün sonra kaleme aldığım ziyaret notlarına şu satırları düşmüştüm:

“Türkiye’deki siyasi davalarda asıl olan hukuksuzluk, hukuk istisnadır. Adalet değil siyasi menfaat mülkün temelidir. Güç dengeleriyle birlikte her dönem değişen o siyasi menfaat her türlü aracı meşru görür. Bakınız, Fetö ve “geleneksel” yargısı… Sürdürülebilir ve süründürülebilir yargı.

“Mahkeme” ÇHD’li avukatların davasına 20 Mart’ta, daha fazla tahammül edemeyip son vermiş, adeta ceza olup yağmıştı. Ardından, 39 Baro başkanlığı yayımladığı bildiri ile bu “rezalet” kararı sert bir biçimde eleştirmişti.

“Tarihe geçsin: Bırakınız adil yargılanmayı, bu bir yargılama bile değildir” cümlesi, o bildirinin sonuç kısmından…

O davada nasibine piyangodan 18 yıl 9 ay hapis cezası çıkmış Av. Barkın Timtik’le görüşürken bileklerindeki izler dikkatimi çekti. Yanmış mıydı, kesilmiş miydi? Sordum.

Güvenlik görevlileri plastik kelepçe ile, ters kelepçe denen yöntemle işkence etmişler. Aylar öncesinden izler vardı. Bilekleri kelepçe ile iyice sıkıp kişiyi saatlerce o halde bırakmak suretiyle gerçekleştirilen bir işkence…

2017’de bu kadın meslektaşımız Kadıköy ve Beşiktaş’ta gözaltına alındığında çok ciddi işkenceler görmüş. Erkek ve kadın polisler tarafından fena halde dövülmüş. Vücudu mosmor olmuş.”

Hukuk devre dışı olduğu için tırnak içine aldığımız mahkeme ÇHD’li avukatlara 3 yıl 1 ay 15 günden 18 yıl 9 ay’a varan, toplamda 159 yılı aşan hapis cezaları vermişti.

Yargıtay, ilerleyen süreçte cezaları onamış, hukuk denetimi yaptığına dair bir algı oluşturmak ihtiyacı duyduğu için olsa gerek, yalnızca Barkın Timtik’in cezasını bozmuştu: “Örgüt kurmak ve yönetmek”ten değil “örgüt üyeliğinden” cezalandırılması gerekir imiş.

Daha önce piyangodan ağır ceza çıkmıştı, bu defa biraz indirim çıkmış. Hadi hayırlısı…

Hikayenin sonu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde biter ve tüm sanıklar için tahliye ve beraat gelirse hiç şaşırtıcı olmaz. Türkiye adil yargılanma hakkını ağır biçimde ihlal ettiği için tazminata mahkum edilecektir. Örnekleri az değil. Çalınan yıllar, yapılan işkenceler karşılığı milyon eurolar milletin cebinden gider. Devletin, düşmanlarını böyle ilkel bir yöntemle sindirmesinin maliyeti bu. Zulmü halı altına süpürmenin bedeli.

Sosyal medyaya şöyle bir baktığınızda trol ordularının vakit kaybetmeden meydana çıktıklarını görebilirsiniz. Bu ordular boşuna değil, tam da böyle zamanlar için besleniyorlar. Amaçları hakkı batıl ile örtmek, iftira bombardımanı ile insanların düşünme melekelerini dumura uğratmak ve soru sorma imkanlarını ortadan kaldırmak.

Soru Şu: Bu insanlar adil bir biçimde yargılandılar mı? Cevap basit ve net: Hayır.

Düşman oldukları için (devletin ve kendini devlet sananların bu donanımlı, radikal muhalif hukukçuları düşman bellemesi gayet anlaşılabilirdir) onlara Türk Ceza Kanunu, hukukun temel ilkeleri filan uygulanamaz, diyorsanız, tartışma burada biter.

Türkiye bir hukuk devleti ise vatandaşlara kanuni hakları tanınmalıdır.

Aliya İzzetbegoviç’e atfedilen harika bir söz var: “Düşmanlarımıza karşı tek bir borcumuz var: Adalet”

Eğer devletiniz özgüneve sahip bir hukuk devleti ise düşmanı da olsa adil yargılar. Eğer devletiniz Türkiye gibi özgüvensiz, zalim ve ergense, olacağı budur işte.

https://t24.com.tr/haber/olum-orucundaki-avukat-ebru-timtik-hayatini-kaybetti,899558

https://mehmetalibasaran.wordpress.com/2019/03/29/cezaevi-ziyaretleri-21/

Çağdaş Hukukçular Derneği başkanı Avukat Selçuk Kozağaçlı’nın “Açlık Grevi Neden Yapılır?” başlıklı konuşmasını, üzerinde düşünmeye-konuşmaya değer bulduğumdan, istifadenize sunmak istiyorum: