Gezi Davası’nda İlk Perde

Gezi Davası’nda karar dün açıklandı.

1637 günlük tutukluluğun ardından Osman Kavala hakkında “hükümeti ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçlamasıyla ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verildi. Tutuksuz sanıklar Mücella Yapıcı, Çiğdem Mater, Hakan Altınay, Mine Özerden, Can Atalay, Tayfun Kahraman, Yiğit Ali Ekmekçi’ye 18’er yıl hapis cezası verildi ve tutuklanmalarına karar verildi.

Tiyatroda ilk perde kapandı. Sanıklar, adil yargılanma ve adalet talep etse de müsamere tadında bir kukla tiyatrosu izlediler. Hep birlikte izledik. İşgalcilerin, işgal ettikleri ülkede kurdukları mahkemede yerlileri yargılamalarını hatırlatan bir süreç yaşandı. Orta doğudayız, yabancısı olduğumuz şeyler değil!

Gezi, yargılanamazdı, yargılanamadı da. O yüzden, yaşananlar yasa dışı ve gayri meşru. Yüzlerine gözlerine bulaştırdılar. 

Olayın Adalet Sarayı’nda, bir mahkeme salonunda, hakimler ve savcı huzurunda cereyan etmesi, hukuka uygun sayılması için yeterli mi? Elbette ki hayır. 

Karar fena halde yassı ada kokuyor! Neyse ki idam kaldırıldı. Yoksa Osman Kavala’yı asacaklardı.

Milyonlarca insanın katıldığı şiddet içermeyen barışçıl protestolara ceza kesilmiş oldu. İntikam ve ibret olsun diye

Gazeteci Banu Güven’in aktardığına göre, 2018’de Samsun’dan AKP’den milletvekili aday adayı olmuş bir avukat 4 yıldan kısa bir süre içinde ağır ceza mahkemesi hakimi olup bu yasa dışı karara imza atmış. (Derhal istifa etsin! Adalet Bakanı olmak için fazla vakti kalmadı.)

Türkiye’de siyasi davalarda normal hukuk değil düşman ceza hukuku uygulanır. İstiklal Mahkemeleri’nden bu yana, bu böyle. Önce biri veya birileri öcü ve suçlu ilan edilir. Ardından onu mahkum edecek deliller icat edilir. Delil yoksa, dert değil, derhal üretilir. (Fetöcüler bu işin atölyesini kurmuşlardı!) Üretmek de mümkün değilse, sıkıntı yok, vatandaşlar delilsiz de mahkum edilir!

Sanıklar son sözlerini söylerken sağa sola, önlerine, cep telefonlarına bakan hakimlere, “ben konuşurken gözümün içine bakın, yüzüme bakın” diye uyarıda bulunmuşlar. Normal bir yargılama ya da sadece bir yargılama yapılıyor olsa ortalama bir hakimde, birazdan cezaevine yollayacağı sanığın yüzüne bakacak yüz, gözüne bakacak göz olur.

Dedik ya, sanıklar insan veya vatandaş değil imha edilmesi gerekli düşmanlar. Amaç gerçeği ortaya çıkarmak, Anayasaya uygun davranmak, hukuku tesis etmek değil, ne pahasına olursa olsun intikam almak.

Gezi Davası’nda emir komuta zinciri içinde kurulan bir “mahkeme”den siparişle alınan rezil bir kararla kapandı ilk perde. Perde yeniden açılana kadar atı alan Üsküdar’ı geçer mi bilinmez. Yoksa Meksika Sınırı mı?

Nasıl ki savaş ve sınır dışı operasyonlar, siyasi ranta tebdil edilmek için harika araçlardır, yargı kararları da öyle; hamasi ve şovenist söylemlerle oy devşirmeye yarar.

Hukukun dışındaki karanlıkta çıkarlarınız için sonuna kadar tepinin! Allah görmüyor, tarih şahit değil, devlette kayıt kuyut yok ve bu devran hep böyle sürüp gidecek!

Şahsım adına özür dilerim

Türkiye’de birileri darbeye hazırlanırken, 6 ay öncesinde, 11 Ocak 2016 tarihinde, her şeyden habersiz 1128 akademisyen bir bildiriye imza attı.

“Bu ülkenin akademisyen ve araştırmacıları olarak bu suça ortak olmayacağız” cümlesiyle başlayan bildiri, kopartılan büyük gürültüden sonra, “Barış İçin Akademisyenler Bildirisi”, imzacılarsa “Barış Akademisyeni” olarak anılır ve taşlanır oldular. (Taşlanmak sünnettir.)

Normal bir ülkede ifade özgürlüğü kapsamında değerlendirilecek ve birkaç gün tartışıldıktan sonra arşive kaldırılacak hadise, olaylar Türkiye’de, OHAL ve artığı zamanlarda geçtiği için 6 yılı aşkın süredir devam ediyor.

Bildiri ve imzacılarının ciddi bir hesaplaşmanın konusu olacakları birkaç gün içinde anlaşılmıştı. “İhanet”, “hain” gibi kelimelerle örülü suçlamalar havalarda uçuşmaya başlamıştı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, kendi tarz ve üslubuna uygun biçimde olaya müdahil olmakta gecikmemişti:

“Bu aydın müsveddeleri kalkıp devletin bir katliam yaptığından bahsediyor. Ey aydın müsveddeleri, siz karanlıksınız karanlık. Aydın falan değilsiniz. Sizler oraların adresini bilemeyecek kadar karanlık ve cahilsiniz.”

Kameralar karşısında ve ağır sözler eşliğinde barış akademisyenlerini hedef göstermiş, “bunlar zalimdir, bunlar alçaktır” dedikten sonra “bütün yargı makamlarını, üniversitelerin senatolarını, anayasamız ve yasalara ters bu hareketleri sebebiyle göreve davet ettim.” diyerek “atılması gereken adımların süratle atılması gerektiği” talimatı verdiğini hatırlatmıştı.

Sonrası tam anlamıyla bir hukuk katliamına dönüştü, bekleneceği üzere.

“Yargı” aygıtları, hedef gösterilen akademisyenlerin üzerine atılıp “gereğini yerine getirdi”. Seri halde “yargısız infaz”larla ağır hak ihlallerine sebebiyet verildi.

İstifaya, emekli olmaya zorlanan, istifa eden ve emekli olan, işten çıkartılan ve OHAL KHK’sı ile kamu görevinden ihraç edilen toplam kişi sayısı 549. Terör Örgütü Propagandası yaptığı gerekçesiyle 822 kişi hakkında dava açıldı. 4 kişi tutuklandı.

Olağanüstü Hal döneminde hak ihlaline uğrayanların haklarını almaları önünde takoz olmak, mahkemelerin iş yükünü azaltmak, zaman kazanmak, iç hukuk yollarını uzatmak, Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne müracaatı yıllar yılı geciktirmek için kurulan OHAL Komisyonu da görevini layıkıyla yerine getirdi ve başvuruları yüzde 90’ın üzerinde bir oranda reddetti.

KHK’lıların sivil ölüme mahkum edilmeye çalışıldığını ifade edip yaşananlara itiraz eden, adalet talep eden insanların sesleri duyulmadı ne yazık ki.

Yıllar geçerken, siyasi baskı altında olmasa hukuk adına çıtayı yükselten kararlara imza atacağına inandığım Anayasa Mahkemesi nihayet 26 Temmuz 2019’da kafasını kaldırdı ve bildiriyi imzalayan akademisyenlerin cezalandırılmasının “ifade özgürlüğü ihlali” olduğuna hükmetti.

Beğenilmeyen Anayasa Mahkemesi kararları bu ülkede bir süredir uygulanmadığı için geçen yıllar içinde ilgili AYM kararı da olumlu sonuç doğurmadı. Hakların iadesi ve zararların tazmini yolu açılmadı. Henüz Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kapısı çalınamadığı için mağdur edilenleri mağdur etmeye devam etmek için daha vakit vardı!

Merak edenler Barış Akademisyenlerinin nasıl bir bildiriye imza attıklarına bakabilir, kısa bildirinin tam metnini bir tık ötede okuyabilirler. 

(Eğer tüm bu olanlardan sonra ülkenin cumhurbaşkanı yanılmışsa da, “hiiç sorun değil”, ben “Şahsım” adına milletimden, hassaten akademisyenlerden özür dilerim, olur biter! Yani, özürse, özür dileme noktasında üzerime düşeni yaparım.) 

“Yanılmışım, Allah affetsin” demek cumhurbaşkanı için yeterli. Öbür dünya bir kenara ama bu dünyada herhangi bir hukuki, cezai sorumluluğu yoktur kendisinin. 

1128 kişiye “alçak” de, basını ve yargı gücünü arkana alarak itibarlarına saldır, büyük bir ayrımcılığa maruz bırakıp hayatlarını zorlaştır, hiiç sorun değil. Her şey bu milletin gözleri önünde olduğu halde tenhada bile özür dileme. Ben “Şahsım” adına özür dilerim. Ne de olsa çok utandık. Bu da vatandaşlık görevimiz.