Müfteriler İçin Yasa

Türkiye’de çokça mağduru olan yasalardan biri de 6284 Sayılı Yasa. Bu, öylesine çürük bir yasa ki, kadına şiddeti önlemek gibi iyiniyetli bir çabanın ürünü olsa da yol açtığı yıkım hayli ağır ve yaygın.

Yasayı, müfterileri koruyan, kollayan bir yasa olarak değerlendirmek yanlış olmaz. Düşünün ki kolayca atılan bir iftira, hakim ve polis gücünü kuşanıp balyoza dönüşüyor ve erkeklerin, babaların suratına iniyor.

Kocanızı evden uzaklaştırıp sevgilinizle alem mi yapmak istiyorsunuz, bu yasa tam size göre, bir telefon veya dilekçe ile iftiranızı atıyorsunuz, hakim 24 saat içinde karar vermek zorunda, “mahkeme” kararı ertesi gün kapınızda. Kocanızın itibarı sarsıldı ve aylarca eve gelemez. Aksi bir durum olursa hapis cezası var, polis hizmetinize amade kılınmış!

İki çocuk babası müvekkilim, bu yasanın şiddetine maruz kalıyor ve dördüncü kez evden uzaklaştırılıyor. Son uzaklaştırma kararı üzerine avukat olarak müdahil oldum ve aşağıdaki dilekçeyi sundum. Uzaklaştırma kararı bir günde alındı, benim itirazım ve takibim sonucu altı gün sonra nihayet karar çıktı: Red. (Şaşırdık mı, hayır.)

Biz de burda avukatçılık oynuyoruz! Eğer kadının sözü ile herhangi bir delile gerek olmaksızın uzaklaştırma kararları verilecekse neden Mahkemeye gidiliyor? Yakındaki bir polis merkezine gidilsin. Neden yargılama yapılıyormuş havası veriliyor? Ve eğer, itirazlar incelenmeden reddedilecekse, neden itiraz hakkı tanınıyor? Yargılama yapılıyormuş gibi bir algı oluşturmak için mi? (Rahat olun, böyle şeylere gerek yok. Kimse bir hukuk devletinde yaşadığına inanıyor değil, beklentimizi düşürdükçe düşürdük zaten.)

Kesin olan bir şey var: Bu yasayı yapanlar, böylesi bir “istismara”, “suistimale” kapı aralayanlar büyük vebal altındalar.

Aile Mahkemesi kalemindeki memur hanım, beni hemen tanımış, “Avukat bey, o nasıl bir dilekçe öyle!” diyerek şaşkınlığını dile getirdi.

Dedim: “Memur hanım, az bile!”

Kadının beyanını putlaştıran “sapkın” anlayış yüzünden cinsel saldırı, cinsel taciz suçlarını işlediği iddiasıyla haksız yere ceza alan, hapse giren çok sayıda mağdur var Türkiye’de.

İyi yasaların bile kötü uygulayıcılar elinde bir zulüm aracına dönüştüğü ülkede bir de üstüne kötü yasalar gelince, yaşamak işkence halini alabiliyor.

Müvekkilim kadına/eşine şiddet uygulamıyor ama maruz kaldığı haksızlığı da kolay kolay içine sindiremiyor, şahidim.

İnsanı, kendi insanını, toplumunu tanımayan, Adalet bilinci, hakka inancı yetersiz yasa koyucuların icraatları ortada. Bize düşen, bu yasaları tahkik ve mahkum etmek, adalete hizmete yarar yasalarla değiştirmek için emek vermek.

Çürük yasalardan bir yasanın mağdurlarından bir mağdurun hal-i pürmelâlini ortaya koyan dilekçemin açıklamalar kısmını bu amaçla dikkatinize sunuyorum:

1. Müvekkilim, yapımı ve uygulaması ciddi anlamda sorunlu olduğu aşikar 6284 sayılı kanunun mağdurlarından biridir.

2. İşbu karar müvekkilin evden uzaklaştırılması yönünde verilen 4. karardır.

3. Müvekkilin eşine karşı herhangi bir şiddeti, hakareti, tehditi, aşağılamayı veya küçük düşürmeyi içerir söz veya davranışı bulunmaksızın alınan kararlar hukuka aykırıdır.

4. Herhangi bir delil, rapor, tanık, belge, sözlü veya yazılı ispat aracı, haklı bir karine olmaksızın, yalnızca kadının tek taraflı ve gerçeğe aykırı iddialarıyla, adeta bakkaldan sakız alınır gibi alınan kararların akla, vicdana, adalet duygusuna, hakkaniyete uyan bir yanı bulunmamaktadır. Böyle bir usul ve esasla alınan karara “Yargı Kararı” demek ancak şeklen ve kerhen mümkündür. Hukuk kavramı ve Yargılama’nın mahiyetine sırt çevrilerek karar alınmamalıdır.

5. Yasanın Hukuk mantığına aykırı ve çürük olması uygulayıcıların elini kolunu bağlamamalı, hakimlerin altına imza attığı kararların maddi değilse bile manevi yükünü taşıdıkları gözardı edilmemelidir.

6. Karar alınırken titizlik gösterilmemesinin bedelini müvekkilim ve babalarından koparılmış iki küçük çocuk ödemektedir. Bu “keyfi” kararların veballeri olduğu hatırdan çıkartılmamalıdır. Ortada somut bir gerekçe, hatta ciddiye alınacak bir şüphe bile yokken bir insan 6 aydan fazladır evinden uzak tutulmakta, iki evlat babaları hayattayken kısmen yetim bırakılmaktadır.

7. Müvekkilim son uzaklaştırma kararı uyarınca 2 aylık süresini doldurup evine ve evlatlarının yanına döndüğünde, -ki gidecek başka yeri yoktur, satın aldığı o evin halen kredi borcunu ödemektedir- bu kanunu suistimal etmeyi alışkanlık haline getiren eşi, kendisine “Neden eve geldin!?” diyerek çıkışmıştır. Çocukların yanında tartışmaya girişen eşe, kreşe giden dört yaşındaki küçük çocukları karşı çıkmış ve “Anne, bir daha babamı evden uzaklaştırma!” demiştir. Aylardır annesinin yanında kalan çocuklardan küçüğü, babasının hakim kararıyla evden haksız yere uzaklaştırılmasına dilinin döndüğünce bu şekilde isyan etmiştir. Öte yandan, annesinden çok korkan 7 yaşındaki büyük çocukları, babasının bir kez daha evden uzaklaştırılacağını öğrenince odasına girip ağlamaya başlamıştır.

8. Peygamber eşlerinin bile Allah tarafından vahiyle uyarıldığı bir dünyada bu ülkenin kadınları kelimenin tam anlamıyla melek olsalar bile bu yasa hukuka aykırıdır. Yalnızca kadının beyanı ile, hiçbir somut delile ihtiyaç duymadan verilen kararlar zulüm niteliğindedir.

NETİCE VE TALEP :

Yukarıda arz ve izah edilen nedenlerle, müvekkilim ve iki çocuğunun daha fazla mağdur olmasına engel olunması adına mezkur haksız ve hukuksuz koruma kararının tümüyle kaldırılmasına karar verilmesini vekaleten arz ve talep ederim.

Genel içinde yayınlandı | 3 Yorum

Direnmenin Bir Yolu Olarak Düşünülebilir Edebiyat

Tasfiye Dergisi’nin internet sitesi için edebiyat üzerine kısa bir söyleşi gerçekleştirdik.

Mehmet Ali Başaran’ı birçok alanda uğraşan, didinen, emek veren; bir yandan çocuk ve yetişkin edebiyatı yazarlığı, diğer yandan siyasi mahkûmlarla ilgilenen, cezaevleri ziyaretlerini temel uğraşı gören, vicdani red tavrına odaklı bir isim olarak tanıyoruz. Bütün bu alanları, hatları birbirine nasıl bağlıyorsunuz?

Hatları birbirine bağlayan temel dinamik inançlarım. Müslümanım. Bunun büyük bir laf ve sıkı bir iddia olduğunun farkındayım. Hakkını vermeye çalışıyorum, hepsi bu. Elimdeki kalem, geçim kapımı da oluşturan avukatlık, her ne varsa heybemde, hepsini iddiamın ispatına, adil şahitlik vazifemi ifaya yarar araçlar olarak görüyorum. Yoksa yazarlık, avukatlık vb. “ünvan”lar üst kimliğimi oluşturmuyor. Etliye sütlüye karışıyorsam bir nebze, bu sebeple.

Takip ettiğimizden biliyor ve görüyoruz: İyi bir okuyucu, özellikle yeni ve nitelikli edebiyatın sıkı bir takipçisisiniz. Okuma tutkusu nasıl oluştu sizde, ne zaman ve nerelerde mayalandı?

Kitap okunan bir evde veya çevrede büyümedim. Okumaya üniversitede başladım diyebilirim. Büyük adam olmak için okumak lazım gibi genel bir bilgiye, öngörüye sahiptim. Yapacak başka bir şeyim de yoktu. Okudukça kitaplar kitapları çağırdı, o kitaptan şu yazara, derken önümde bir yol açıldı. Zaten epey geç kalmışım, bari en iyi, en önemli kitapları okuyayım düşüncesi ile bir okuma listesi hazırlarken Kur’an’ı okumadığımı, Allah’ın bize nasıl seslendiğinden, neyi murad ettiğinden neredeyse tümüyle bîhaber olduğumu fark ettim. Elime ilk kez bir Kur’an meali aldığımda (arkadaşım Murat Kurtuldu’nun yerinde tavsiyesi üzerine Muhammed Esed’in “Kur’an Mesajı” idi bu kitap) 24 yaşındaydım. Hiç beklemediğim kadar etkiledi beni Kuran’ın Mesajı. “Rabbim ilmimi arttır” diye dua edilmesi gerektiğini Taha sûresi 114. ayetten öğrendim. Okumak o saatten sonra bende bir tutkuya ve de davaya dönüştü. Yazmanın tadını da almıştım. Birbirlerini beslediler. Okudukça yazmaya, yazma güçlüğünden bahane olarak okumaya sığındım. Yazmasam rahatsız, suratsız bir adam olurum ama okumasam yaşayamam gibi geliyor. Korana günlerinde kitap okuyamadığım bir hafta geçirince bunu acı bir şekilde anladım.

Bağlantılı bir soru ile devam edelim hemen: Peki, güncel yayınları, eserleri takipteki kriterleriniz nedir? Hangi eser ya da türü neden okuyorsunuz?

İlgi alanlarıma ve yazmaya niyetlendiğim konulara göre okuma yapıyorum genel olarak. Ama ayrıntıya girince şunu fark ediyorum ki pek çok motivasyon var. Romanı bazen sadece keyifli vakit geçirmek için, bazen de yazarın üslubu, dünya görüşü, ifade gücünü özümsemek için okuyorum. Romanlarla Dünya Turu diye bir seri okuma yapmıştım, 24 farklı ülkeden yazar vardı. Sırf farklı coğrafyaları, toplumları, insanları merak duygusuyla. Bazen, yazar gözüyle okumaya çalışıyorum: Ben olsam nasıl yazardım diye. Şiiri hayatın rengini, büyüsünü kaçırıp yavanlaşmayayım, dünyaya alışmayayım, muhafazakârlaşmayayım diye okuyorum. Ara ara şuur kaybına uğramamak, diri kalmak için okuduğum yazarlar var. Farklı kitap tahlil gruplarıyla okuduğum kitaplar oluyor. Evde iki çocuğumuz var, dolayısıyla Edward Said, Engin Geçtan, Gündüz Vassaf okumaları arasında, “Levent Konya’da”, “Nerede Bu Fil?” gibi eğlenceli kitaplar da okuyabiliyorum. Bana “yazdırılan” yazılar olduğu gibi “okutturulan” kitaplar da var, anlayacağınız! 2002 yılından bu yana evimde, hayatımda TV yok, sosyal medyada da pek az vakit geçirdiğim için dizi-film niyetine okuduğum kitaplar var. Her ne okursam okuyayım, birikimine, beğenisine itimat ettiğim insanların tavsiye ettiklerini okuyorum. Rastgele veya sadece arka kapak yazısını okuyarak bir kitabı almam söz konusu değil.

Sizi avukat kimliğinizle; siyasi davalardan, kamuoyunun yakından takip edip etmediği siyasi tutukluları ziyaretlerden tanıyanlar çocuk edebiyatı yazarlığınızı öğrenince muhakkak şaşırıyorlardır. Biz de çocuk edebiyatı ilginizin kaynağını merak ediyoruz. Neydi sizi oraya yönlendirip yoğunlaştıran?

Edebiyatı, çocuk edebiyatı, yetişkin edebiyatı diye ayırmıyorum temelde. Elbette ilk muhatabı çocuklar olan kitapları yazarken belli kriterler var gözetilmesi gereken. Ben has edebiyat içinde top koşturmayı hedefliyorum. Çocuk kitaplarım sadece çocuklar için yazılmış değil. En azından ben öyle zannediyorum. İyi bir çocuk kitabını büyüklerin de pekâlâ ilgiyle okuyabileceğine inanıyorum. Arnold Lobel, Gianni Rodari, Samed Behrengi gibi yazarların çizgisini kendime yakın buluyorum. Hayal gücü ve mizahla kalem oynatabilecek yerler arasında bana, karakterime en yakın olanı Çocuk Edebiyatı. Bu sebepten ötürü olmalı, oradan başladım. İlginçtir, avukatlığa da Çocuk Mahkemelerinde başladım, zorunlu müdafii olarak. Yoksa, bana kaderimin bir oyunu mu bu?

Bütün bunların yanı sıra Yeni Pencere sitesinde yazar ve editörsünüz. Edebiyatla güncel mevzular arasında dolaşmak, her iki alanda ürün vermek yazı faaliyetinizi nasıl etkiliyor. Dil ve üslûp ayarlarken herhangi bir problem yaşıyor musunuz? Öyle ise eğer, bunları nasıl aşıyorsunuz?

Ben şahsen yaşamıyorum ama yayıncılar, yazdıklarımı alıntılamak, paylaşmak isteyenler yaşıyorlar. Ele avuca gelmemenin hem avantajını hem dezavantajını yaşıyorum, çok şükür. En başta kendi bloğum olmak üzere yazdığım mecralarda “atış serbest”se, ifade özgürlüğü sınırları genişse, ben de rahat oluyor, kendimi veriyor, keyif alıyorum. En sert görünen meseleyi de kendi üslubumca, yer yer mizah, ironi veya şiirle harmanlayarak yazıyorum. Tek düze, sıkıcı olmak istemiyorum. Her köşe başında, paragrafın kıyısında tebessüm etme ihtimali barındıran yazıları okumayı kim istemez? Ben öylesini seviyorum.

Son olarak bir tavsiye isteyelim sizden. İnsanlar yaşam koşturmacası içinde edebiyatla nereden temas kursun?

Direnmenin bir yolu olarak düşünülebilir edebiyat. İçten içe çürüyüp ansızın devrilmemenin bir yolu olarak. İnsan, mutsuz olmamak ve bütünlenmek için edebiyata sığınır, diyen Mario Vargas Llosa’ya kulak verebiliriz.

Söyleşi: Tasfiye

M. Ali Başaran: Direnmenin Bir Yolu Olarak Düşünülebilir Edebiyat

Mehmet Ali Başaran: “Gazete Okuyan Tavuk”, “Nasreddin Hoca’nın Bisikleti”, “Kuzularla Saklambaç”, “Ceza Hikayeleri” ve “Kelebek ve Arı – Malcolm X ve Muhammed Ali’nin Kesişen Hayatları” kitaplarının yazarı. 1983 doğumlu avukat.