Yıkılma Sakın

Dünyaya alışan şiir yazamaz, demiş İsmet Özel.

Bakıyorsun,  dağ gibi haramlara alışıyor Müslümanlar.

Müslümanlar imanlarını nasıl koruyacaklar?

Bu can yakıcı dert, toplumun “ekranlarına” getiriliyor mu, yeteri kadar?

En son şu 2020 Olimpiyatlarına adaylık sürecinde yaşananlar, geldiğimiz noktadaki rahatsız edici halimizi ortaya koydu.

‘Olimpiyatları alalım, prestij olur, para gelir’ gibi dünyevi sebeplere kendini kaptıran iktidarın ardına takılmış çok büyük bir kesim, dindarlar dahil muhafazakarlar..

Ahlak, maneviyat ve din’den yana, ana akım “yandaş” medyayı kolaçan ediyorsun şöyle bir, bu İslami saik ve kaygı gündemlerinden silinmiş adeta.

Müslümanlara ne oluyor, anlamakta güçlük çekiyorum.

Hani, nerde gözetmemiz gerekli Allah’ın Rızası?

Haramlardan sakınmak, helal daire içinde yaşamak değil midir Müslümanlık?

Olimpiyatlar ülkemizde yapılmayacak diye üzülür olduk, nerdeyse kahrolmamız bekleniyor. Niye? Kaybettik çünkü!

Bir dakika yahu, neyi kaybettik, niye üzülüyoruz?

Kazandığımızı var sayalım, tırnak içinde:

Bütün dünyaya, “bakın bakın!” diyeceğiz ve spor, eğlence ama illa ve illa çıplaklık seyrettireceğiz.

Böyle bir hizmeti sunma, cümle aleme kirli bir seyir zevki sunma hakkını kazanamayışımız bir hezimet oluyor.

Allah’a teslim olmak, İslam medeniyeti bu mu? Ne günlere kaldık?

Hani peygamber gibi söylemeye, eylemeye kalkınca “radikal” diye yaftalanıyorsun ya bu ülkede, hadi bir yandan yaftalanayım, bir yandan dua alayım, Allah ve melekleri şahit, istiyorum ki esaslı-basit sorular sorayım.

Ortalama bir Müslüman’a sormak istiyorum. Allah’ımızı tanıyan, Kitabımdan haberdar, Peygamberlerimizi tanıyan, haram nedir, helal nedir bilen, hiç değilse Din Kültürü Ve Ahlak Bilgisi dersinden geçen ortalama bir Müslüman’a soruyorum.

Sen Müslüman mısın diye sorduklarında, elhamdülillah Müslüman’ım diyebilen birine. Müslüman’ın m’sini büyük yazan, Müslüman olmaktan ötürü mutlu olan, kendini ayrıcalıklı hisseden, hiç değilse utanmayan ortalama bir Müslüman’a soruyorum.

  • Karın veya kızın bikini ile, mayo ile binlerce, milyonlarca, milyarlarca insanın karşısında yüzse, ister misin? Ama olimpiyatlarda, ama spor bu ha!
  • Bir erkek olarak, çırılçıplaklığın sınırında kendini, bedenini teşhir eden kadınları-kızları yüzerken veya koşarken veya zıplarken veya şöyle böyle seyretmekten ar etmez, utanmaz yahut çekinmez misin? Ama içlerinden biri ülkeni temsil ediyor olabilir!

Spora, yarışa, eğlenceye, sanata karşı değil harama karşı olmak durumunda olduğumuzdan, sporla da karıştırılsa, eğlence ile de karıştırılsa, sanat diye de yutturulsa, harama karşıyız.

Suya rakı kattığınızda, sudur diye değil rakıdır diye içmiyoruz.

Aynı şey klipler için de geçerli değil mi?

Ortalama bir klibe bakıyorsun; içinde biraz müzik, ritim var, bolca erotizm, pornografi, alabildiğine çıplaklık. Onları izlemek günahla yıkanmak gibi.

Pek çok dizi için de aynı şey söz konusu değil mi az veya çok.

Araplar bir laf türetmişler, birbirlerine küfredecekleri sıra söylüyorlarmış, “ananı Türk televizyonlarında görmüşler!” diye.

Bu vahametin izdüşümü gazeteler de var Türkiye’de. Hükümetle savaşıyorum bahanesine Allah’a, İslam’a, Müslümanlara her gün hakaretler eden küfrün sözcüsü gazeteler var, az da satmıyorlar.

Bu sözcülerden önde giden biri var, sanıyorum güne “Bugün Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı’na nasıl çaksak” diye başlıyor, salya sümük kin ve irin saçıyor, akşama kadar dindar avında, pusuya yatmış, Müslümanların değerlerine sataşma fırsatlarını değerlendirme derdinde, gerçeğin süreğen tecavüzcüsü pozisyonunda, güya gazete. Kağıt da mürekkep de utanıyordur bu insanların ellerinde.

Yüce Kitabımız Kur’an Al-i İmrân Suresi 119. Ayette böylelerinden bahsediyor, böylesi azgınlara ne denmesi gerektiğini de ekliyor:

“Huzurunuza geldiler mi “âmenna!” biz de “inandık!” derler. Aralarında başbaşa kaldıkları vakit de, size duydukları kin ve düşmanlık sebebiyle, parmaklarını ısırırlar. De ki: “Geberin kininizle!”. Allah bütün kalplerin künhünü bilir.”

Her sabah bu gazeteye para vermek, güne günahla başlamaktan başka ne ki…

Statta maç izliyorsun, binlerce kişi hep bir ağızdan küfrediyor, “hepiniz bilmem kimin çocuğusunuz!”

Küfürde bu ne cömertliktir! Bu kadar çok insan bu kadar çok insana ana avrat küfrediyor. Bu nasıl bir cemaat, ne tür bir kardeşliktir? Binlerce insanın çoluğun çocuğun aklına, kalbine, kulağına küfür dolduruyorsunuz, bu kalleşliktir.

Böyle bir pisliğin içinde spor da heyecan da güme gidiyor.

12 yıldır evimizde TV yok ve bu, kitap okumaktan sonra yaptığım en güzel iş. Kredi kartı kullanmamaktan, bankalara yüz vermemekten daha güzel bir iş.

TV yok ve bu o kadar huzur ve mutluluk verici ki. Sadece şuna bile değerdi: Ana haber bültenlerinin o gerzek, insanı geren, umudunun içine çöken karamsar müziği yok, 18 yerinden bıçaklanmış güven duygusunu görmüyorum yerde her gün, kanlar içinde.

TV değil ama bankaların kurduğu sistem konusunda direnmek kolay değil. Burada elimizden gelmeyen bazı şeyler var ne yazık ki. Hiç işimiz olmasın istiyorum ama bir bankamatik kartı kullanmaya mecbur kalıyoruz.

Meydanı faizcilere, kapitalizmi din edinmişlere, paraya tapanlara, Siyonistlere, “çakallara” bırakan Müslümanlar olarak vebalimiz var yenen her faizde, her yana sıçrayan çamurlarda. Zekât ve infak bu yüzden ciddi ciddi yer etmeli hayatımızda, arındırmalıyız mallarımızı, paralarımızı yıkamalıyız.

Haramlar dört bir yandan taarruzda. Sinsice sürdürülen bir kuşatma ile nesillerimiz abluka altında.

Evet, dert bu: Ahlak! İslam ahlakı.

Her yer savaş alanı. Yaralandık, yaralanıyoruz.

Şeytan ve takım arkadaşları arkadan çelme takıyorlar, defalarca ve defalarca, yere kapaklanıyoruz.

Görmüyor musun, sürekli olarak ‘form’amızdan çekiliyoruz, yere indirilmeye çalışılıyoruz.

Sen ey sevgili okur, yıkılma sakın!

Teslim bayrağını kefen yapamasınlar sana.

Göğüs göğse çarpışarak, ilmin ile imanın ile duaların ile, bütün “silahlı” kuvvetlerinle küfre karşı savaşarak, cephede öl.

Zaten gelecek ölüm, sana güzel gelsin.

Kendine dikkat et.

“Yıkılma Sakın!”

“Köpüren, köpürtücü bir hayatın nadasıdır kardeşim
bütün devrimcilerin çektikleri
biliriz dünyadaki yorgunluk habire mızraklanır
dağlarda gürbüz bir ölümdür bizim arkadaşlarınki
pusmuş bir şahanız şimdilik, ne kadar şahan olsak
ama budandıkça fışkıran da bizleriz

ölüyoruz, demek ki yaşanılacak!

Ramazan Günlüğü 30

En güzel Ramazan’ım ve ilk Ramazan Günlüğü’m sona eriyor.

Rengini hüzün ve sevinçten alan dingin bir sona erme, son’da erime hali.

İki değerli paylaşım var bugün heybemde.

İçinde bulunduğumuz okuma ve yazma gündemine ilişkin. Durduğumuz yere ilişkin. İlkelere ilişkin.

Hak ve Batıl mücadelesinde durduğumuz yere ilişkin.

İbrahim Sediyani’nin ufkumuz.com’da 6 Ağustos tarihli yazısından altı çizili satırlar:

“Ne Hükûmet’in her yaptığına destek veren davranış biçiminden, ne de Hükûmet’in her yaptığına muhalefet eden davranış biçiminden ülkeye ve topluma fayda gelir. Çünkü bu ‘kutuplaşma’ ortamında ortaya konan tavırlarla Hükûmet, ‘neyin doğru neyin yanlış olduğunu’ öğrenemez, ancak ‘kimin dost kimin düşman olduğunu’ öğrenebilir.”

“Hiçbir devletin, partinin, örgütün veya camiânın dünyevî hesapları, bizim âhirette vereceğimiz hesaptan daha önemli olmamalıdır, bizler için.”

“Amacımız ‘muhalif’ ya da ‘taraftar’ olmak değil, ‘erdemli’ olmak olmalıdır. Çünkü dört kutsal kitabın da bize emrettiği budur.”

“Partilerin, örgütlerin, camiâların ve insanların ‘günahlarına’ değil, ‘sevaplarına’ ortak olmayı tercih etmeliyiz.”

“İnsanlar bizi olumlu tanımalı, bizi sevmeli ve sahiplenmeli, bize güvenmeli, itibar etmeli, kalemimize itimat etmelidirler. Savunduğumuzda, bizden ‘yandaş’ çıkmayacağını bilmeliler. Eleştirdiğimizde de ‘düşman’ olmadığımızı…”

“Erdemli olmak, tek gayemiz olmalıdır. Faile değil fiile bakarak tavır belirlemeliyiz.”

“Coğrafyadan coğrafyaya değişen, ırktan ırka değişen, mezhepten mezhebe değişen, partiden partiye değişen ‘ahlâkî ilkeler’in, sadece bir tek adı vardır: ‘Ahlâksızlık’!”

“Sadece kendin için ve kendinden olanlar için istediğin hiçbir hak, sana helâl değildir.”

“Başkasının üstündeki çamurla, kendi elbiseni temizleyemezsin.”

“Önemli olan, yazdığımız yazıları kaç kişinin okuduğu değil, yazılarımızda hakkı mı yoksa bâtılı mı dillendirdiğimizdir. Önemli olan, ne kadar yüksek tirajlı bir gazetede yazdığımız değil, kendi duruşumuzun doğru olup olmadığıdır.”

“Bir camiâda eğer herkes aynı düşünüyorsa, orda hiç kimse düşünmüyor demektir.”

“İktidarın her yaptığını destekleyen yazarlar da, iktidarın her yaptığına muhalefet eden yazarlar da, toplumun ‘aydınları’ değil ‘karanlıkları’dır.”

Hilal Kaplan Yeni Şafak’ta 7 Ağustos tarihli “Asmıyoruz da Besliyoruz” adlı yazısı gözleri kapatılmış, görme yetileri ciddi biçimde zarar görmüş Müslümanlara bir, hiç değilse bir nebze şifa olur diye dua ediyorum.

Müslümanlar Allah’ı -ve Devleti- lâyıkıyla takdir edebilsin diye dua ediyorum!

Müslümanlar Allah’ı -ve Devleti- lâyıkıyla takdir edebilsin diye dua ediyorum!

Müslümanlar Allah’ı -ve Devleti- lâyıkıyla takdir edebilsin diye dua ediyorum!

Lâyıkıyla takdir edelim (bakınız: Kur’an, Zumer  67. Ayet ve ilgili pasaj)

Ve hep birlikte dua edelim..

“Bir açıdan cumhuriyet tarihi, sömürenin de sömürülenin de yerli olduğu bir sömürgeleştirme tarihidir.

Sömürüden kasıt, klasik sömürgeleştirme örneklerinde öne çıkan iktisadi veçheden ziyade kültürel, içtimai ve siyasal olanı kapsayan bir sömürgeleştirmedir.

Yabancı sömürgeciler, Ortadoğu’dan çekilirken genelde askerî kadro ve yönetimlerle işbirliğine gitmişlerdir. Onlar da yapılandırdıkları sistemlerle, kurdukları kadrolarla ve toplumsal-siyasal alanda icra ettikleri politikalarla ülke üzerinde aynı yabancı bir sömürge yönetiminin yapacağı şekilde hüküm sürmüşlerdir.

Türkiye’den Mısır’a, Tunus’tan Cezayir’e, Libya’dan Suriye’ye kadar pek çok İslâm ülkesinin tarihinde eli silahlıların siyasetteki tahakkümü bir tesadüf müdür?

Ya 1960’dan bu yana, millete her söz hakkı tanındığında kafasının ezilmesi bir tesadüf müdür?

Ya da darbe tehdidinin diriliğini tekrar hatırlatan Gezi sürecinden bu yana çok net gördüğümüz gibi, Batılı nerdeyse tüm devlet yetkililerinin ağız birliği etmişçesine aynı ‘operasyonel’ cümleleri kurmaları ve ısrarla darbeye darbe, katliama katliam diyememeleri tesadüf müdür?

5 Ağustos 2013 üzerine çok şey yazılacak.

Ancak unutmamak gerekir ki bu tarih, aynı zamanda bu ülkenin ‘kendi kendini sömürgeleştirmesi’ noktasında da sona yaklaşıldığının işaretidir.

***

Davayı tanımıyorlarmış. Doğrudur, tanımazlar.

Onlar, Ali Şükrü Bey’i, yani tarihimizdeki ilk siyasî cinayetin mağdurunu da tanımazlar. ‘Mustafa Kemâl’e muhalifmiş’ der geçerler.

İstiklâl Mahkemeleri’ni de tanımazlar, ‘devrimin gereği’ diye savunurlar.

Dersim Katliamı’nı da tanımazlar, ‘o zamanın şartları’ derler.

6-7 Eylül’ü tanımaz, ‘muhteşem örgütlenme’ diye anarlar.

1960 darbesini de tanımazlar, ihtilal diye överler.

1971 muhtırasını da tanımazlar, o gençleri idam eden düzeni sorgulamazlar.

1980 darbesini de tanımazlar; sabık generalin yargılanmasına referandumda ‘hayır’ deyip, şimdi de yargılanma koşulunu beğenmezler.

28 Şubat’ı zaten bilmez, mağdur edebiyatı sanırlar.

‘Mirzabeyoğlu niye hapiste?’ diye soranları duymazlar.

Bu zulümlerin hepsini ‘tanıyan’ birisi olarak, yargılananların nihayet hukuku tanımış olmalarına sevindim.

Çünkü artık Başbakan ve bakanlar asan, solcu-sağcı ayırt etmeksizin masum gençleri idama yollayan, Kürtçeyi yasaklayan, binlerce cinayet işleyen, bedenleri asit kuyularına atan, akıl almaz işkenceler eden, başörtülü kadınlara var olma hakkı tanımayan, gayrimüslimleri hedef tahtasına oturtan, aydınların hayatına kast eden, halkına karşı kanlı ve hastalıklı planlar yapan, hukuk tanımaz bu gelenek miadını doldurmuştur.

Türkiye’nin ‘kendisi gibi olması’nın önündeki en büyük engel olan darbecilik, artık sadece vicdanlarda değil, hukuk önünde de mahkûm edilmiş bir suçtur.

***

Davadan, sadece görevi kötüye kullandığı kanıtlanabilen İlker Başbuğ’a müebbet, Mehmet Haberal’a ise tahliye kararı çıkması gibi adalet terazisine sığdırması zor kararlar çıkmış olabilir. Bunların temyiz sürecinde düzeltilmesini temenni ederiz. Ancak büyük resmin gözden kaçmaması şartıyla…

Bu gibi cezaların gereklilik koşulunu ortadan kaldıracak, darbe tehdidinden uzaklaşmış bir ülke olmak niyazıyla, darısı başta Mısır olmak üzere, darbe belasına düçar olmuş tüm ülkelere…

Memleketimize hayırlı olsun.”