Ramazan Günlüğü 10

Gün nihayete erdiğinde aklıma bir ayet geldi.

Bakara Suresi 148. Ayet:

“Herkesin yöneldiği bir yön vardır. Haydi, hep hayırlara koşun, yarışın! Nerede olsanız Allah hepinizi bir araya getirir. Şüphesiz, Allah’ın gücü her şeye hakkıyla yeter.”

Bu ayetin tefsiri gibi kıymetli, aşikâr ve nadide bir gün..

Allah’a şükür, epey geride kalsam da hayırda yarışan bir ekiple birlikteyim. Yön hayra çevrilmişse, geriye elden gelenin en iyisini yapmak kalıyor.

İnşallah, ömür bittiğinde bu başarılı sonucu elde ederiz.

Ammar, Tarlabaşı’nda Afrikalı kardeşlerimizin kalacağı bir ev bulup kiraladıktan sonra 7 Sierra Leoneliyi Kabataş’a kadar gönderiyor.

Onları Üsküdar’a kadar götürmek bana nasip oluyor.

Nebiye-Muhammet Çelik ailesinin iftar sofrasına konuk oluyoruz.

Muhammet, Suriyeli mülteci bir aile ile ilgileniyor günlerdir.

Afrikalılar mülteci statüsünde dahi değiller, ne yazık ki.

Oturulabilecek en güzel iftar sofralarından birinden kalkıp vapura yetişiyor, Kabataş’a geri dönüyoruz.

Burada, bir “kardeş aile” iftarı’ndan dönen Ahmet bizi karşılıyor motoru ile. Gidişler gelişler falan filan derken akbilimin bittiği noktada devreye girip Afrikalıları evlerine gönderiyor.

Bu arada, Diyarbakır’a gitmesi gereken bir sokak çocuğuna yardıma gidiyoruz Beşiktaş’a.

Ammar, Nebiye, Muhammet, Mansur… derken Ahmet de öne geçiyor.

Vakit gece yarısını geçiyor. Ahmet motorla vınn diye beni eve bırakıyor.

Hayır Yarışı’nı sonlarda tamamlıyorum ama ne mutlu bana ki böyle kardeşlerim var.

(Önemli olan yarışmak! Tamam da, yarışa kazanmak için girmez mi insan? Doğru! Ama yarışlara katılıyorsan, her zaman kazanma şansın vardır!)

Bir tefsir çalışması olarak yaşananları yer ve isim vererek aktarmak istedim ki güncel ve canlı olsun.

İslam tarihi son peygamber ve son sahabenin hayatı ile sona ermedi değil mi? Bizler de bu tarihin içindeyiz ve çocuklarımıza biraz da kendi hikayelerimizi anlatmalıyız.

Çocuklar sormaz mı: iyi de dede, sağdan sola Ebubekir-Osman Ali sodan sağa Ali-Osman-Ebubekir… Sen bu İslam tarihinin neresindesin?

Değil, “şov devam etmeli” değil. Sona ermeli nefislerin şovu.

Hayırda yarışlar devreye girmeli. Hayırda ve her yerde!

/Alıntılar Defteri’nin sloganı: Hakikati kesintisiz canlı yayın!/

Bu misal, yön belirleme ve yönelmenin tayin edici bir hatırası olsun.

Ayetler günlere, günler giderek aylara, yıllara ve nihayet bir ömre katılsın!

Kişi ve yer adları değişsin ancak yönümüz değişmesin Allah’ın izni ile.

İlave dualar ile.

İlla!

eski şehir notları

Yol almak nefes almak anlamına geliyorsa, var git, durma!
..

İçinden gitmek geçiyor trenin geceden.
..

Vagon, giden bir bekleme salonu.
..

Trenin raylardaki sesi, dama yağmurun atması gibi.
..

Elimde kağıt kalem. Tarkovski’nin İz Sürücü’sünde bir sahne var: Rüyadan mı uyandı yoksa uzuuun mu uzun, zor, yorucu bir yoldan mı geldi, geldi evine ve öyle bir yerde, öyle bir uzandı ki yere, işte öyle uzanıyorum geceye, günün batımına, hayatın bitimine!..
..

Uykuya dalmışım.. 14 kişi kadar varız ekipte. Tek tanıdığım Mehmet Atak. Uyandırıyor:
– Montunu çıkart Mehmet, terleyeceksin!
..

Bu sahneyi bıkıp usanmaksızın tekrar tekrar çekiniyorum!
..

Formamdan çekiliyor, bire bir faulle yere düşürülüyorum.
..

Kelimeler, onlarla ilgilenmediğim için söyleniyorlar!
..

İnsan yalnızlıktan iç’erliyor.
..

Yazgında yaz varsa, bu yaz, mevsim değil eylemse, bil ki soğuk bir eylemdir zira yaz’ın çoğu ‘az’dır! Evet soğuktur, azdır ama buna şükretmeli. Yaz sadece bir mevsim olabilirdi ve yazgın azgın olabilirdi. Nefsini ilah edinmemekteki kazancın büyük.
..

Devlet Demir Yolları imiş.. Eğer yâr deyince kalem elden düşüyorsa, yol deyince de devlet yıkılıyor, demir eriyor!
..

Yola değer çünkü yol değiyor insana.
..

Sokaklara bak, beyaz ışık geceyi acıtıyor, oysa sarı ışık geceye çok yakışıyor. Yağmurun üzerinde ise gri güzel duruyor. (Bunu en iyi semâ bilir yine de..)
..

Gri kanımca ve kanımda duran bir renktir edebiyatta ve edebiyat da!..
Turuncu hiç yerinde durmuyor. Doğu Karadeniz’de bir adalet devleti kursak, bayrağı turuncu üzerine mavi ve yeşil olsun isterim.
..

Ogün Samast’ı düşünüyorum.. Planda olmamasına ve üstelik berbat bir fikir olmasına rağmen eve dönmek isteyişini.
Ya ev yoksa!
Büyük günah işlemedim (sanıyorum) ama kısacık bir süre içinde ayağa kalkamazsam sanki nakavtla kaybediyorum bütün iddialarımı.
..

Mehmet Atak, tekrar uyandırıyor beni.

– Eskişehir’e geldik!
..

Haydarpaşa’dan hareket saatimiz 22 idi, saat 03.30 şimdi. Garın dışına adımımızı atıyoruz ki yanımıza 3 kişi yanaşıyor, bizi karşılamaya gelen kızlı erkekli arkadaşlarla kaynaşmaya başlamışız..
– Gençler ateşinizi alabilir miyiz!
İşkillendiğimden çok güldüm. Sivil polisler kör göze parmak, biz burdayız diyorlar. Polis aracına da bakıyorlar falan.. Polisçe bir ‘hoşgeldiniz’. Biz polis kadar ‘yapay’ değiliz, oralı olmuyoruz. İstikamet bir ev. Bilmediğim bir ev. Bu planda yoktu. Anarşist arkadaşların evinde sabahı edeceğiz. Emmoğlu’nun bahsettiği türde bir öğrenci evindeyiz. Her şey her yerde, her yer bilinmiyor nerde! Bunlar sahalarda görmek istemediğimiz hareketler, neylersin ki misafirlikteyiz. Misafir umduğunu yemez. Ben yemiyorum, onlar sigara yiyor. Çay kahve içiyoruz. Yarın Müslümanlar da katılacakmış eyleme, dendiğinde muhabbetin bir yerinde, Mehmet Abi, dindarları kastediyorsan, Mehmet de dindar müslümandır diyor. ‘Bakışlar’ bana çevriliyor. İslami konular da konuşuyoruz. Masada şaraptan sonra ayetler de var. Ezan okunuyor, aklımdan bir ayet geçiyor: “Biz kalbini açıp ferahlatmadık mı ve üzerinden yükü kaldırmadık mı!” İyi ki doğmuş bir arkadaş, ‘kafa iyi’, geliyor kutlamadan, ama öyle güzel sorular soruyor ki. Akıl almaz ortak noktalarımız var bu insanlarla. Bir arkadaş paltosunu tersyüz edip mutfaktaki parça halının üzerine seriyor:
– Buralar temiz değildir, bunun üzerinde namaz kılabilirsin!

..

Sabah evden erken çıktık. Duruşmanın saat 10’da değil de 14’te olduğunu öğrenince herkes tekrar buluşmak üzere dağıldı şehrin bir yerlerine. Biz de gelen müslüman kardeşlerle Eskişehir denince ilk akla gelen kişinin yanına, Atasoy Müftüoğlu’na ziyarete gittik. Aklımda bu sokakları önceki gelişimde nasıl yürüdüğümüz var Alıntılar Defteri Ekibi ile. Sahneler gözlerimin önünde, hallerimiz..
Çay simit ve üçlünün üçüncüsü, Atasoy hocanın muhabbeti!
İnceden bir ah diyorsunuz, ah!
(İstiklal caddesinde yürüyoruz.. Kardeşim Ahmet askere gidecek, son ‘takılmalar’dayız.. Bir telefon geldi, kardeşim açmadan bana seslendi heyecanla!
– Atasoy Abi arıyor!
Askere gitmeden aramıştı, halini hatırını sormuştu, mutlu etmişti bizi.
Kitapçıları gezerken, Ahmet, dedim, şu kitabı alsak, Atasoy Abiye göndersek, o çok sever ya kitap hediyelerini.)
Ziyaretimiz bitmek üzere, kalkıyorduk ki bir ritüel daha yerine getirilecekti.
Abimiz, gençler, dedi, hepiniz şurdan birer kitap alın, hediye olarak.
Kitapları kucakladığı gibi masanın üzerine yıktı.
Benim elimi uzattığım kitap, kendisine hediye edelim dediğim kitaptı:
Aynalar, Eduardo Galeano.
..

Farklılığın psikolojisi aynılığın içinden çıkıp gelmiş insanı afallatırcasına sorgulatıyor. Sorularla dolaşıyorsun, her şeye, her yere ‘alıcı, algılayıcı’ gözle bakıyorsun. Hani, bir ‘rivayete’ göre peygamberimiz kızgın güneşin altında ilerlerken bir bulut ona gölge yapıyormuş ya, işte öyle ‘gölge’ yapıyor bana sorular yağdıran bir bulut.
..

Enver Aydemir’in duruşması için askeri alanın girişindeyiz. Abartılı bir güvenlik önemli var civarda. Orduya kalsa, bizler düşmanız. Robocoplarla, bilumum mukavemet materyali ile barikat kuruyorlar. Kapıları zorlayacak halimiz yok. Şunun şurası 2o-25 kişiyiz, yol yorgunuyuz. Gövde gösterisini ibadetten mi sayıyorlar, anlamıyorum. Köpekleri de ilk kez bu karşılamada gördüm. Sürekli havlattıkları köpeklerin arasından geçiyoruz. Sınırlı sayıda kişiye izin veriyorlar, duruşmayı seyretmek hukuki hakkımızı kullanmak istediğimizde. Askeri alan o kadar büyük ki, bir otobüsle git babam git varıyoruz mahkeme salonuna. Tertemiz bir hastahane havasında, beyaz ağırlıklı bir devlet dairesi.

..
Duruşma beklediğimizi vermiyor bize. Adalet bekliyorduk yine de, umutluyuz ama bunun bir ederi var: hakkımızın peşinde olmalıyız, haklı taleplerimizi dillendirmeliyiz.
Eskişehir’in merkezine dönüyoruz. Ulaşım hiç sorun değil. Zart diye şuraya buraya gidiyoruz. Havasında siyaset yok kentin. Şehir demeye dilim varmıyor.
Porsuk çayının kenarında bir eylem için birikiyoruz!
Mütemadiyen havalanan jetler isyanımızın Eskişehirdeki ifadesidir!
Havaya çalınan birer çığlık: kahrolsun zalimler!
Fena bir sayımız yok. Kısa ve tuttuğunu kopartan türde bir eylem oluyor.
Uykusuzsanız, yorgunsanız, başka yerlerdeyseniz, düşünceliyseniz başka başka şeyler görmeye başlıyorsunuz. Aslında hep gördüklerinizi farklı yerlerden görüyorsunuz, ayrıntı sayılacak şeylere ‘takılıyorsunuz.’
Eylem sonrası içlerinde az sayıda ‘müslüman’ın bulunduğu kafile ile Kesk’in lokaline gidiyoruz. Masaları birleştiriyoruz.
Enver Abinin babası marketten bir şeyler aldırıyor. Gazeteleri seriyoruz masaların üzerine. O esnada çok şiirsel bir iş yaptığımızın herkesten ziyade ben farkındayım. Bir kere, fakirliğin edebiyatında bir şaheser olan ‘gazete üzerinde yemek yemek’ adlı romanı çevir çevir okudum, evlensem, zengin olsam da okurum!
Yazılar üzerinde beslenme dersi önemlidir, devamsızlık yapmamak lazım.
Dilimlenmiş ekmekler dağıtıyor masalara. Görsen, şu kızlara kim demiş ‘inin cafe’lerden aşağıya!’ diye, merak edersin!
Sonra peynirler dağıtılıyor, sonra zeytinler, peşi sıra çaylar..
..
Dönüş trenindeyiz.
Ölüm camdan bana bakıyor!
Soru cevap kısmından sonra hayat paneli bitecek.
Pan’ın Labirenti.
..

Sevdiklerinizle daha çok vakit geçirin.
Söylemeyi düşündüğünüz bütün güzel sözleri muhataplarına ulaştırın.
Kırgın olduğunuz kişilerden, haksız olan siz değilseniz bile helallik isteyin.
Şöyle bir durun hele, her halinizle:
Zamanın yüreğinizin içinden geçip gittiğini hissedin.
Nelere değiyor, nelere değmiyor?
..

Fıtratımıza fitre ve zekat vermeli ve dahi her fırsatta infak etmeliyiz.
..

Yaşam ve anlam’dan oluşan bir kelime olsun ‘yaşanlam’
Yaşanlam notun kırık mı?
..
Her masal biter musalla!

(22 Ocak 2010)