İtikâf ve İftira

Yazının başlığını oluşturan kelimelerden ilki Türkiye’de pek bilinmez ve gerçekleştirilmezken ikincisi hayli yaygındır ve kabul görür. İtikâf mübarek ramazan ayının son 10 günü gerçekleştirilen bir ibadet. Kur’an ve sünnet ile sabit. Biz Müslümanların pek bilmediği, bilenlerin dahi nadiren yerine getirdiği, neredeyse unutulmaya yüz tutmuş bir sünnet.

Öyle zannediyorum ki Türkiye’de pek çok insan geçen 3 Mayıs’ta sosyal medyaya ve basına yansıyan görüntülerden sonra itikâf denen bir ibadetin varlığından haberdar olmuştur. Her şerde bir hayır vardır. Ekran karşısında ilk kez telaffuz ederken kağıda bakana, “ittifak” demeye getirene de şahit oldum şahsen.

Görüntülerde Gaziantep’te bir camiye postallarıyla giren birkaç polis ve bekçinin ibadet eden Müslümanlara biber gazı sıktığı, onları yaka paça gözaltına almaya çalıştığı görülüyor.

İzleyenleri, haliyle çok rahatsız eden bu olaydan bir gece sonra, çoğu Gaziantep ve Adana’da olmak üzere 40 camiye baskın düzenleyen polis, görüntü alınmasını engellemek için vatandaşların cep telefonlarını toplamış. İbadet edenleri darp etmiş, arada hakaret ve küfür ederek, gözaltına almış.

Eş zamanlı baskınlar öncesinde kimi camilerde şalterler indirilmiş, kimi yerde sinyal kesicilerle telefonlar kullanılamaz hale getirilmiş. Görüntülere yansıyan biri 14 yaşında çocuk olmak üzere pek çoklarına ters kelepçe takılmış. Toplam 400’den fazla insan gözaltına alınıp neredeyse tamamı 24 saat dolmadan serbest bırakılmış. Emniyet birimleri, yakınları gözaltında olan insanları bilgilendirmeye yanaşmadığı için rakamlar net değil. Ne var ki Furkan Vakfı Başkanı Alparslan Kuytul’a yapılan gözaltı işlemi halen devam ediyor.

Sokağa çıkma yasağını ihlal edip camiye “çıktığı” ve camiden de itikâfta olduğu gerekçesiyle “çıkmadığı” için devlete karşı bir suç işlediği iddiasıyla mahkemeye sevk edilip tutuklanırsa, hiç şaşırmayız, burası Türkiye.

Furkan Vakfı mensupları 20 yıldır camilerde itikaf ibadetini yerine getiren bir cemaat. Camilerde itikâfa girebilmek için bu ramazan, pandemi dolayısıyla, sosyal mesafe kurallarını gözetmek adına önceden başvuru şartı getirilmiş. Vakıf gönüllüleri de resmi makamlara başvuruda bulunmuşlar ama işin yeni ve “garip” olmasından, usul ve yetki karmaşasından, belki biraz da “furkancılar” diye tabir ettikleri bu insanlardan hoşlanmadıklarından ötürü olsa gerek, başvuruları ya alınmamış, ya da kabul edilmemiş. Onlar da her sene yaptıkları gibi yapmış, Allah’ın evine gidip ibadete kapanmışlar. Zaten her biri koca koca camilerde bir köşeye çekilmiş en fazla 5-10 insandan bahsediyoruz. Camiler, pandemi kurallarına en fazla riayet edilen yerler, malum.

Devleti yöneten aklın yapması gereken, ergen gibi hareket edip atar-gider yapmak, aşırı tepkiler vererek vatandaşlarına zulmetmek, anayasal haklarını çiğnemek değil Furkan Vakfı gönüllüsü bu insanlardan hoşlanmasalar da itidali, aklıselimi elden bırakmamak, hiç değilse onları “maslahat icabı” görmezden gelme olgunluğu göstermektir.

Camilere eş zamanlı “itikaf baskınları”ndan hemen önce önemli bir gelişme yaşandı. Emniyet Genel Müdürlüğü tarafından yayınlanan (27.04.2021 tarih ve 2021/19 nolu) genelge ile “kolluk faaliyetleri sırasında ses ve görüntü alınmasına fırsat verilmemesi, kayıt yapan kişilerin engellenmesi, bu kişiler hakkında şartlar oluşmuşsa adli işlem yapılması konusunda” talimat verildi. Bu genelgenin işkence ve kötü muamelenin önlenmesine “mani olmak” amacına matuf bir hukuksuzluk örneği teşkil ettiği çok geçmeden bu “itikaf baskınları” ile ortaya çıkmış oldu.

Dikkatimi çeken ve okurlarla paylaşma ihtiyacı duyduğum bir gelişme de içişleri bakan yardımcısının 4 Mayıs’ta kameralar önünde yaptığı 5 dakikalık açıklama. Bakan yardımcının sık sık notlarına bakarak yaptığı, daha doğrusu kendisine yaptırılan açıklamayı izlerken sık sık, “arkadaş, bu kadar da olmaz!” diyerek, ufak çaplı bir fenalık geçirdim. Zira 5 dakikada dağlar kadar iftira attığına şahit oldum. Hükümetin en temel bakanlığı adına konuşurken insan biraz ciddiyet, biraz ehliyet, biraz liyakat, biraz delil dayanak, belge filan bekliyor. Bekliyor ama yok, hiç yok!

Bakan yardımcısı, “Alparslan Kuytul kimdir, bunun kamuoyu tarafından tam olarak, doğru olarak bilinmesini isteriz” dedikten sonra “bu kişi”yi tam olarak “yalan ve yanlış olarak” tanıtıyor, birbiri ardına dizdiği cümlelerle:

“Din kisvesi altında dini istismar eden bir kişi”

“Fetö’yü savunan bir kişi”

“15 Temmuz’u örtmeye çalışan bir kişi”

“Türkiye’nin menfaatine ne varsa, her fırsatta bunu provoke etmeye, manipüle etmeye çalışan bir kişi”

“Sürekli güvenlik güçlerimizle karşı karşıya gelme çabası içinde olan bir kişi”

“Furkan Vakfı’nın yöneticiliğini yaptığı sırada, orayı da istismar eden bir kişi”

“Vakıf tarafından toplanan kurban derilerini yolsuzluk yaparak şahsi nam ve hesabına kullanan bir kişi”

Alparslan Kuytul’u sevmeme, hatta ondan nefret etme hakkınızı saklı tutabilirsiniz, ne var ki, diğer iddia ve iftiralar bir kenarda dursun, Fetö’yü, yani terörü savunduğuna veya yolsuzluk yaptığına ilişkin elinizde bir delil, “tarafsız ve bağımsız” mahkemelerinizden alınmış herhangi bir karar var mı? Yok. O halde milyonlarca insanın gözünün içine baka baka neler söylüyorsunuz siz Allah aşkına? Allah’tan korkmuyorsanız, kuldan da mı utanmıyorsunuz?

Aklıma Bakara Suresi’nin 11 ve 12. ayetleri geliyor. Tefsirine gerek var mı bilmiyorum, bana ayan beyan görünüyor lafız ve mana, yorumu temiz akıl sahiplerine bırakıyorum:

“Onlara: ‘Yeryüzünde fesat çıkarmayın’ denildiğinde: ‘Biz sadece ıslah edicileriz’ derler. Bilin ki; gerçekten, asıl fesatçılar bunlardır, ama şuurunda değildirler.”

Bu yaşananlar, ülkede neredeyse rutin bir hal alan çifte standardı, adaletsizliği ve kanun önünde eşitsizliği bir kez daha gözler önüne sermekle kalmadı, camilerin Allah’ın evinden ziyade devlet dairesi olarak kabul edildiğini de gösterdi.

Ötekilerle Yüzleşmek  

Adem Özköse Sınırsız adlı programında dün Halis Bayancuk’un avukatı Serkan Türkdoğru’yu konuk etti. Halis Bayancuk uzun süredir Silivri’de tutuklu bulunan, kendi sahası olan İslami camia içinde dahi ötekileştirilen bir isim. 

(Türkiye’de İslami diye nitelendirilen bir camia kalmış mıdır veya hiç var olmuş mudur gibi soruları bir kenara bırakalım şimdilik.) 

Ötekileri dinlemek, hele Türkiye gibi bir yerde, hele hele siyasi kamplaşmanın iktidar eliyle alabildiğine körüklendiği böylesine kirli-puslu zamanlarda bir hayli önem arz ediyor.  

Zamana kir-pus atfetmenin mantıklı olmadığının farkındayım ne var ki toplumu fena halde kuşatan medyayı temizlemek için çalışmalara girişilse, her Allahın günü yalan ve yanlıştan mürekkep bir ton çamur çıkartılacağına emin olabilirsiniz. Yalan yanlış veriler içinde yüzerken sağlıklı bir muhakemede bulunmak, hakkaniyetli bir yargıya varmak hiç ama hiç kolay değil.  

Tam da bu noktada, hak, hakikat, adalet, doğruluk gibi bir derdi, sabitesi olanların ötekileştirilenlerle karşılaşması elzem. Bu karşılaşma asgari “kulak verme” aşamasında olmalı, dahası karşı karşıya gelme düzeyine varmalı. “Kimsenin kimseye gözü değmiyorsa, şiir niye” diye soran şair de bu gerçeğe farklı bir yönden dikkat çekiyor.  

Siyasetçiler için rıza üretmek ve sandık için oy devşirmek bir numaralı ölçüt olabilir. Ya da medya sahipleri, sosyal medya kullanıcıları için “reyting”, abone veya “beğeni” sayısı. 

 

İnsanlar, siyasetin veya medyanın dümen suyuna giderken, bahsi geçen ‘bir numaralı ölçüt’ler için neleri feda ettiklerinin farkında değiller çoğu zaman.  

İktidarın kendi saflarını tahkim etmek adına ötekileştirip hayatın ücra bir köşesine ittiği kesimlere karşı Müslümanların adil şahitlik vazifesi, teblig ve davet sorumluluğu ortadan kalkmıyor, bilakis, sorumluluk artıyor, vazife bir hayli zorlaşıyor! 

 

Türkiyeli Müslümanlar kutuplaşma tuzağına düşüp iktidarın cephesine mevzilenirken Fatiha Suresine pusu kuruyor, Asr Suresini yaşanmaz kılıyorlar. Kendi ayağına sıkmak diye buna derler! 

Biz’i ‘evde zor tutulan yüzde elli’ye indirgeyen muhafazakâr zihniyetin bizden olduğuna kim nasıl ikna edebilir? Birbirimize hakkı ve sabrı tavsiye etme ulvi vazifesini ifa için kurulan köprüleri havaya uçuranlar neye sebep olduklarını görebiliyorlar mı?  

İnananlar hatırdan çıkartmamalı: Allah’a tek tek biz, insanlar hesap vereceğiz. Devletler, partiler, tüzel kişiler, kavimler, millet değil.  

Ötekilerle yüzleşmek bizi insan, daha bir insan kılacak, kendimizi daha iyi tanımamıza yol açacak, din veya insan kardeşlerimize karşı nerede ne denli ihmallerde bulunuyoruz, zalimlere meylediyorsak zulümde ne derece pay sahibiyiz, anlamamızı sağlayacak.  

Ötekilerle yüzleşmenin zulmü idrak, zalimi ifşa etmeye yol açan bir yanı olduğu aşikâr. Bu yüzden olsa gerek, sanal dikenli tellerle örülü sınırların berisinde, yalan ve yanlışların ninnisi eşliğinde, bir beşikte sallanmanın konforu içindeyiz.

Aynı gemideyiz diyerek bindirilmeye çalışıldığımız, bindirilmiş kıtalar halinde içine atıldığımız gemi, esasen bir beşiktir.  

Gemiyi, böyle bir beşik, bunun farkına varmayı ise kıymetli bir eşik saymalı.  

Son yedi yılda Türkiye’nin cezaevlerine gidip siyasi davalarına yakından bakmış, ötekileştirmenin ağırlığı altında ezilmeye çalışılan tutsaklarla yüz yüze görüşmüş bir avukatım.    

Halis Bayancuk, Osman Kavala, Selçuk Kozağaçlı, Behiç Aşçı, Alparslan Kuytul, İrfan Çağrıcı, Ahmet Turan Alkan, Ahmet Altan, Şahmerdan Sarı, Ali BulaçAdem Kozu, Necdet Yüksel…  

Ötekilerle yüzleşmek kendimi tanımama, içinde bulunduğum ülkeyi ve parçası olduğum bir hayli taraflı ve bağımlı yargının pespaye halini anlamama ciddi katkılar sağladı.  

Ötekilerle yüzleşin. Her türlüsüyle… Tavsiye ederim.