Savaş Karşıtı Cephe

glykys apeiro polemos

Tatlı Gelir Yaşamayana Savaş

Rusya’nın, komşusu Ukrayna’yı işgale giriştiği şu günler, savaş üzerine yeniden düşünmek, dahası, düşünmenin ötesine geçip savaş karşıtı bir duruş inşa etmek için fırsat sunuyor bize.

Savaşın bozgunculuk, ahmaklık, katliam, yoksulluk, sürgünlük ve dahi en katı haliyle, nesillere sari bir kötülük olduğunu biliyoruz. Doğrudan bir savaşın içinde değilsek de, kendimizi yaşayan milyonlarca savaş mağdurundan birinin yerine koymak bile yeterlidir olan biteni anlamak için.

Saldıran taraf olmak, imha ve katliam emrini vermek, yukarıdan aşağıya bu emrin uygulayıcısı olmak, bunların tümü, silsile halinde ve ortaklaşa icra edilen insanlık suçlarıdır.

Devlet başkanı olmak da, fatih veya kahraman olmak da, “ben sadece bir erim ve bana verilen emri yerine getirdim” demek de katil olmanın mazereti sayılamaz. İşlenen iyilikler kadar kötülüklerin de bir bedeli olacak: ve bu sadece içerisinde bulunduğumuz bu kısacık dünya hayatında değil asıl yüzleşmemiz de ahirettedir!..

Söz konusu insan olduğunda, meleklerin Allah’a sorusunu hatırdan çıkartmamak gerekiyor. Sorudan öte, varoluş üzerine “can alıcı”, kökensel bir tespit bu aynı zamanda. İnsanlık tarihi ile sabit bir hakikat Kur’an’da (Bakara Suresi 30. ayette) şöyle ortaya konuyor:

“Hani Rabbin meleklere, ‘Ben yeryüzünde bir halife kılacağım’ demişti. Onlar, ‘Biz seni övgü ile tesbih ederken ve senin kutsallığını dile getirip dururken orada fesat çıkaracak ve kanlar dökecek birini mi halife kılacaksın?’ dediler. Allah ‘Şüphe yok ki, ben sizin bilmediklerinizi bilirim,’ dedi.”

Allah’a kulluk ve yeryüzünü imar ve ıslah ile sorumlu insan, meleklerin itirazlarını doğrularcasına başlangıç ahdini unutup şeytanın emrine girerse, pekâlâ savaş açar, savaşa katılır, savaşı destekler; kısacası meleklerin tespitinde olduğu gibi yeryüzünde kanlar dökerek fesat çıkarır; iyilik yerine kötülüğü esas alır, yeryüzünü imar yerine ifsad eder. Oysa ahdi hep hatırda tutar ve Allah’ın sahiplenişini dikkate alırsa öldürmemenin, zulmetmemenin, zarar vermemenin, incitmemenin yalnızca Allah’a layık kul olmaktan ve yeryüzünü barış yurdu kılmaktan geçtiğini de unutmaz.

Bize saldırmadıkları sürece asla saldırmayalım, savaş açmayalım, fesat çıkarmayalım. Kabul.

Buraya kadar kolayca geldik ve öyle zannediyorum ki yaygın bir “kabul”le de karşı karşıyayız. Asıl mesele, buradan sonra ortaya koyacağımız yaklaşımda. Şu soru önümüze dikilmiş, cevap bekliyor:

“Ya bize savaş açarlarsa? Düşmanla savaşmayalım, kendimizi (yurdumuzu), insanlığı savunmayalım mı yani?”

Elbette savunalım. Meşru Müdafaa bir haktır. Ne var ki bunu silahlarla değil, kötülüğe karşı insanlığımızla direnerek, sivil itaatsizlik yollarını uygulamaya koyarak yapmaya çalışalım. Başlangıçta direniş yolu olarak en akla yatkın gelen silahlarla karşı koymanın savaşı daha da büyütüp çok daha büyük kötülüklere yol açtığına binlerce kez tanık olmadık mı? Her iki dünya savaşı bize bunu öğretmedi mi?

“İyilikle kötülük bir olmaz. O halde sen kötülüğü en güzel tarzda uzaklaştırmaya bak. Bir de bakarsın ki seninle kendisi arasında düşmanlık olan kişi candan, sıcak bir dost oluvermiş!” (Fussılet Suresi 34. ayet.)

Hiçbir saldırı karşısında öncelikle kötülüğü iyilikle savuşturmanın; şiddeti, şiddet dışı bir direnişle ortadan kaldırmanın imkânlarını denemiş ve tüketmiş değiliz. Oysa ki şiddet şiddeti doğuruyor ve kan kanla temizlenmiyor.

Bu mesele üzerine yıllardır düşünüyorum. Romantik veya hayalperest olarak küçümsenmek pahasına, bir yandan gerçekliğin öte yandan idealin koluna girerek yürümenin derdindeyim. Yalnızca adaletle değil aynı zamanda merhametle kucaklaşmayı arzu ederim.

Bu yazının başına oturmadan önce, kıymetli yazar Ümit Aktaş’ı aradım. Onun her yazdığını önemsemekle birlikte “Cihad ve Şiddet Dışı Direniş” adlı kitabını ayrı bir yere koyarım.

“Bugün Ukrayna cumhurbaşkanının yerinde siz olsaydınız, işgalci Rusya karşısında ne yapardınız” diye sordum kendisine.

“Şiddetsiz bir direnişi örgütlerdim, hiç değilse bunu denerdim” diye yanıtladı.

“Başarılı olma şansı var mı?”

“Denemek lazım. Denemeden olmaz. Evet, kolay değil ama Gandi için de kolay olmamıştı fakat o başarılı oldu.”

Ümit Aktaş, aktarmadan geçemeyeceğim, kritik bir noktanın da altını çizdi ayrıca: “Gandi şiddetsizliği savunmakla birlikte insanlık onuru söz konusu olduğunda ve barışçıl tüm imkânlar tüketildiğinde, onurunu kaybetmektense şiddete başvurmayı da bir hak olarak görmekte ve şöyle demekte: ‘Şiddet dışı yöntemlerin her zaman en iyisi olduğuna şüphe yoktur, ancak bunların kendiliğinden uygulamaya girmediği durumlarda ve tüm ihtimaller denendikten sonra gerekirse şiddete başvurmak, pasif kalmaktan daha şereflidir.”

Bu konulara kafa yormuş isimlerden biri olan Cevdet Said’in, “Şiddet Erdemi Öldürür” adlı kitabını tanıtan bir yazı kaleme almıştım. Said, kitabın, “kötülüğe iyilikle karşılık vermek” başlıklı makalesinde şöyle bir öneride bulunuyor:

“İdfa’ billetî hiye ahsen: kötülüğü iyilikle karşıla, ayeti çerçevesinde modern sosyoloji ve psikoloji bilimleri alanında uzun araştırmalar yapılmalı ve bu araştırmaların sonuçları okullarda ders olarak okutulmalı, bu sonuçlara ilişkin çalıştaylar ve uygulamalı eğitimler yapılmalı, öyküler yazılmalı, diziler ve filmler çekilmeli, benzer etkinliklerle bu yasanın anlaşılması sağlanmalıdır.”

Habil ve Kabil’den bu yana değişen bir şey olmamakla birlikte, ibret alınsın diye indirilen kıssa orda, Kitabın orta yerinde duruyor:

“VE ONLARA gerçeği göstermek için Âdem’in iki oğlunun kıssasını anlat; nasıl ikisinin Allah’a birer takdime sunduklarını ve birinden kabul edildiği halde diğerinden kabul edilmediğini. [Onlardan biri, Kâbil,] “Seni mutlaka öldüreceğim!” demişti. [Kardeşi Hâbil] cevap vermişti: “Unutma ki Allah, yalnız O’na karşı sorumluluk bilinci duyanların takdimesini kabul eder. Beni öldürmek için el uzatsan bile, ben öldürmek için sana el uzatmayacağım: Ben bütün âlemlerin Rabbi Allah’tan korkarım.” (Maide Suresi 27-28)

Dolayısıyla, tarihin bunca deneyiminden sonra, insanlığımızı ortaya koyabilmek ve temel insanlık değerlerini savunabilmek için, adalet, hakkaniyet ve merhamet çerçevesinde bir savaş karşıtı cephe tahkim edebilir ve bu mübarek cephede barış için sonuna dek mücadele edebiliriz. İşte “haklı savaş” ancak böyle yürütülebilir!

Şiddetsizliğin Gücü‘ne inanırsak, ‘Sivil İtaatsizlik ve Pasif Direniş‘ ile ‘Kamu Vicdanına Çağrı‘da bulunabiliriz.

Bu yol, giderek ifsad edilen ve yaşama dair imkanlarını yitiren yeryüzünün bir nükleer cehenneme çevrilmemesi için, her halükârda denemeyi hak ediyor.

*Kapaktaki Görsel: An Artist Painted a Haunting Image of an Injured Syrian Boy

Şiddet Erdemi Öldürür

Çerkes asıllı mütefekkir Cevdet Said’in 10 yıldır İstanbul’da olduğunu geçen ay vefat ettiğinde öğrendim. İlk sorum şu oldu kendime: Neden kendisinden haberdar değildim? Hayattan elini eteğini çekip gözlerden uzak bir yaşam mı sürüyordu yoksa yazıyor, konuşuyordu da benim mi haberim olmadı? Az çok gündemi takip eden biri olduğumu düşünüyorum.

Merakımı giderecek cevapları okuduğum ilk ve (şimdilik) tek kitabı ‘Şiddet Erdemi Öldürür’de bulduğumu zannediyorum. 91 yaşında bu dünyadan ayrılan Cevdet Said’in 1966 yılında yayınlanan ilk kitabının adına baktığımızda, gözlerden uzak mı durmuş yoksa uzak mı tutulmuş, tahmin edebiliriz: “Adem’in İlk Oğlunun Mezhebi: İslami Harekette Şiddet Sorunu”

Habil’den ziyade Kabil’e yakın, şiddet ‘mezhebi’nin evlatları olduğumuz için hoşumuza gitmemiş ki, “işe yaramaz” bulup görmezden gelmişiz kendisini. Dünyaca ünlü alim, Suriye’de iç savaşın patlak vermesi ve yaşadıkları bölgeyi sarmasının ardından, 2012 yılının sonunda ailesiyle İstanbul’a göç etmiş.

Kitabı, muhacir olarak geldiği İstanbul’da sekseni aşkın sohbet ve konferansını eşzamanlı tercüme eden yazar Fethi Güngör Türkçe’ye kazandırmış. Eser, üstadın 2017 yılından itibaren Diriliş Postası Gazetesi’nde yayınladığı haftalık yazılarının gözden geçirilmesiyle meydana gelmiş.

“İlim Ve Bilgi Yolunu Tutmak” başlıklı ilk makalede Cevdet Said, Suriye’de yaşananlara bakışını şu cümlelerle ortaya koyuyor: “Aklını çalıştırmayan ve silahın, hakkını alabilmenin biricik şartı olduğuna inananlar, haklarını asla alamamakla kalmayıp imkanları ve canları da heder etmeye mahkûmdurlar.”

Said, rejim karşıtı olarak muhalifleri desteklemiştir. Ta ki barışçıl vasıflarını yitirene dek.

“Evet, Suriye’de rejim ziyadesiyle suçludur, bu hususta gözlemcilerin büyük çoğunluğu da müttefiktir. Ancak, bizim de ziyadesiyle ahmak, kıt akıllı olduğumuzu ve geleceğimizi insan canı alıp satan silah tüccarlarının aldatıcı nağmelerine teslim ettiğimizi artık idrak etmemiz de gerekir.”

Fehim Taştekin, en ‘bilge mülteci’ sessizce çekip gitti, başlığıyla kaleme aldığı yazıda, Said’in, şiddeti reddedip sivil direnişi savunan çizgisiyle kimseyi memnun edemediğine dikkat çekmişti.

İlim ve bilgi yolunu tutmak ile şiddet kültürü ve devlet kültüne aklını ve gönlünü kaptırmak arasında dağlar kadar, Habil ile Kabil kadar fark var.

“Bütün nebiler, muhalefette kalma süreleri ne kadar uzamış olursa olsun, değişimi gerçekleştirmek için şiddete başvurmayı kesinlikle reddetmişlerdir.”

Şiddet sorunu ve şiddetsizlik ilkesi üzerine 50 yıldan fazla kafa yormuş bir alim Cevdet Said. Kur’an’la düşünen, muhakeme eden bir çizgide okuru sürekli sorgulamaya davet etmesi öne çıkan bariz özelliği. Müslüman toplumların içine düştükleri şiddet cenderesinden kurtulabilmeleri için yitirdiğimiz temel kavramları hayata döndürüp seferber etmemiz gerektiği gün gibi ortada. Kitap bu çerçevede yazılarla örülmüş: İlim, Şura, Tarihten Yararlanmak, Kötülüğe İyilikle Karşılık Vermek, Af Kültürünü Yerleştirmek…

Yaşadığımız Ortadoğu coğrafyasına bağlı ülkede dehşet verici bir şiddet sorunu olduğunu görmeyen, bilmeyen kaldı mı? Tam bir cahiliye mahsulü olan bu sorunu, şubelere bölüp, “kadına şiddet”, “hayvana şiddet” başlıkları altında her akşam en az bir haberle lanetlemek gibi bir adetimiz de var. Öte yandan, aynı ekranlarda her akşam sürüsüne bereket diziyle şiddeti arz ve talep eden, normalleştiren de bizleriz. Okullarda da bu “kültür” besleniyor olmalı ki militarizmin son ütüsünün yapıldığı, zorla – zorunlu olarak doluşturulduğumuz kışlalarda da kutsanıyor şiddet. Erkek olmak, adam olmak nezaketle, zarafetle değil ‘güç’lü olmakla, ‘kodu mu oturtmak’la, ağza bulaşan ve her vesile tükürük gibi etrafa saçılan küfürlerle tahkim ediliyor halen. (Pespayelikten tasarruf edilmiyor!)

Oysa ki “kültür” içindeki envâi çeşit yozluğu, bir softa bezini silkeler gibi silkeleyip atmadan adam veya kadın olunamıyor, insan kalınamıyor.

Şiddeti bir sorun çözme yöntemi olarak benimsemekten vazgeçmek, erdemi öldüren, ruhları çürüten bu sarmaldan çıkabilmek için Rabbimizin çıtayı nereye koyduğuna bir bakmak, ilgili kıssanın hikmetine vakıf olmaya doğru yola çıkmak gerekir diye düşünüyorum.

“VE ONLARA gerçeği göstermek için Âdem’in iki oğlunun kıssasını anlat; nasıl ikisinin birer kurban sunduklarını ve birinden kabul edildiği halde diğerinden kabul edilmediğini. [Onlardan biri, Kâbil,] “Seni mutlaka öldüreceğim!” demişti. [Kardeşi Hâbil] cevap vermişti: “Unutma ki Allah, yalnız O’na karşı sorumluluk bilinci duyanların [kurbanı]nı kabul eder. Beni öldürmek için el uzatsan bile, ben öldürmek için sana el uzatmayacağım: Ben bütün âlemlerin Rabbi Allah’tan korkarım.” (Maide Suresi 27-28)