Ramazan Günlüğü 21

Ramazan’ın buluşma noktası iftar’da yıl içinde bir araya gelemeyen pek çok insan irtibat sağlıyor, hasbihal ediyor, hasret gideriyor, anıları yad ediyor, geçmişle birlikte geleceğe bakıyor, arkadaşlığa, dostluğa, kardeşliğe “kaldığı” yerden devam ediyor.

Sade, mütevazı, israfa geçit vermeyen geniş katılımlı İftar sofralarının bereketi fazla oluyor.

Cemil Öğmen’in davetlisi olarak böyle bir sofrada bir araya geldik.

Gecesinde Gökhan Türkoğlu ile Saraçhane Parkı’na uğradık.

İnsan ve Medeniyet Hareketi’nin gençlik birimi Genç Hareket’in düzenlediği 7 gün 7 saat, iftar’dan sahura dek devam eden “programa” katıldık.

Allah razı olsun, iyi bir organizasyon, ferahlatıcı, diriltici bir ortam hazırlamışlar kardeşler.

Gittiğimizde gece namazı kılınıyordu. Uzun uzun, Kur’an okunuyordu. Açık havada, 200-300 insan vardı. Etkileyiciydi.

Ramazan’ı şenlik, festival ve eğlence yönüne değil ibadet, kardeşlik, dayanışma ve Kur’an yönüne çeviren, görmeyi arzuladığımız bir eylem ve etkinlik bütünü.

Ramazan’ı seviyorum. İstanbul’da her yeni Ramazan öncekine göre daha iyi, daha güzel geliyor bana. Nerde o yeni Ramazanlar diyorum!

Müslüman olmanın, daha iyi Müslüman olma gayretinin, içinde bulunduğumuz dayanışma hattının, sonu olmayan bir “kavga”ya katılmış olmanın, farklı ve değerli insanlarla bir arada olmanın, evli olmanın, kapitalizmin nefes alamadığı bir iş ortamında bulunmanın, aldığımız duaların (duamız olmasa kıymetimiz yok zaten!) karşılığı olarak maddi ve manevi genişleyen bir çevrede, vefa üzerine yükselen, daha iyi ve güzel gelen Ramazanlar…

Sema Kartal Anadolu İmam Hatip Lisesi’nin iftarındaydı. Kartallı olmanın ayrıcalığını yaşayan 1.800 kişi ile birlikte. Anlatıyor.

–      Hanım, ben de Kartallıyım sonuçta, bu havan kime!

–      Yaa, kaç mezunusun!?

–      Ne mezunu! Kartallı her daim Kartallıdır, mezun olmaz!

–      …?…

–      Beşiktaş’sın sen, bizim canımız /siyahla beyaz akar kanımız / seviyoruz seni canı gönülden…

Beşiktaşlı değilim, yozlaşmamış her Trabzonlu gibi Trabzonspor’u tutuyorum! –tuttuğum kadar-

Kartal İmam Hatipli olmak isterdim ama. (Trabzon’da yaşıyorken nasip olmadı doğal olarak)

Küçük bir yerde, düşündüğü vakitler küçük düşünen! fazlasıyla memur öğretmenlerin kadroda geniş bir yer işgal ettiği, ilk yılları “yapım aşamasında” geçen Akçaabat Anadolu Lisesi’nden mezun oldum.

İnsanın edebiyata olan mevcut ilgisini de törpüleyecek denli kötü bir edebiyat öğretmeni.

(Sadece kayalar mı yosun tutar!)

İnsanın tarihe merakı olsun, bu merakı mezun olmadan tarih olur, öyle bir öğretmenle…

(Sadece kayalar mı yosun tutar!)

7 yılı bu adamlarla geçirdik.

“Her yıla bir çocuk” dünyaya getiren ve rapor alıp gittiğinde dersleri 4-5 ay boş geçen bir matematik hocamız da vardı. Bana “Başaran” diye seslenen ilk ve tek kişiydi. Başka kimse buna gerek duymamıştı. Gerek de yoktu zaten, pek bir şey başardığımız yoktu!

Müdürümüz iyiydi ama, idealistti, bir ruh verirdi, diri tutardı insanı. Onun gibi birkaç farklı ve az çok ruh üfleyebilecek hoca, hepsi bu.

Bir felsefe hocası gelmişti, kısa süre kaldı ama efsane olmayı başardı okulda. Gençti, sıra dışı idi. Ona olan saygımız korkudan değil derin bir sevgiden ileri geliyordu.

Hintli Yönetmen Aamir Khan’ın filmlerindeki gibi sıra dışı, her öğrenciyi özel kılan, keşfeden, ortaya çıkaran, yola çıkaran bir hoca!

24-25 yaşlarındaydı. Bir yıldan fazla da kalmadı, kalamadı sanıyorum. Ama efsane olduğunu söylüyorsam, bana inanın.

(bana inanmayan biri olamaz ya okurlar arasında. 38 kişiyiz şunun şurasında. Popüler olmayalım. Biz bize takılalım. Takipçisi ile övünen tweetçiler gibi olmayalım. Allah korusun, biri tekasür suresi’ni okur sonra yüzümüze!)

Bir lise öğrencisi, hocasının hediye ettiği “Blaise Pascal- Düşünceler” kitabını okuyorsa, aşağıdakilerden başka hiçbir şeyin önemli olmadığı, varsa yoksa dıgıdık dıgıdık dıgıdık koşulduğu öss mazelim mevsiminde, orada başka şeyler oluyor, tohumlar ekiliyor demektir.

Ya da Karamazov Kardeşler’i mutlaka okumalıyım diyorsa bir öğrenci.

Hocanın adını hatırlamıyorum.

Sonra nereye gitti, şimdi nerededir bilmiyorum.

Böyledir ama..

Adsız kahramanlar serpilmiştir hayata.

Her şey bir insana bakıyor!

Her şey bir rüzgara bakıyor.

“Her şey bir rüzgâra bakıyor abi 
Bakma esrar çekip mayıştıklarına 
Bir gün var ya bu Mağribli çocuklar 
Bir gün yakacaklar Paris’i”

(Hakan Albayrak)

Ramazan Günlüğü 09

Gerçek bir İftar sofrası, hayırlı bir buluşma noktasıdır.

Türkistan Uygur Lokantası’ndayız.

Gelenin gidenin Uygur olduğu bir mekânda bu defa bizler yabancıyız. Konuşulan dile, yenilen yemeklere…

Dokuz Türkiyeli ile beş Sierra Leoneli bir sofradayız. Güzel bir fotoğraf.

-Kısa bir ansiklopedik bilgiden sonra yayınımıza kaldığımız yerden devam edeceğiz…-

(Sierra Leone Batı Afrika‘da bir ülkedir. Ülkeye Portekizliler bölgede bol miktarda aslan bulunmasından dolayı aslanlı dağlar, aslanlı sıradağlar anlamına gelen bu ismi vermişlerdir. Kuzeydoğusunda Gine; güneydoğusunda Liberya ve güneybatısında Atlas Okyanusu bulunur. (okyanus kenarında yüzmek çok tehlikelidir, köpek balıkları, balinalar vardır, bu hızlı hayvanlar bir anda insanı donundan yakalarlar, böyle yapan bir balina iki dakikada elini kana bulayabilir ve katil balina unvanına kavuşabilir, o saatten sonra insanlar da ölü unvanına kavuşurlar, yaşayanlar böylesi bir ölümü tavsiye etmiyorlar – m.a.b.) Nüfusu 6.5 milyondur. Tropikal iklime sahiptir. Komşusu Liberya gibi özgür bırakılmış Afrikalı köleler tarafından kuruldu (1791‘de Freetown’u kurdular. -Burası ünlü seyyah Kadir Bal’ın doğduğu ve imam hatip lisesine gidene kadar yaşadığı yerdir. Şehrin merkezinde, kamera ile kayıt yapmakta olan bir Kadir Bal heykeli bulunur. Heykelin altında alüminyum folyo üzerine şu veciz alıntı söz yazmaktadır: ‘Türk İslamcısı sol öykünmeci modernist sapma ve cemaatsal kopmalardan arınmadıkça ergenliğe bağlı siyasal ifsada sürüm sürüm sürüklenmeye şüphesiz mahkûmdur!” –m.a.b) İngiliz himayesinden sonra 1961‘de bağımsız hale geldi. Ancak ülke 1990’lardan 2002‘ye kadar yıkıcı bir iç savaş yaşamıştır. Elmas madenleri bakımından oldukça zengindir, buna rağmen batılı sömürgecilerin kışkırttığı ve göz yumduğu iç savaş sonucunda bir hayli fakirleşmiştir. İç savaş sırasında çocuklar isyancılar tarafından zorla asker yapılmıştır, asker olmayı kabul etmeyen binlerce çocuk ve gencin elleri, ayakları kesilmiştir. Ülkede binlerce elsiz ve ayaksız sakat insan vardır.)

Sofrada bütün gözler ve sözler, garipliği kat kat giymiş bu siyah derili kardeşlerimiz üzerinde.

Yuvarlanıp giden ikinci el bir İngilizce, ne dendiğini tahmine imkân bulunmayan, tövbe estağfurullah, bir Afrikaca konuşuyorlar.

Ülkeleri tropikal iklime sahip olsa da vatanlarından ayrı gayrı bu çocuklar dört mevsim hüznü yaşıyorlar.

Bu çocuklar bir suskuya dalıp gitsin, biraz halden anlayan biri bu çocuklara bakıyor olsun, 10 dakika… 10 dakikadan sonra hüzünlenir bakan, gözleri dolar hatta.

Ülkelerinde yaşanan, yürekleri dağlayan iç savaştan konu açılıyor, sohbet sırasında.

Dertlerine ortak mı oluyoruz, yoksa bilmeden densizlik mi ediyoruz?

Bir anda yüzlerindeki acı, keder derinleşiyor. Yutkunuyorlar, geriliyorlar, gözlerini öne eğiyorlar, seslerinin rengi ve tonu değişiyor..

14-15 yaşlarındalarmış, biri babasını kaybetmiş, birinin kardeşinin elleri isyancılar tarafından kesilmiş.

Sınır tanımayan bir şiddet, inanılmaz bir vahşet!

Kahrolmamak mümkün mü? Kurban olan da kurban eden de aynı toprakların çocukları, siyahlar, aslen mazlumlar, üstelik Müslümanlar!

İsyancılar ele geçirdikleri hamile bir kadın karşısında iddiaya giriyorlar:

–      Sence çocuk kız mıdır erkek mi?

(+18!)

Aşağılık yaratıklar, bunu öğrenmenin yolu olarak oracıkta kadının karnını yarıyorlar!

-Kısa bir reklamdan sonra yayınımıza kaldığımız yerden devam edeceğiz…-

(Bundan 24 yazı önde “Afrikalı Çocuklar”ın bende yol açtıkları duygu ve düşünceleri adımlamıştım elimdeki kelimelerle. Dönüp bir daha yürüdüm o sokaklarda, evet, bu çocuklar onlar!)

İftar sonrası Aksaray’da çay içiyoruz. –yemekten sonra çay içmek sünnettir!-

Çay bahçesinde çalışan Filistinli genç servis yaparken yanımıza Suriyeli bir anne ve küçük kızı yaklaşıyor, kadın el uzatıyor, yardım istiyor. Kimden mi? Bir Afrikalı’dan. –olay Türkiye’de geçiyor-

Soru şu:

Hepsi Müslüman bu insanları buraya getiren sebepler neler?

Öğleyin Ümit Aktaş’la sohbet etme imkânı bulduk. Militarizm, savaş karşıtlığı, vicdani ret konuları hakkında fikirlerini almak istiyorduk.

Ümit Aktaş klas adam. O kendinden emin, sakin, vicdanlı duruşunu seviyorum. Müslümanların birbirine karşı merhametli, küfre karşı sert ve boyun eğmez halini hatırlatıyor duruşu.

-kısa bir aradan sonra yayınımıza kaldığımız günden devam edeceğiz, Allah izin verirse…-

Ramazan Günlüğü 04

Mazlumder’in organize ettiği iftardaydık.

Geniş katılımlı bir piknikte buluşulmuş oldu, güzel oldu.

Çıkışta Gökhan, Semih, Buhari ve Beheşti ile ferah bir çay bahçesinde muhabbete devam ettik.

Son günlerin ortak gündemi, Mazlumder’in hedef tahtasına oturtulması üzerine konuşurken, konu gelip yine Türkiye Siyasi Hengamesine dayanıyor, kaçarı yok.

Gezi olayları sonucu iyice belirginleşen kamplaşma-taraftarlaşma-holiganlaşma ortamında duygular fokur fokur fokurduyor, bünyeleri sarıp sarmalıyor ve akıl mantık, hakkaniyet, sağduyu hatırı sayılır derecede silikleşiyorken, ortada duranın canı çıkıyor!

Böylesi ateşli kutuplaşma dönemlerinde “bizden” değilsen “onlardan”sın, dolayısıyla, tövbe etmediğin sürece sen de marjinalleştirilip ve ötekileştirilerek ‘sivil ölüm’e mahkum edilmelisin!

Tut, buruştur, itibarsızlaştırıp kenara at.

Artık gına geldi şu Türkiye parodisinden!

Dün olduğu gibi bugün de ilkeli, adil bir duruş sergilemeye, Müslüman olarak eksikleri yanlışları söylemeye çalışıyorsun, olmuyor.

Dün oluyordu çünkü dün bu söylemin sonucu işine geliyordu, bugün gelmiyor.

Dolayısıyla git ekmek ve yağa sarıl!

Bu ucuzluğu ve kolaycılığı göndere çek.

Çığırtkanlık yap, düğmelere bas, hücreleri harekete geçir, haykır da haykır:

–      Mazlumder nokta noktanın ekmeğine yağ sürüyor!

Bu cümledeki nokta noktanın yerine yeri gelir İran geçer, yeri gelir PKK, yeri gelir CHP, yeri gelir Ergenekon..

Ne iki noktaymış be mübarek!

Bugün gelinen süreçte Müslümanların, sivilliği bir kenara bırakmış toplum kuruluşları ile sivil toplum kuruluşlarının arasına giren ne?

Soruyu şöyle de sorabiliriz:

Hükümet Dışı Organizasyon özelliğini hükümetle kurluğu ilişkiler dolayısıyla yitirmiş organizasyonlar ile her şeye rağmen hükümet dışı kalmaya kararlı organizasyonlar arasındaki gerilimin sebebi nedir?

Bir Hükümet politikası olmasın!

İktidarın itme çekme kuvveti olmasın!

Keşke Müslümanlar derneklerini, vakıflarını, gazetelerini, televizyonlarını.. bu kadar kolay araçsallaştırmasa, bu denli kolay harcamasa.

Fırtınada gemiyi limana getirmek, evet, usta kaptanların işi.

Milyonlarca insanın emeği ve yılların birikimi ile ayakları üstünde duran müesseseleri yönetenler her daim “putları reddet, idealleri koru” ilkesi gereği bâsiret ve ferâset ile hareket etmeli, edebilmeli.

Allah’ın ipine hep birlikte sımsıkı sarılmak ve birbirimizi koruyup kollamak görevimiz değil mi?

Allah bize bu görevi yerine getirebilmemiz için gerekli asgari ilmi, imanı ve yürek genişliğini nasip etsin.

Nisa Suresi 135. Ayet:

Ey müminler, kendinizin, ana-babanızın ve akrabalarınızın aleyhinde bile olsa, adalete sıkı sıkıya bağlı kalınız ve Allah için şahitlik ediniz. Haklarında şahitlik ettiğiniz kimseler ister zengin, ister fakir olsunlar, Allah kendilerine herkesten daha yakındır. O halde nefsinizin arzusuna uyarak doğruluktan sapmayınız. Eğer kaypaklık eder, ya da şahitlik yapmaktan kaçınırsanız, kuşku yok ki, Allah yaptıklarınızdan haberdardır.