Ötekilerle Yüzleşmek  

Adem Özköse Sınırsız adlı programında dün Halis Bayancuk’un avukatı Serkan Türkdoğru’yu konuk etti. Halis Bayancuk uzun süredir Silivri’de tutuklu bulunan, kendi sahası olan İslami camia içinde dahi ötekileştirilen bir isim. 

(Türkiye’de İslami diye nitelendirilen bir camia kalmış mıdır veya hiç var olmuş mudur gibi soruları bir kenara bırakalım şimdilik.) 

Ötekileri dinlemek, hele Türkiye gibi bir yerde, hele hele siyasi kamplaşmanın iktidar eliyle alabildiğine körüklendiği böylesine kirli-puslu zamanlarda bir hayli önem arz ediyor.  

Zamana kir-pus atfetmenin mantıklı olmadığının farkındayım ne var ki toplumu fena halde kuşatan medyayı temizlemek için çalışmalara girişilse, her Allahın günü yalan ve yanlıştan mürekkep bir ton çamur çıkartılacağına emin olabilirsiniz. Yalan yanlış veriler içinde yüzerken sağlıklı bir muhakemede bulunmak, hakkaniyetli bir yargıya varmak hiç ama hiç kolay değil.  

Tam da bu noktada, hak, hakikat, adalet, doğruluk gibi bir derdi, sabitesi olanların ötekileştirilenlerle karşılaşması elzem. Bu karşılaşma asgari “kulak verme” aşamasında olmalı, dahası karşı karşıya gelme düzeyine varmalı. “Kimsenin kimseye gözü değmiyorsa, şiir niye” diye soran şair de bu gerçeğe farklı bir yönden dikkat çekiyor.  

Siyasetçiler için rıza üretmek ve sandık için oy devşirmek bir numaralı ölçüt olabilir. Ya da medya sahipleri, sosyal medya kullanıcıları için “reyting”, abone veya “beğeni” sayısı. 

 

İnsanlar, siyasetin veya medyanın dümen suyuna giderken, bahsi geçen ‘bir numaralı ölçüt’ler için neleri feda ettiklerinin farkında değiller çoğu zaman.  

İktidarın kendi saflarını tahkim etmek adına ötekileştirip hayatın ücra bir köşesine ittiği kesimlere karşı Müslümanların adil şahitlik vazifesi, teblig ve davet sorumluluğu ortadan kalkmıyor, bilakis, sorumluluk artıyor, vazife bir hayli zorlaşıyor! 

 

Türkiyeli Müslümanlar kutuplaşma tuzağına düşüp iktidarın cephesine mevzilenirken Fatiha Suresine pusu kuruyor, Asr Suresini yaşanmaz kılıyorlar. Kendi ayağına sıkmak diye buna derler! 

Biz’i ‘evde zor tutulan yüzde elli’ye indirgeyen muhafazakâr zihniyetin bizden olduğuna kim nasıl ikna edebilir? Birbirimize hakkı ve sabrı tavsiye etme ulvi vazifesini ifa için kurulan köprüleri havaya uçuranlar neye sebep olduklarını görebiliyorlar mı?  

İnananlar hatırdan çıkartmamalı: Allah’a tek tek biz, insanlar hesap vereceğiz. Devletler, partiler, tüzel kişiler, kavimler, millet değil.  

Ötekilerle yüzleşmek bizi insan, daha bir insan kılacak, kendimizi daha iyi tanımamıza yol açacak, din veya insan kardeşlerimize karşı nerede ne denli ihmallerde bulunuyoruz, zalimlere meylediyorsak zulümde ne derece pay sahibiyiz, anlamamızı sağlayacak.  

Ötekilerle yüzleşmenin zulmü idrak, zalimi ifşa etmeye yol açan bir yanı olduğu aşikâr. Bu yüzden olsa gerek, sanal dikenli tellerle örülü sınırların berisinde, yalan ve yanlışların ninnisi eşliğinde, bir beşikte sallanmanın konforu içindeyiz.

Aynı gemideyiz diyerek bindirilmeye çalışıldığımız, bindirilmiş kıtalar halinde içine atıldığımız gemi, esasen bir beşiktir.  

Gemiyi, böyle bir beşik, bunun farkına varmayı ise kıymetli bir eşik saymalı.  

Son yedi yılda Türkiye’nin cezaevlerine gidip siyasi davalarına yakından bakmış, ötekileştirmenin ağırlığı altında ezilmeye çalışılan tutsaklarla yüz yüze görüşmüş bir avukatım.    

Halis Bayancuk, Osman Kavala, Selçuk Kozağaçlı, Behiç Aşçı, Alparslan Kuytul, İrfan Çağrıcı, Ahmet Turan Alkan, Ahmet Altan, Şahmerdan Sarı, Ali BulaçAdem Kozu, Necdet Yüksel…  

Ötekilerle yüzleşmek kendimi tanımama, içinde bulunduğum ülkeyi ve parçası olduğum bir hayli taraflı ve bağımlı yargının pespaye halini anlamama ciddi katkılar sağladı.  

Ötekilerle yüzleşin. Her türlüsüyle… Tavsiye ederim.

Cezaevi Ziyaretleri -2

İlkinin üzerinden iki yıl geçmiş.

Tekrar Bolu F Tipi Cezaevi’ndeyiz.

Avukat Kaya Kartal ve Ahmet Kılıç ile.

Pripyat’a hoş geldik!

Terk edilmiş bir yerde, unutulmaya terk edilmiş, hem toplu halde hem tek tek terk edilmiş Müslüman tutsaklara misafiriz.

Bir cümlede bu kadar “terk edilme”, insanı rahatsız ediyor değil mi?

Evet, her cümlenin öznesi imtihandır bu dünyada, bizce.

Bir görüşme, ortalama 35 dakika.  Toplam sekiz görüşme gerçekleştirdik.

Can Özbilen’i gayet diri gördük. Elhamdülillah.

Yayına hazırladığı kitabından bahsediyor.

Osman Erdemir’se, içimizi burktu.

93 yılından beri tutsak olan bu Müslüman şairin konuşurken zorlandığı göze çarpıyordu. İnsan fıtratını fazlasıyla zorlayan bu tip cezaevlerinin sayısız yan etkilerinden, asıl cezaya ilave cezalarından biri olabilir. Bilemiyorum.

“Sahiplenme, hatırlanma yok” diyor. Sadece ailesi. Arkadaşları, babasını filan görünce memlekette, şaşırıyorlar, soruyorlarmış: “Osman halen çıkmadı mı?”

Tamer Aslan’ı da iyi gördük. Neşeli.

Bu adamlar başka bir evrende, bizim bilmediğimiz, aklımızın almadığı, hiçbir kanalda yayınlanmayan, pek bir kaydı kuydu olmayan, belki biraz farazi, bir yere kadar arızi hayatlar yaşıyorlar. Arşivleri açılmamış yaşamlar.

İrfan Çağrıcı. Tutsak derviş. Peltek vaiz! Kekeme Çocuklar Korosu’nun başı. Üzerine 10 kişinin abandığı Bruce Lee!

Konuşması, konuşamaması, susması, bakması, yorgunluğu, dinginliği, garipliği, hüznü kabulü, hüznü tevekkülü, hüznü tebessümü…

Gözlerimde, boğazımda bir acıma, yanma hissettim.

İrfan Çağrıcı, günün 20 saatini küçücük bir odada yalnız başına geçiriyor. Sadece 4 saat, küçük bir avluya çıkma ve aynı avluya çıkan 2 mahkûm ile görüşme olanağı var.

Her tutsağın odasında televizyon var. Fakat İrfan Çağrıcı Televizyon sokmamış odasına. İnanılır gibi değil! 15 yıldır günde 20 saati minik bir odada tek başınıza geçirmeye mahkûmsunuz ve sizi “oyalayacak” TV gibi bir aracı kabul etmiyorsunuz.

“Tutsak Derviş” derken, abarttığımı düşünenler olabilirdi. Halen olabilir mi?

Rıdvan Çağrıcı. Heyecanlı. Dile kolay, 28 yıllık bir tutsaklıktan sonra, bu yılın sonu inşallah tahliye oluyor. Bir küçük hukuksuzluk daha eklemezlerse! Yoksa, 2015 sonu. Ama garanti değil. Burası Türkiye. Hem, zaten unutulmuş bir adamın, 5-10 sene daha unutulması işten bile değil!

İsmail Uysal. Salih Mirzabeyoğlu’nun yan koğuşunda kalıyor. Aynı minik avluyu kullanıyor. Kumandan’ın hizmetinde. Kumandan’a yapılan telegram işkencelerini anlatıyor.

“Nasılsın” sorusuna verdiği cevap hoş.

“Müslümanız, daha ne olsun!”

Velit Bilen. Mahcup köylü çocuğu. Yiğit delikanlı.

Tahliye ne zaman, diye sormuş bulunuyoruz kendisine.

(böyle sorular sormazdık genelde, çekinirdik, ayıp olur diye düşünürdük.)

2023 diyor. Emin değil gibi. “Yani, öyle görünüyor” demeye getiriyor. Ya da b şıkkı: Beklentisi yok. Allah bilir. Tahliye beklenmez. Gelecek olan gelir.

92 yılında, 20 yaşında içeriye girmiş birinden bahsediyoruz.

Salih Baytap. Resimler, kitaplar, okumalar, okumalar, okumalar.

Bir cezaevi ziyaretinin daha sonuna geldik.

Bir cezaevi yazısının daha sonuna geldik.

Düşünün ki bu yazı boyunca biri hep yanı başınızdaydı.

Sizi görüyordu, konuşmanızı duyuyordu.

Siz hareketlenince, o da size doğru hareketleniyordu.

Bir gardiyan. Bir gardiyan daha. Bir gardiyan daha…

 

“Efkar mektubudur aşkın sözsüz okunur 
Yalan dünya dört mevsimde bir bahar olur 
Varsın eller gönül yarası kapanır sansın 
Kabuğun altında sevgili sen kanayansın”

(Not: Tutsaklara mektup göndermek isteyenlerin adres kısmına “F Tipi Cezaevi / Bolu” yazmaları yeterli olacaktır.)