Karşılaşmalar

Öğrencilik hayatımın geçtiği Şişli’ye yolum düştü uzun bir aradan sonra. En son 7 sene önce görüştüğüm bir arkadaşla rastlaştık. Birbirimizi gördüğümüze sevinmişiz.

Hal hatırdan sonra, ayaküstü –konuşulamayacak- mevzulara daldı, dertli, hararetli.

Finlandiya’da doktora yapıyormuş. Türkiye her geçen gün kötüye gidiyormuş. Halk uyutuluyormuş. Bilinçli kesim yüzde beş bile yokmuş. Ekonomi hiç iyi gitmiyormuş. Tayyip Erdoğan demokrasiyi içine sindiremiyormuş. Sokak ağzı ile konuşuyormuş. Baskıcı, despotikmiş. Dışardan her şey daha net görünüyormuş. Kaygılıymış.

Kendisine canı gönülden hak vermemi bekliyor. Ben konuları dallandırıp budaklandırmamak için yumuşak dokunuşlarla dinliyorum. Dinlerken üçümüzü düşünüyorum. Onu, eski beni ve yeni beni.

O eskiden bu kadar endişeli modern değildi, eski benim düşüncelerim ona yakın mıydı, yeni benim durduğum yer şimdi dağlar kadar farklı.

Bir hatıra, bir yazı, fotoğraf, şarkı ya da bir arkadaş sizi eski kendinizle baş başa bırakıyor. Hüzünlü, düşündürücü, güldürücü, belki sadece acı verici bir karşılaşma. Kiminle karşılaştığınıza göre değişir ya!.

Son 10 yılım ‘yollarda’ geçti. Yollar’da ol’lar vardır, insan eylem halindedir, ol’maktadır.

Olmak cesaret istiyor, Kemal Sayar bir kitabına bu adı vermiş: Olmak Cesareti.

Şair büyümekle ilişkisini ortaya koymuş:

‘Anladım ki ağaçlar toprağa acı verdikçe büyüyorlar.’

Şunu soralım: insanı olup olup diriltecek, dirilte dirilte yenileyecek, yenileye yenileye olduracak, olgunlaştıracak nedir?

Yolda olmak, ama doğru yolda olmak. Allah’ın boyası ile boyanmak. Allah’ı layıkıyla takdir etmek. Allah’a hakkı ile kulluk olmaya gayret etmek. Allah’a karşı sorumluluk bilinci ile dolmak.

Cevap cümlesi nasıl kurulursa kurulsun, öznesi Allah’tır.

Öznesi -kendini anlattığı şekliyle- Allah olmayan insan şeytan’ca belirtili bir nesne olmaya, kaoslar dolu bu dipsiz kuyu dünyada karanlığa düşmeye mahkûmdur.

Allah’sız bir çıkış arayanlar karşılarında kapı diye kara duvarlar bulacaklar. Hakikati, öze dönük el değmemiş Yaratıcı yönlendirmeleri, İlahi tavsiyeleri taşımayan bir çözüm bu dünyada da öbür dünyada da çözüm olamayacak.

Arkadaşım Batılı bir zihinle, perspektifle okuyor dünyayı. Asıl endişe verici olanın tam da bu bakış olduğunu konuşmaya müsait değiliz kalabalıkların aktığı bir kaldırımda.

Allah’ı olmayan, olduğu kadarı da buruşturulup bir kenara atılmış olan, İnsan’ı paramparça etmiş, aklı mutlaklaştırmış, sonra akla ve bilme olan inancını da yitirmiş, yitirmekte, hepsinden öte kendi heva ve hevesini Tanrı edinmiş şöyle-böyle paganist bir zihinle gerçekleşen bakış’tan, ne kadar bir görme beklenebilir ki?

Birazcık oldu diyelim; ne işimize Yarayacak? Asla sadra şifa olmayacak.

Son peygamber ile son Kitap Kur’an’a bakalım. Allah İnsan’a çok şey söylüyor. Sadece iki ayet:

“Gerçek şu ki, insanı yaratan Biziz ve onun iç benliğinin ona ne fısıldadığını Biz biliriz çünkü Biz ona şah damarından daha yakınız.” (Kaf Suresi 16. Ayet)

“Gerçek şu ki, hayat veren ve ölümü getiren Biziz; her yol, Bizim katımızda menziline varır.” (Kaf Suresi 43. Ayet)

İnsan’ın uyduruk değil esas ihtiyaçlarını algılayamamış, İnsan’a muhtaç olduklarını tavsiye edememiş, bilakis insan’ın fıtratını, özünü tasfiye etmiş; Yaratan ve Yaratılan arasındaki muazzam denge olan İnsan’ı iptal etmiş, devrelerini yakmış, devre dışı bırakmış modern, zart veya zurt modern bir dünya görüşü ile Batı, her yerin Batılılaşması, batıllaşması, batması var: işte müesses nizam!

Katarakt ameliyatını bekleyen milyarlarca insan.

Ben müslüman’ım demekle, üstelik de önüne ilave bir şuurla ‘elhamdülillah’ eklemekle, bilsen, bizleri bağlayan ne çok şey var!

Biz bağlıyoruz, şeytan ve şeytanlarımız çözüyor.

Çözülüyoruz ve çözümsüzlüğe, sağlıksızlığa, kuraklığa, kimsesizliğin çöllerine demirliyoruz.

Oysa ki sağlığa, huzur’a, mutluluğa, özgürlüğe, izzet ve şerefe demir atmamız dinimiz ile bizim aramızdaki sözleşmeye riayetle mümkün pekala.

Bunu ben demiyorum, “ben Müslüman’ım” diyen herkes söylüyor!

Allah, Peygamber, Kur’an söylüyor.

Kulak veriyor muyuz?

Ramazan Günlüğü 20

Şiir bazen eski günlere götürüyor insanı.

Bazen eski günlere gitmişken bir şiir konuveriyor hatıraların dallarına.

İnsanın yaşadıkları zamanla dallanıp budaklanıyor.

Oturup kalkıyor, hoplayıp zıplıyor, elini uzatıyor, koluna giriyor, itip kaçıyor, şaka yapıyor, gıdıklıyor, tebessüm ediyor, yan bakıyor, can yakıyor, kan akıyor…

Geçmiş zaman geçmişte kalmıyor, insanla birlikte yürüyor. (Son’a. Son diye bir şey varsa!)

Bu yaşayan bir mucize, insan için, insanın içinde yaşayan bir mucize.

Yaratmanın bir ömür boyu sürüyor oluşu.

Nasıl yaratmış, yaratıyor Yaratan, akıl almıyor, aklın alabildiğini dahi akıl almıyor. Mucize an be an inzal oluyor.

İnsan anne veya baba olduktan sonra, Allah ile yaratma fiiline adeta göstere göstere katıldıktan sonra dahi secde edip yakınlaşmıyorsa, “işittik ve itaat ettik” demiyorsa, “Allah’ım sen büyüksün! Sana boyun eğiyor, kulluk ediyorum! Köleliğe son veriyorum. İbadeti hayatlaştırıyor, hayatı ibadetleştiriyorum!” demiyorsa, iman ile eylemi bütünleme yoluna girmiyorsa, durum kötü demektir!

Köprüden önceki çıkışta, fena bir çıkış yaptı demektir. (Allah affetsin)

Bazen eski günlere gitmişken bir şiir konuveriyor hatıraların dallarına.

 

Rabbim büyük yaralar aldım sana
öldüğüm sanılacak savaşta

iddia eden ispatla mükelleftir
idrak eden isyanla

beni çağıran uzaklara yolla
çocuklar doluşsun sevdama

suyun yağmur üzerinde hakkı var
yağmurun üzerimde

hasretlerden teşekkül ediyorum
sana teşekkür ediyorum

ben mehmet ali başaran
ana baba bir şiir hicrettir

söz düşmez bana burda küçüğüm
su çatlağını bulur