Cezaevi Ziyaretleri -23

Avukat arkadaşlarım Selim Murutoğlu ve Ahmet Kılıç ile Ankara Sincan 2 Nolu F Tipi Cezaevi’ndeydik dün. Hukuka aykırı bir kararla mahkûm edilen ve buna bağlı olarak milletvekilliği düşürülen Ömer Faruk Gergerlioğlu’nu ziyaret ettik.

İnsan fıtratına aykırı bir cezalandırma yöntemi olarak hapsetmenin, hiç değilse uzun süreli hapis cezalarının kendisini mahkûm etmek, en azından tartışmaya açmak gerekiyor. Ne var ki bizler cezaevlerindeki hak ihlallerini gündeme getirmek suretiyle gidermeyi umacak kadar savunmadayız, itiraf edelim ve özeleştiri yapalım.

Gergerlioğlu’na getirdiğimiz kitapları teslim ederken öğreniyoruz ki ancak iki ayda bir kitap veriliyor mahpuslara ve 12 kitapla sınırlı. Elinizdeki kitapları okuyup bitirseniz de size gönderilen kitaplar emanette bekletiliyor, teslim edilmiyor.

“Bu mantıksız yasaktan ötürü kalın kitaplar tercih ediyorum” diyor Gergerlioğlu. Kitap okumayı seven, hele hele yazan birisi için ilave bir ceza bu. Bu milletin en yaygın dualarından biri değil mi: “Allah kimseyi cezaevine düşürmesin!”

Cezaevine düştüğünüzde ceza içinde cezaya, birden çok cezaya çarptırılmanız işten bile değildir. Denetime en kapalı alanlardan biri, belki de birincisindesiniz. Geleniniz, gideniniz, avukatınız yoksa vay halinize, her türlü hak ihlaline açık haldesiniz. Cezaevlerinde hatırı sayılır bir keyfiyet hüküm sürmekte. Her cezaevi adeta ayrı bir krallık, farklı farklı mevzuat “yorumları”, uygulamalar mevcut.

Dokuz yıla varan cezaevi ziyaretleri tecrübemize dayanarak yazıyorum bu satırları. Mevcutları arasında hafife alınabilecek bir örnek vereyim. Gergerlioğlu, hakkında çıkan haberleri, yazıları istiyor avukatından. Cezaevi yönetimi çıktıları kendisine teslim etmiyor. Sebep? “Telif Hakkı İhlali” söz konusu olurmuş! Yasakçı zihniyete gerekçe mi gerek? Bu saçma karara itiraz ediyor fakat, Mahkeme de Türkiye’de neticede, itiraz kabul görmüyor.

Gergerlioğlu halihazırda iki kitap üzerinde çalışıyor. Biri 4 Haziran’da Karar Gazetesi’nde yayınlanan “Muhafazakârlar Çürümeye Neden Sessiz?” başlıklı yazısının genişletilmesi ve derinleştirilmesinden oluşuyor. İkincisi ise biyografi. Kim olursa olsun zalime karşı mazlumdan yana şiarı ile özetlenecek insan hakları mücadelesiyle geçen hayat hikayesi.

Gergerlioğlu haklı olmanın huzuru ve gönül rahatlığı içinde kendinden emin görünüyor. İki buçuk aydır cezaevinde, şimdiden iki yüzden fazla mektup almış. Türkiye’nin dört bir yanından, çok farklı düşünce ve inançlara mensup insanlar dayanışma mesajları gönderiyor.

Türkiye dışından mektup alıyor musunuz, diye soruyorum. Hindistan’dan 12 yaşında bir kız çocuğu, Amerika’dan insan hakları aktivisti bir kadın yazmış.

“Bu iktidarın en büyük günahı toplumu Türkçü, kavmiyetçi, ırkçı hale getirmesi, esas sorun zihinlerin ifsad edilmesi” diyor. “Ben burada düşünce ve inançlarımla özgürüm” diyor, “asıl zindanda olanlar beni buraya yollayanlar.”

Eskisi kadar aktif olamasa da kullanmaya devam ettiği twitter hesabında sabitlediği sözleri de bu doğrultuda: “Zindan, benim için Ak Parti ve MHP’nin talip olduğu zulüm, vicdansızlık, yolsuzluk ve despotluk içindeki iktidardan çok daha hayırlıdır. İyi ki eğilmedim.”

Değil mi ki cezaevi zulmedenler için olduğu kadar, zulme itiraz edenler için de bir uğrak yeri?

Ateş olmayan yerden duman çıkmaz, derler. Çıkıyor pekâlâ.

Türkiye’de adil yargılamadan bahsedilemediği, yargı denen çarpık mekanizma iktidarın sopası olarak iş gördüğü için mahkeme kararlarına itibar edilmiyor. Ateş olmayan pek çok yerden dumanların yükselmesi bu yüzden.

Zehirleyen Türk milleti adına zehirliyor, zehirlenense Türkiye.

Kadının Yeri Evidir

Bu defa bir değişiklik yapalım dedik. Haftalık kitap tahlil dersimiz için kalktık, bir arkadaşın dağ evine gittik.

Hepsi hepsi gördüğünüz kadar bir göz odadan oluşan, nohut oda bakla sofa evlere kadınlar gelin gidermiş eskiden. Alt katta da inekler kalıyormuş. Şimdi çekirdek (çıtlatan) aileler, 150 metrekare evlere sığamıyoruz. Eşyalardan yer kalsa…

Benim, diyen, yemyeşil dipdiri bir doğa parçasına kelebek gibi konmuş bu eve, zamane insanı “kulübe” der. Bir karaca, koşarken ayağı kaysa, çatıya düşecek.

Ders bitti, “serbest vuruşlar”da arkadaşı seyrediyoruz, şu bizim kadim tezi sektiriyor dilinde: Kadının yeri evidir. Adam ev sahibi, üstelik bize çay da demlemiş, düşüncesine katılmıyoruz ama itiraz ettiğimiz yok, ortam huzur dolu, tartışmaya girmek bir değil, iki değil tam üç kere gereksiz.

Kadınlar, İslami hassasiyetlere riayet edilen bir çalışma hayatında yer alabilirler. Eş ve/ya anne olmaktan kaynaklı rollerine halel getirmiyorlarsa sakıncası yok bana kalırsa. Bir çay daha alabilir miyim?

Sokağa çıkma yasağı başlamak üzereyken evlere dağılmak için arabaya doluştuk. Virajlardan akarsu gibi süzülüyorken söz, Allah’ın Yardımı’ndan açıldı. Arkadaş, yakın zamanda yaşadığı iki olayı anlatmaya koyuldu, aşk ile vecd ile. Heyecanını görmeniz lazım. İman edenlerin imanını artıracak bir mucizeye bizi de şahit kılmak istediği besbelli.

Askerlik çağı gelmiş, kesinlikle gitmek istemiyor, kaçak duruma düşmüş, devlet idari para cezaları kesmiş, 16.000 Lira gibi onun için büyük bir meblağı bulmuş, cezalar kesinleşmiş, çıkış yolu arıyor. Teslim olmuyor, sabrediyor, Allah’tan yardım diliyor.

İhlas ve samimiyet sahibi olmalı ki Allah, “olmadık” bir yerden kapı açmış.

Görmesinde sorun yok ama gözlerinde bir rahatsızlık var. Bir ihtimaldir diye doktora gitmiş, erkek doktor, askerlik yapmasına mani bir durum olmadığını ifade etmiş küçümseyici bir tavırla. O da, “siz işinizi yapın, beni sevk edin” diyerek talebini iletmiş.

Nihayet bir kadın doktorun önüne gelmiş. Doktor, “sen askerlik yapmak istiyor musun?” diye sormuş bizimkine. Aldığı yanıt üzerine de, şak diye ilk raporu tutuşturmuş eline. “Haftaya heyet toplanacak, durumun orda görüşülecek” demiş, “şu saatte şuraya gel.”

Arkadaş büyük bir heyecan içinde günleri, saatleri tüketmiş, heyetin önüne çıkacak. Sırası gelince kapından içeri bir adım atmış ki, aynı kadın doktor, “hımm, sen mi geldin” demiş, “senin durumunu konuştuk, tamamdır o iş” diyerek heyet raporunu uzatmış.

Arkadaş, kapıdan içeri attığı bir adımı kısacık bir sürenin ardından geri almış. Ayakları yerden kesilecekmiş mutluluktan.

Biz de çok şaşırdık, bu kadar kolay olabilir mi! Vay be, olmuş işte. Allah’ın yardımı.

Arkadaş hız kesmeden ikinci hikayeye daldı.

Bir iş için adliyeye gitmişken, şu askerlik para cezası aklına gelmiş, bir avukata danışsa iyi olurmuş. Karşısına ilk çıkan avukat genç bir kadınmış. Kibarca sormuş, yardım istemiş.

Meslektaşımız, evraklarıyla birlikte işyerine gelmesini söylemiş. Yapılması gereken, askerlikten muaf tutulduğu için para cezalarının iptali için dava açmak. Avukat hanım davadan önce Vergi Dairesi’ne telefon açmış ve söz konusu cezaların silinmesini talep etmiş, aksi halde dava açacaklarını bildirmiş.

Durum müdüre iletilmiş ve iş hiç uzatılmadan halledilmiş. Gerekli evraklar sunulduktan sonra ceza silinmiş.

Arkadaşa dedim ki: Farkında mısın, hayatının dönüm noktalarında hep kadınlar var?

Kadın doktor, kadın avukat. Kadının yeri eviydi hani? Seni ipten almışlar desek yeridir.

Arkadaş, ya işte, diyor, kem küm ediyor. Biz kahkahaları öyle bir koyverdik ki araba sallanacak. Arada yarı şaka yarı ciddi, sırtını yumrukluyoruz: Hıyar herif seni!

Merakla sordum: Eh, avukat arkadaş seni 16.000 Liradan kurtardı, sen de 2-3 Bin Lira olsun, avukatlık ücreti ödemişsindir kendisine?

Yok yahu, 100 lira masraf vermiştim sadece, demesin mi! Bu defa ciddi ciddi yumrukluyorum onu. İnsan nasibini bu kadar mı suistimal eder. İnsaf dedim, kadın seni 16.000 Liradan kurtardı. Allah’ın yardımının zekatını versene, kırkta bir bile değil seninki.

Bize pintiliğin resmini çizen Abidin, mahcup olduğundan mı nedir, birden hatırladı: Ama bir kutu lokum alıp gittim, kendisine teşekkür ettim.

Allah razı olsun, dedim! Doğru söyle: O lokumu da bim’den aldın değil mi?

Kardeşim, diline biber sürmek lazım senin. Yetmez, her yıl 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü kutlama “cezası” vermek lazım sana.

Kadınlar için helal daire evle sınırlı ise eğer, çuvalladık demektir, sorumlusu biz değil miyiz?