Direnmenin Bir Yolu Olarak Düşünülebilir Edebiyat

Tasfiye Dergisi’nin internet sitesi için edebiyat üzerine kısa bir söyleşi gerçekleştirdik.

Mehmet Ali Başaran’ı birçok alanda uğraşan, didinen, emek veren; bir yandan çocuk ve yetişkin edebiyatı yazarlığı, diğer yandan siyasi mahkûmlarla ilgilenen, cezaevleri ziyaretlerini temel uğraşı gören, vicdani red tavrına odaklı bir isim olarak tanıyoruz. Bütün bu alanları, hatları birbirine nasıl bağlıyorsunuz?

Hatları birbirine bağlayan temel dinamik inançlarım. Müslümanım. Bunun büyük bir laf ve sıkı bir iddia olduğunun farkındayım. Hakkını vermeye çalışıyorum, hepsi bu. Elimdeki kalem, geçim kapımı da oluşturan avukatlık, her ne varsa heybemde, hepsini iddiamın ispatına, adil şahitlik vazifemi ifaya yarar araçlar olarak görüyorum. Yoksa yazarlık, avukatlık vb. “ünvan”lar üst kimliğimi oluşturmuyor. Etliye sütlüye karışıyorsam bir nebze, bu sebeple.

Takip ettiğimizden biliyor ve görüyoruz: İyi bir okuyucu, özellikle yeni ve nitelikli edebiyatın sıkı bir takipçisisiniz. Okuma tutkusu nasıl oluştu sizde, ne zaman ve nerelerde mayalandı?

Kitap okunan bir evde veya çevrede büyümedim. Okumaya üniversitede başladım diyebilirim. Büyük adam olmak için okumak lazım gibi genel bir bilgiye, öngörüye sahiptim. Yapacak başka bir şeyim de yoktu. Okudukça kitaplar kitapları çağırdı, o kitaptan şu yazara, derken önümde bir yol açıldı. Zaten epey geç kalmışım, bari en iyi, en önemli kitapları okuyayım düşüncesi ile bir okuma listesi hazırlarken Kur’an’ı okumadığımı, Allah’ın bize nasıl seslendiğinden, neyi murad ettiğinden neredeyse tümüyle bîhaber olduğumu fark ettim. Elime ilk kez bir Kur’an meali aldığımda (arkadaşım Murat Kurtuldu’nun yerinde tavsiyesi üzerine Muhammed Esed’in “Kur’an Mesajı” idi bu kitap) 24 yaşındaydım. Hiç beklemediğim kadar etkiledi beni Kuran’ın Mesajı. “Rabbim ilmimi arttır” diye dua edilmesi gerektiğini Taha sûresi 114. ayetten öğrendim. Okumak o saatten sonra bende bir tutkuya ve de davaya dönüştü. Yazmanın tadını da almıştım. Birbirlerini beslediler. Okudukça yazmaya, yazma güçlüğünden bahane olarak okumaya sığındım. Yazmasam rahatsız, suratsız bir adam olurum ama okumasam yaşayamam gibi geliyor. Korana günlerinde kitap okuyamadığım bir hafta geçirince bunu acı bir şekilde anladım.

Bağlantılı bir soru ile devam edelim hemen: Peki, güncel yayınları, eserleri takipteki kriterleriniz nedir? Hangi eser ya da türü neden okuyorsunuz?

İlgi alanlarıma ve yazmaya niyetlendiğim konulara göre okuma yapıyorum genel olarak. Ama ayrıntıya girince şunu fark ediyorum ki pek çok motivasyon var. Romanı bazen sadece keyifli vakit geçirmek için, bazen de yazarın üslubu, dünya görüşü, ifade gücünü özümsemek için okuyorum. Romanlarla Dünya Turu diye bir seri okuma yapmıştım, 24 farklı ülkeden yazar vardı. Sırf farklı coğrafyaları, toplumları, insanları merak duygusuyla. Bazen, yazar gözüyle okumaya çalışıyorum: Ben olsam nasıl yazardım diye. Şiiri hayatın rengini, büyüsünü kaçırıp yavanlaşmayayım, dünyaya alışmayayım, muhafazakârlaşmayayım diye okuyorum. Ara ara şuur kaybına uğramamak, diri kalmak için okuduğum yazarlar var. Farklı kitap tahlil gruplarıyla okuduğum kitaplar oluyor. Evde iki çocuğumuz var, dolayısıyla Edward Said, Engin Geçtan, Gündüz Vassaf okumaları arasında, “Levent Konya’da”, “Nerede Bu Fil?” gibi eğlenceli kitaplar da okuyabiliyorum. Bana “yazdırılan” yazılar olduğu gibi “okutturulan” kitaplar da var, anlayacağınız! 2002 yılından bu yana evimde, hayatımda TV yok, sosyal medyada da pek az vakit geçirdiğim için dizi-film niyetine okuduğum kitaplar var. Her ne okursam okuyayım, birikimine, beğenisine itimat ettiğim insanların tavsiye ettiklerini okuyorum. Rastgele veya sadece arka kapak yazısını okuyarak bir kitabı almam söz konusu değil.

Sizi avukat kimliğinizle; siyasi davalardan, kamuoyunun yakından takip edip etmediği siyasi tutukluları ziyaretlerden tanıyanlar çocuk edebiyatı yazarlığınızı öğrenince muhakkak şaşırıyorlardır. Biz de çocuk edebiyatı ilginizin kaynağını merak ediyoruz. Neydi sizi oraya yönlendirip yoğunlaştıran?

Edebiyatı, çocuk edebiyatı, yetişkin edebiyatı diye ayırmıyorum temelde. Elbette ilk muhatabı çocuklar olan kitapları yazarken belli kriterler var gözetilmesi gereken. Ben has edebiyat içinde top koşturmayı hedefliyorum. Çocuk kitaplarım sadece çocuklar için yazılmış değil. En azından ben öyle zannediyorum. İyi bir çocuk kitabını büyüklerin de pekâlâ ilgiyle okuyabileceğine inanıyorum. Arnold Lobel, Gianni Rodari, Samed Behrengi gibi yazarların çizgisini kendime yakın buluyorum. Hayal gücü ve mizahla kalem oynatabilecek yerler arasında bana, karakterime en yakın olanı Çocuk Edebiyatı. Bu sebepten ötürü olmalı, oradan başladım. İlginçtir, avukatlığa da Çocuk Mahkemelerinde başladım, zorunlu müdafii olarak. Yoksa, bana kaderimin bir oyunu mu bu?

Bütün bunların yanı sıra Yeni Pencere sitesinde yazar ve editörsünüz. Edebiyatla güncel mevzular arasında dolaşmak, her iki alanda ürün vermek yazı faaliyetinizi nasıl etkiliyor. Dil ve üslûp ayarlarken herhangi bir problem yaşıyor musunuz? Öyle ise eğer, bunları nasıl aşıyorsunuz?

Ben şahsen yaşamıyorum ama yayıncılar, yazdıklarımı alıntılamak, paylaşmak isteyenler yaşıyorlar. Ele avuca gelmemenin hem avantajını hem dezavantajını yaşıyorum, çok şükür. En başta kendi bloğum olmak üzere yazdığım mecralarda “atış serbest”se, ifade özgürlüğü sınırları genişse, ben de rahat oluyor, kendimi veriyor, keyif alıyorum. En sert görünen meseleyi de kendi üslubumca, yer yer mizah, ironi veya şiirle harmanlayarak yazıyorum. Tek düze, sıkıcı olmak istemiyorum. Her köşe başında, paragrafın kıyısında tebessüm etme ihtimali barındıran yazıları okumayı kim istemez? Ben öylesini seviyorum.

Son olarak bir tavsiye isteyelim sizden. İnsanlar yaşam koşturmacası içinde edebiyatla nereden temas kursun?

Direnmenin bir yolu olarak düşünülebilir edebiyat. İçten içe çürüyüp ansızın devrilmemenin bir yolu olarak. İnsan, mutsuz olmamak ve bütünlenmek için edebiyata sığınır, diyen Mario Vargas Llosa’ya kulak verebiliriz.

Söyleşi: Tasfiye

M. Ali Başaran: Direnmenin Bir Yolu Olarak Düşünülebilir Edebiyat

Mehmet Ali Başaran: “Gazete Okuyan Tavuk”, “Nasreddin Hoca’nın Bisikleti”, “Kuzularla Saklambaç”, “Ceza Hikayeleri” ve “Kelebek ve Arı – Malcolm X ve Muhammed Ali’nin Kesişen Hayatları” kitaplarının yazarı. 1983 doğumlu avukat.

Devlet Gibi Düşünmeme Üzerine Denemeler

Üç gün önce “Irkçılık Salgını” başlıklı yazıda bahsini ettiğim ailenin dramı bugün bir yerel gazetenin manşetinde. Mültecilik, yerel değil küresel bir gerçeklik. Bir beldede mültecilerle, mülteci olmayanlar arasındaki hukuku belirleyen, “uygulama” veya “mevzuat” denilerek atıf yapılan malzemeler değil insanlığımızdır.

Mahkûm etmeye çalıştığımız uygulama, benzerlerine her zaman her yerde bir şekilde rastlayabileceğimiz bir zulüm. Onu ortadan kaldırmak için bazen bir kişinin ayağa kalkması yeter de artar bile.

Arkadaşım iki gün içinde ilgili her kurumla bizzat görüşmeler gerçekleştirdi. Tek başına, “sade” bir vatandaş olduğu için ciddiye alınmadı. Malum, bizim gibi “geri” ülkelerde sözün gücü değil gücün sözü esastır. Mevkiniz, makamınız, paranız varsa durum değişir.

Hz. Ali’ye atfedilen, “bir zulmü engelleyemiyorsanız, en azından onu herkese duyurun” sözünün gereğini yerine getirmek lazımdı. “Uygulama öyleymiş, yapılacak bir şey yokmuş!” Hülasa, “zulme devam”, dediler.

Konuşacak bir şey kalmayınca basın harekete geçirildi. Haber Trabzon’un beş gazetesine gönderildi. Yalnızca biri ilgilendi. Manşetten verilen haberden sonra, gün içinde TİSKİ’den bir görevli ile muhtar mülteci ailenin evine gitmiş. Ayrıca Göç İdaresi’nden de aramışlar. Bir anda neşet eden bürokratik ilgi alakayla mağduriyet giderilmiş hızlıca.

Sorun basına yansıyana kadar geçen iki günde yürütülen görüşmelerden anladığım kadarıyla Trabzon’da bir sivil toplum kuruluşu yok! Adına STK denen, işin mantığını anlamaktan uzak ya da zaten işin hakkını vermek için değil güç devşirmek veya bir tür tatmin duygusu yaşamak için toplaşmış insanlar var. Hoş, tüm Türkiye’de de tablo bu denli vahim. Binlerce dernek ve vakıf var. Milyon tane başkan, yönetim kurulu üyesi… Meslek odaları, siyasi partiler, sendikalar, vakıf ve dernekler, hep birlikte geniş bir tabela mezarlığı oluşturuyorlar. Görüntü kirliliği ve laf kalabalığı.

Kendini sivil toplum kuruluşu zanneden yapıların en yaygın hataları Devlet’le, Hükümet’le nasıl bir ilişki kuracaklarını bilememeleri. Hükümet dışı, sivil bir organizasyon, iktidarla nasıl bir ilişki kurar, bunu hiç düşünmemiş gibiler.

Gerçek bir STK, iktidarla ast üst ilişkisi içinde değildir. İnsanlığın selameti için zaman ve mekanla kayıtlı olmayan, sıkı sıkıya bağlı kaldığı evrensel üst değerleri, ilkeleri vardır. Egemenlerin uzağında, sağlıklı, mübarek bir mesafede konumlanır. Devletten, devlet anaforundan bağımsız düşünme kabiliyeti edinmiş kafalarla yola çıkmıştır. Yol ve yordamı hukukla çizilmiştir elbette. Bir zulmü ortadan kaldırmayı gündemine aldığında, “uygulama böyle”, “mevzuat bu şekilde” veya “yasa bunu diyor” gibi, statükonun ilk bariyerlerini görür görmez, “buraya kadarmış” diyerek duraksamaz, geri dönmez.

Tebaa zihniyeti ruhlarına işlemiş insanlar sivil toplum çalışması yapıyorum demesinler. O zihniyettekiler, efendilerinden buyruk beklemeye ayarlıdır, alarmın çalmasını, düğmeye basılmasını, linç ordularının sefere çıkmasını, kalabalıklar arasına karışmayı beklerler. Onları yönlendirecek, daha açık konuşmak gerekirse, güdecek siyasetçiden, köşe yazarından, çakma aydından-hacıdan-hocadan geçilmez bu ülkede. Dünya yanarken, onlar devlet sponsorlu cuma hutbeleriyle yetinirler. Dini değil diyaneti rehber edinirler. Neyin ne olduğunu anlamadan, zulmün dümen suyunda, veballer içinde bir tahta parçası gibi akıntıya kapılmış giderler. Kulakları duymaz ki ruhları duysun.

Zulmü görebilmek, koklayabilmek öyle kolay bir iş değildir. Suyu boşuna bulandırmıyorlar. Hakkı batıl ile örtmek, zulmü paketlemek, kamufle etmek ve devranı böyle sürdürmek için var olan koskoca bir endüstri her gün emek ve para harcarken yan gelmiş yatanlar elbette ki “yem” olmaktan kurtulamazlar. “Allah aklını kullanmayanları pisliğe mahkum eder.” (Yunus Suresi 100. Ayet)

Hak mücadelesinin hakkını vermeye niyetliler dilenci gibi el açmaz, lütuf beklemez, minnet eylemez. Hakkın hatırı, hatır gönül ilişkilerine, kişisel ikbal beklentilerine meze edilemeyecek yüceliktedir. Bunun bilincinde olmayanlar sahaya çıkmış bulunsalar da kısa sürede tel tel dökülürler. Çok geçmez, karargah edindikleri yerleri kahvehaneye, emeklilerin takıldığı sıradan bir lokale çevirirler.

Bugün Türkiye’de yüzbinlerce isim, tabela olmakta birlikte ancak iki elin parmaklarını geçmeyecek kadar sivil toplum kuruluşu bulunuyor olması ibretliktir. Dehşet verici bir insan kaynağı israfı söz konusu.

Sistematik zulmü ortadan kaldırmaya mesai harcasa toplumu esenliğe kavuşturup daha güzel bir dünyaya, en azından ülkeye uyanacak insanlar yara sarma hedefine indirgenmiş ve kilitlenmişler. Tüm mesai buraya harcanıyor. Müştereken, müteselsilen ve mütemadiyen yaralayan, yaralı üreten sistem sorgulanmıyor.

Kumanya taşımayı gerektirmeyecek, köleliğe uzak, adalete yakın bir sosyal düzeni tesis etme amacı geçen yıllar içinde yitip gitmiş. Her sene daha çok kumanya taşıma hedefine kavuşurken, bu gidiş nereye diye sormak akıllara gelmiyor artık. Füzelerin düşmesine engel olamayışımız, bir silkiniş ve dirilişe sebep teşkil etmiyor. Füzeler düşer düşmez “akıllı” telefonlarımıza yardım mesajları düşüyor. Eş güdümlü bu mesajları atmaya ve almaya daha kaç on yıl devam edeceğiz? Bu saatten sonra bu hikayede telefondan gayrı akıllı kaldı mı?

Gölgesinde insanlığın dinlendiği çınarlar olma hayaliyle çıkılan yolda maki olmayı kader beller hale gelmişsek, kendimize birkaç sıkı soru sormanın vakti geçiyor demektir: Neden bu kadarına razı olacak denli savunmaya çekildik? Yola neden çıktığımızı unutacak kadar gömüldüğümüz bu meşguliyetin artık ne kadarını mazeret kabul edebiliriz?