Hukuk Edebiyat Okuma Grubu

2020 yılı şubat ayında İstanbul’dan ayrılana kadar, 10 yıl boyunca her salı akşamı Fatih-Vefa’da Bilim Sanat Vakfı’nın salonlarında gerçekleştirilen ve Av. Muharrem Balcı’nın organize ettiği Genç Hukukçular Hukuk Okumaları Grubu’nun derslerine devam ettim.

Ramazan ve Kurban Bayramları hariç, tatil nedir bilmeyen bir okuma halkasıydı. Hukuk fakültesi öğrencisi, avukat, akademisyen, hakim ve savcı, yüzlerce hukukçunun bir yerinden eklemlendiği ve nihayet “mezun olduğu” bir okuldu. Salı akşamlarına “ambargo” konulduğu için çalışmanın adına katılımcıları arasında “Salı” deniyordu. 22 yıl gibi uzun bir süre devam etmiş, istikrar abidesi bir çalışmanın ikinci yarısında ‘oyun’a dahil olmak bana da nasip oldu.

Ders dedikse, akla sıkıcı okul dersleri gelmesin. Çoğu öğrenci ve avukat, bir kısmı akademisyen, az da olsa hakim ve savcıdan oluşan genç hukukçuların bilgi ve birikimlerini ortaya koyduğu derslerde her hafta farklı bir genç hukukçu arkadaşımız sunum yapardı.

Sunum 19.30 ila 21.00 arasında vakfın amfitiyatro biçiminde dizayn edilmiş çok şık konferans salonunda gerçekleşirdi. En düşük katılımın olduğu yaz aylarında sayımız 30’a hatta 20’ye kadar düşer, en geniş katılımın gerçekleştiği ekim kasım aylarında 120’yi bulduğu olurdu.

Öğrenciyken, üstad Muharrem Balcı başta olmak üzere avukat, akademisyen, hakim-savcı abilerimizin, ablalarımızın önünde bir, bir buçuk saat sunum yapmak yabana atılır bir iş ve tecrübe sayılmazdı. Aylarca sunuma hazırlanmak ve elin ayağın birbirine dolanmadan sunum yapmak önümüzde aşılmayı bekleyen ciddi bir eşikti. Ben de bir kısım haylaz arka sıra öğrencisi gibi uzun süre sunum yapmaktan köşe bucak kaçmışsam da bir iki yıl geçmeden yakayı ele vermiştim. Böyle kaçakları Muharrem Abi derste “nokta atışı” yakalar ve kaçınılmaz vazifeyi herkesin içinde tevdi ederdi.

Amfitiyatro biçimi salonda karşınızda kırk kişi, kafanızı hafif sağa ve sola çevirdiğinizdeyse ilave kırkar kişiyle yüz yüze olduğunuzu düşünün. Bunun iki üç aşama sonrası Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu’nda sahneye çıkmaktır dersem asla abartmış olmam.

Dersler kadar, hatta daha önemlisi öncesinde ve sonrasındaki geleneklerdi. Derslerden önce vakfın Vefa’daki binasına yakın, Muharrem Balcı’nın Aksaray’daki bürosunda buluşulurdu. Vakti olanlar saat 17 itibariyle büroya damlardı. Muharrem Balcı, derslere katılacak birkaç öğrenciyle o sıra tanıma-tanışma maksatlı öngörüşme gerçekleştiriyor olurdu büyük ihtimalle. Bilgi ve birikimiyle derslerde de büroda da önemli bir yer tutan Av. Kaya Kartal odasındaysa, onunla sohbet edilir, mesleki konular üzerine konuşulur, akıl danışılırdı. Dileyenler (daha çok da kızlar) her ders öncesi ortalama 25 kişi için çıkan ve saat 18 gibi yenecek enfes yemeklerin hazırlıklarıyla uğraşan Havva Abla’yla muhabbet eder, bir yandan da işin ucundan tutar, sofrayı kurmaya yardım ederdi.

Büronun alt katındaki kütüphane ve toplantı salonunda her ders öncesi birlikte yemek yemek, kimi okuldan, kimi adliyeden, işyerinden gelmiş arkadaşlarla, dostlarla bir arada olmak keyifliydi. Ne var ki ders öncesi muhabbet bununla sınırlı değildi.

Büroya gelemeyenler vakfın kantininde buluşur, saat 19’da dağıtılan ücretsiz çay, pasta ve o günün nasibine, varsa tatlı veya çikolatayla, yarım saatlik muhabbetin yanı sıra enerji de toplardı. Nasipte nerdeyse her hafta bir tepsi baklava olduğunu da belirtmeden geçmeyeyim. Zira, mezun olma, ruhsat alma, nişanlanma, evlenme, atanma, çocuk sahibi olma gibi türlü vesilelerle her hafta, sağolsun biri ikramda bulunurdu. Öğrencilerin, dahası kimsenin derse aç karnına girmesi mümkün olmasın istenirdi.

Kışın, Vefa Bozacısı’nın önü insan kaynardı. Dersten sonra vakfın önünde başlayan muhabbeti isteyen bozacıda, isteyen çay ocağında devam ettirirdi. Bir veya birkaç hafta görüşemeyen arkadaşlar için Salı, günlerden bir gün değil, eski türk filmlerinde resmedildiği gibi bereketli bir sofra, bir buluşma noktası, hoş bir avluydu.

Salı ikindi sonraları halen ayağım beni Fatih’e, Aksaray’a, Vefa’ya çekse de ne yazık ki aradaki mesafe 1.100 km’den çok daha fazla.

Pandemi sonrası öğrenciler üniversitelere dönünce Allah nasip etti, biz de Trabzon’da bir Hukuk Edebiyat Okuma Grubu kurduk. Bu ilk sezon 12 kişilik bir ekiple (2021 Ekim – 2022 Haziran arasında) 11 kitap okuduk, 6’sı meslektaş -ikisi genç hukukçu akademisyen arkadaşımız- olmak üzere 8 konuk ağırladık ve 24 buluşma gerçekleştirdik.

Önümüzdeki sezon (Ekim 2022 – Haziran 2023) üzerine koyarak okumaya, araştırmaya, üretmeye devam edeceğiz inşallah. Okuma planımız şimdiden hazır.

Muharrem Balcı’nın talebelerine şöyle bir tavsiyesi var: “Gittiğiniz yeri bereketlendirin. Boş gitmeyin, dağarcığınızda gideceğiniz yere uygun malzemeler götürün. Her kişinin ikram edeceği bir değeri mutlaka vardır.”

Ben aklı başında herkesin bir okuma grubunda haftada bir, olmadı, ayda iki, hiç değilse ayda bir kitap okuyarak (“okuma” yaparak) temel meseleler üzerine kafa yorması, ezbere ömür tüketmeyi bir kenara bırakıp sorgulayarak, bilinçli tercihler doğrultusunda, sorumlu biçimde yaşaması, hayra vesile olması gerektiğine inanıyorum.

Her yerde her mesleğin erbabı o mesleğin adayları talebelerle birlikte, dayanışma içinde olsa… Bilgi birikiminden, vakit ve emeğinden paylaşacaklar bir “sofra”da buluşsa… Hayat çok daha bereketli olmaz mı?

1. Sezon’da okuyup tahlil ettiğimiz kitaplar.
2. Sezon’da (Ekim 2022 – Haziran 2023) okuyup tahlil edeceğimiz kitaplar.

Kumarsız Futbol Hayal Mi?

İki ay önce İHH tarafından yayımlanan bağımlılıklarla ilgili bir saha raporundan öğrendiğimize göre Türkiye’de 2 milyon sanal kumar bağımlısı var.

Kumarın internet ve cep telefonları üzerinden kolaylıkla, hızlıca dehşet verici bir yaygınlık kazandığı, insanların ne kadar dikkatini çekiyor, bilemiyorum. Kumar ne yazık ki uyuşturucu gibi bir bağımlılığın yanında “masum” addediliyor. Bu iki bağımlılığın yol açtığı yıkımlar karşılaştırılsa öyle zannediyorum ki kumarın mahvettiği hayatlar kat be kat fazladır.

Geçen ay kumar bağımlısı bir arkadaşla yaptığım röportaj vesilesiyle konuyu biraz irdeleyince buzdağının görünen kısmını bile göremediğimizi fark ettim. Şair sözü: Yarayla alay eder yaralanmamış olan. Alay etmiyoruz lakin fark ediyor da değiliz. Bu noktadan yara almamış veya yara almış birine şahit olmamışsak, anlaşılmaz bir durum değil.

Üniversitede bir grup arkadaşla kış vakti evsizlerin haline dikkat çekmek için eylem yapmış, bayram sabahına sokakta sabahlayarak varmıştık, yorgun argın. Önümüzde pankartlar, içimize işlemiş soğuk hava, gözümüzden uyku akıyor, evimiz gözümüzde tütüyor… Evsizleri o gece anlamıştık. Gözümüz açılmıştı, İstanbul sokaklarında ne kadar da çok evsiz vardı!

Geçen hafta bir haber düştü ekranlara, arada kaynayıp gitmiştir: Spor Toto sezon sonuna kadar Süper Lig ve 1. Lig’e isim sponsoru oldu. Bir yerde haber şu başlıkla veriliyordu: Kulüplere 350 milyonluk toto vurdu!

Spor Toto daha önce Süper Lig’e 9 yıl isim sponsoru olmuş. Spor Toto nedir? Kumarhane işletmecisi. Futbol gibi milyonların ilgi odağı devasa bir sektörü kumar, kumarhane, yani su katılmamış “haram” ayakta tutuyor. Buna itiraz eden kaç kişi var şunun şurasında?

Son 10 yılını bağımlılıklarla mücadeleye adamış Yeşilay eski başkanı Muharrem Balcı ile birkaç on, hadi diyelim yüz kişi.

Muharrem Balcı‘nın 2010-12 yılları arasında Yeşilay’da verdiği debisi yüksek mücadelenin yakın tanığı olarak biliyorum. Yeşilay’ın alışageldiği sağlık dilini yenilemiş, kritik bir müdahale ile mücadeleye Hukuk dili ve vizyonu katmıştı. Çocukları, gençleri bağımlılığa itmenin insanlığa karşı işlenmiş bir suç olabileceğini hiç düşündünüz mü?

O dönem ilk kez bu ülkede okulların ve yurtların isimlerinde geçen “Milli Piyango” ibareleri çocukları, gençleri kumara teşvik ettiği gerekçesiyle kaldırılmıştı. Milli Piyango, millete şirin gözükmek üzere haramdan, sözüm ona hayır (!) inşa ederek 48 okul ve yurda ismini vermişti. Şık bir hareketle bu akıl ve yürek kirliliği ortadan kaldırılmış, okullara Van Depreminde ölen öğretmenlerimizin adları verilmişti.

Hazine ve Maliye Bakanlığı’na bağlı Milli Piyango diye bir kurum var bu ülkede. Türlü adlarla kumar oynatma “tekel”ini elinde bulunduruyor. Kumarın milli’lik örtüsüyle sarılıp sarmalanması, İslami hassasiyetlere sahip bu milletin milli bir değeriymişçesine meşrulaştırılıp pazarlanması size de fena halde garip gelmiyor mu?

Milli Zina diye bir şey düşünebiliyor musunuz? Peki ya Milli Alkol? Ama Milli Kumar var. Dilerseniz kendimizi kandırmak için Milli Kumar yerine Milli Piyango diyelim ve bu kurumun internet sitesine girip bir de ne görelim!?

Türkiye’nin bir adım ileri, iki adım geri gittiğini. Milli Kumar İdaresi’nin ismini verdiği okullar, eğitim merkezleri, yurtlar… Yaptırılan okullar arasında yalnızca Trabzon’da ve KKTC’de birer okula tabela astıkları görülüyor. KTÜ Milli Piyango Of Teknoloji Fakültesi Yerleşkesi ile KKTC Bülent Ecevit Milli Piyango Lisesi.

Beş ildeki Eğitim Merkezine ve 13 ildeki Öğrenci Yurduna Milli Piyango adı verilmiş. İller ve isimlere bakarken biri beni çok şaşırttı. Biri diyorum, bizim aklımızla alay mı ediyor acaba? Yoksa bir Zaytung haberinde mi yaşıyoruz?

Adamlar Ankara’da “Milli Piyango Sokakta Yaşayan Çocuklar İle Madde Bağımlısı Çocuklar Sosyal Rehabilitasyon Kompleksi” kurmuşlar. (Allah’ım sen aklımıza mukayyet ol. Amin!) Pablo Escobar‘ın uyuşturucudan elde ettiği para ile kumar bağımlısı gençlerin tedavisi için klinik açtığını düşünün! Güler misin, ağlar mısın?

Bir başka kumarhanecinin (Spor Toto) sitesine giriyorsun, sitenin alnında Mustafa Kemal’in bir sözü: “Ben sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda ahlaklısını severim.”

Spordan kumar devşirip milyonları bağımlı yapan zeka ile ahlak arasındaki ilişkiyi benim aklım almadı. Yine de bu ülkede Mustafa Kemal sevgisinin nelere kadir olduğunu anlayabiliyorum, çok şükür.

Spor Toto’nun kaç yüz bayisi (kumar/haram istasyonu) var bu ülkede, sitesinde gezindim ama göremedim. “Elektronik Bayiler” diye bir sekme var. İşte asıl tehlike de bu sanal kumar kapısı. Burada altı sanal bayi var. Fenerbahçe futbol kulübünün formasından tanıdığım birine (Nesine) bakalım.

Bu sanal kumarhane sahipleri 2009 yılından bu yana büyük bir sevginin ve ilginin merkezindeki futbol kulüplerine sponsor olarak kumarın reklamını yapmış, meşru ve normal kabul edilmesi için para üstüne para akıtmışlar. Ama nasıl paralar? Haram paralar.

Eskişehirspor, Kayserispor gibi takımlardan başlayıp kumar pastasını büyüttükten sonra Beşiktaş, Galatasaray ve Fenerbahçe gibi en büyük taraftara sahip futbol kulüplerine reklam vermişler.

Başlıktaki soruya dönersek: Kumara prim vermeden, harama bulaşmadan futbol oynamak, futbol seyircisi, taraftarı olmak mümkün değil mi?

Milyonlarca taraftar var, pek çok taraftar grubu var, kim çıkıp şu şerhi koyuyor: Futbolu seviyorum, takımımı seviyorum ama kumarın reklamını yapmak, kumara prim vermek, ilgime-sevgime, ayırdığım vakte haram bulaştırmak istemiyorum.

Futbolu da esir almış kapitalizm gibi bir canavarı ortadan kaldırmaktan bahsetmiyorum, yalnızca çok kaba bir şekilde gözümüze sokulan, binlerce insanın ve ailenin yıkımına yol açan kumar pisliğini bertaraf etmekten bahsediyorum. Zor olmasa gerek.

Üzerinde kumar reklamı olan bir formayı giymem diyen bir sporcuya rastlayamadığımız için Muhammed Ali efsanesi devam ediyor. Sporun dışına çıkacak, kirli ise oyun, o oyunu bozacak, bir insan olarak duygu ve düşüncelerini ifade edebilecek, sektörün kölesi olmayacak, “köle efendilerinin” çizdiği dar çemberin dışına çıkabilecek ve kendi kimliği, kişiliği ve farkı ile var olma hakkını kullanacak. İfade özgürlüğünü kullanacak. Kullandırmıyorlarsa çekip kapıyı çıkacak. Hayat spordan çok daha büyük değil mi sonuçta.

Sporu harama bulayanlara, gençleri kumar gibi bağımlılıklara teşvik edenlere kim itiraz edecek? Büyük patron, esas işletme sahibi değil, bizim gibi sıradan ama bir araya gelen, pekala hayırlı bir dalga oluşturabilecek insanlar.