Cezaevi Ziyaretleri -21

Avukat arkadaşım Selim Murutoğlu ile dün yine Silivri 9 No’lu Cezaevi’ndeydik.

Gezi Davası’nın tutukluları Yiğit Aksakoğlu ve Osman Kavala ile ÇHD’li Avukatlar Davasından ceza almış Barkın Timtik ve Selçuk Kozağaçlı ile görüştük.

Kozağaçlı ve Kavala hakkında daha önce yazdığım için bu yazıda yeni tanıştığımız iki ismin “yeni” Türkiye hikâyesine odaklanacağım.

Yiğit Aksakoğlu, hilkat garibesi Türk Yargısının kurbanı, sayısız masum insandan sadece biri. 17 Kasım 2018’de tutuklandığında, kendisini, fantastik edebiyatın örneği sayılabilecek, adına “iddianame” denilen bir kurgunun içerisinde bulacağını kim bilebilirdi ki? Piyango’dan bir tutuklama çıktı! 

Yargılama veya tutuklama için gerekçe var mı? Yok. Delil toplamaya gerek yok ki. Yargı cephesinde hiçbir ilkeye, sabiteye yer yok. Pervasızlıkta zirveye çıkılmış vaziyette.  

İlgili hukukçular şu tespiti yapıyorlar, ki ben de aynen katılıyorum: Bu, Fetöcülerin yargısından da kötü bir yargı, adına yargı demek doğruysa. Fetöcüler su katılmamış bir kötülük sergilerken işi kılıfına uydurmak için sahte delil üretirlerdi. Birkaç yıldır artık buna da gerek yok. Delil’in D’si yokken insanlar tutuklanabiliyor, uzun süre esir kalabiliyorlar zulmün elinde.

Yiğit Aksakoğlu da o mağdurlardan biri. Profesyonel olarak sivil toplum çalışmaları yürütüyor. Sıfır –üç yaş arası çocuklar yararına ürettiği projeleri 2011 yılından beri Sultanbeyli, Beyoğlu, Maltepe, Sarıyer, Gaziantep ve İzmir Belediyesi tarafından uygulanıyor.  

42 yaşındaki Aksakoğlu basına ve oradan da “iddianame” denilen distopik metne yansıyan iddiaların o denli uzağında, alakasız biri ki gözaltına alındığında, “akşam spora yetişebilir miyim” diye düşünüyormuş. Dört aydan fazladır tek kişilik koğuşta ve hiçbir insan evladı ile görüştürülmüyor. Bunun adına “tecrit” deniyor! Tecrit işkencedir. İşkence insanlık suçudur. 

Yedi yaşındaki kızı Deniz, ilk günler, olayın şoku içinde, “Babam öldü mü? Sonsuza dek gelmeyecek mi?” diye soruyormuş. Küçük kızı, üç yaşındaki Leyla, cezaevinde babasını gördükten sonra sormuş: “Baba sen çok uzaklarda değilsin ki, neden eve gelmiyorsun?”

Yiğit’in çıkagelmesini bekleyen yakınları bu yazıyı okusalar, “bir avukat olarak bunları mı anlatıyorsun arkadaş” diye sorabilir, garipseyebilirler. 

Hukuka adeta düşman kesilmiş, hoyratlığın ve acımasızlığın adına “yargı” demiş, adalet denilen değeri hiçbir zaman sahiden amaç edinmemiş bir ülkede yaşıyoruz. Beni mazur görün, yedi yıldır cezaevlerinde dolaşıyorum, davalara bakıyorum, biraz yorgunum.  

Çocuklardan bahsedeyim dedim, sanıkların da insan olduğunu hatırlatmak istedim. Hatta önce insandır, annedir, babadır, evlattır sanıklar, mahpuslar. (Keşke idrak edebilseler, keşke hissedebilseler…)

Rabia Naz’ın küçük bir kız çocuğu, Şaban Vatan’ın bir baba olduğunu hissedebilseler, anlayabilseler keşke.  

İnsanı tanımayan, anlamayan; anne nedir, baba kime denir, bilmemiş, bir yetimle göz göze gelmemiş insanları hâkim, savcı, bilirkişi yapmamak gerektiği çok açık değil mi?

Kürsülerde sadece insanların, yani iyi insanların yer alacağı bir sisteme sahip olunamaz mı?  

Büyükada Davası nasıl şişirilmiş balondan ibaret bir davaysa, Gezi Davası da öyle bir dava bana kalırsa. Furkan Vakfı Davası hakeza, tümüyle hukuk dışı bir kurmaca…

Türkiye’deki siyasi davalarda asıl olan hukuksuzluk, hukuk istisnadır. Adalet değil siyasi menfaat mülkün temelidir. Güç dengeleriyle birlikte her dönem değişen o siyasi menfaat her türlü aracı meşru görür. Bakınız, Fetö ve “geleneksel” yargısı… Sürdürülebilir ve süründürülebilir yargı.

“Mahkeme” ÇHD’li avukatların davasına 20 Mart’ta, daha fazla tahammül edemeyip son vermiş, adeta ceza olup yağmıştı. Ardından, 39 Baro başkanlığı yayımladığı bildiri ile bu “rezalet” kararı sert bir biçimde eleştirmişti.

“Tarihe geçsin: Bırakınız adil yargılanmayı, bu bir yargılama bile değildir” cümlesi, o bildirinin sonuç kısmından…

O davada nasibine piyangodan 18 yıl 9 ay hapis cezası çıkmış Av. Barkın Timtik’le görüşürken bileklerindeki izler dikkatimi çekti. Yanmış mıydı, kesilmiş miydi? Sordum.

Güvenlik görevlileri plastik kelepçe ile, ters kelepçe denen yöntemle işkence etmişler. Aylar öncesinden izler vardı. Bilekleri kelepçe ile iyice sıkıp kişiyi saatlerce o halde bırakmak suretiyle gerçekleştirilen bir işkence…

2017’de bu kadın meslektaşımız Kadıköy ve Beşiktaş’ta gözaltına alındığında çok ciddi işkenceler görmüş. Erkek ve kadın polisler tarafından fena halde dövülmüş. Vücudu mosmor olmuş.

90’lar, bütün ekibi toplayıp gelmişti de bir tek işkence yoktu. O da geri dönmüş meğer! (Vay başımıza gelenlere.)

İşkenceye maruz kalanın kimliğine bakıp ona göre mi konuşacak veya susacağız? Elbette hayır. Biz mazluma kimliğini sormayacağız.

Allah ve melekleri şahittir, herkes bilsin ki biz zalimlerden beriyiz. Zalimler biz’dense biz onlardan değiliz. Bu dünyadan böyle geçmek için mücadele edecek, sonuna dek direneceğiz. Duamız budur.

Hak ve adalet bizim vatanımızdır. Evet, vatan sevgisini imandan biliriz.  

 

*Yiğit Aksakoğlu’nun Eşi Ünzile Aksakoğlu ile yapılmış bir röportaj:

http://www.agos.com.tr/tr/yazi/22229/yigit-in-neden-tutuklu-oldugunu-anlayamiyorum

Cezaevi Ziyaretleri – 20

Avukat arkadaşım Ahmet Kılıç ve Selim Murutoğlu ile Silivri 9 No’lu Cezaevinde Osman Kavala, Selçuk Kozağaçlı ve Şahırmerdan Sarı ile görüştük.

Üçü de Türk Yargısının mağduru. Üçü de hukuk yüzü görmedi. Üçüne de reva görülen muamele zulüm ve işkence.

Osman Kavala’nın tutuklanmasının üzerinden bir yıldan fazla süre geçti. Hakkında halen bir iddianame dahi hazırlanmış değil. Bu, “ipini koparmış” bir “Yargı”dır. Bu “çakma yargı”, devlet iktidarını gasp etmiş bir müfteri gibi davranmaktadır.

Ortada suça ilişkin tek bir delil yok, dağ gibi iftira var. Art niyet var, yoz bir kötülük var, hapis var, dahası var:  

Osman Kavala “ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası”na çarptırılmış bir mahkûmdan daha ağır şartlarda, tek başına tutuluyor. Kendisine spor ve sohbet hakkı tanınmıyor. İçeride ziyaretçilerden başka kimse ile görüştürülmüyor.

Aynı işkence Selçuk Kozağaçlı’ya da uygulanıyor.

Yargı’nın içinde bulunduğu utanç verici hali son günlerde Karar Gazetesi’nde birbiri ardına kaleme aldığı yazılarla Yıldıray Oğur ayrıntılı biçimde ortaya koyuyor.

Şahımerdan Sarı, Fetö’cü hâkim ve savcıların hukuk mukuk dinlemeksizin, içlerinde kaynayan fesatlıkla verdikleri korsan kararlar neticesinde geçmişte 10 yıl hapis yattı, halen “tutsaklığı” devam ediyor.

Allah kimseyi bu yargının eline düşürmesin! Bu yargıyı, bu hâkim ve savcıları Allah ıslah etsin diye sözlü ve fiili duada bulunmak lazım.

Süreyya Berfe, çocuklar ölüme verilmiş gözdağıdır, demiş. Türk yargısı da topluma verilmiş bir gözdağıdır. Bu zihniyetle ve karakterle, geleceğimize pusu kurmuş bir mayın tarlasından farksızdır.

Yargı denilen, derinlere kök salmış sorunu çözmeden başı beladan kurtulmaz bu milletin. Zulüm ile abad olunmayacağına göre…

Bugün ziyaret ettiğimiz üç isimle ilgili üç okuma parçası sunarak özetime son noktayı koyayım istiyorum. Bu kadar kötülükle karşı karşıya kalmak yoruyor insanı.

https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-46082758

https://m.bianet.org/bianet/siyaset/200861-tahliye-edilen-avukat-selcuk-kozagacli-darp-edilerek-emniyete-goturuldu

http://www.sahimerdansari.com/28-subat-ve-feto-magduru-sahimerdan-sari-adalet-bekliyor.html

Cezaevi Ziyaretleri – 19

Silivri 9 No’lu Cezaevindeydik bugün.

Av. Selçuk Kozağaçlı, Osman Kavala, Av. Bekir Kaya ve Ahmet Altan’la görüştük.

4 Mayıs 2018 tarihli bir önceki ziyaretimizde görüştüğümüz Ali Bulaç, Mehmet Altan ve Ahmet Turan Alkan kısa bir süre sonra tahliye olmuşlardı. 

Altı yıldır farklı cezaevlerinde ziyaret ettiğimiz mahpuslardan da tahliye haberleri geldi birbiri ardına, sevindik.

Cezaevleri ama bilhassa Silivri 9 No’lu Cezaevi adeta bir tanınmış muhalifler kampına dönüşmüş durumda. Kamp dediysem, birbirleriyle irtibatlı oldukları anlamı çıkmasın buradan. Ağır bir tecrit var. Pek çok tutsak tek başına kalıyor.

Selçuk Kozağaçlı, daha önce fesat “FETÖ Yargısı” neticesinde hapis yatmış tecrübeli, dirayetli ve sızlanmayan bir tutsak olmasına rağmen ağır tecrit altında artık zorlandığını söylemeden edemiyor.

Kendilerine uygulananın, adı konulmamış bir “düşman ceza hukuku” pratiği olduğunu belirtiyor, ki katılmamak elde değil. Pek çokları gibi onun da maruz kaldığı sürecin hukukla, Türkiye Cumhuriyeti’nin yasalarıyla filan alakası yok elbette. Tam manasıyla yasa dışı ve kayıt dışı bir “hukuk” uygulanıyor. 

Selçuk Kozağaçlı ile apayrı dünyaların insanlarıyız lakin şunu bütün samimiyetimle ifade etmek isterim ki inançlarının ardındaki coşku dolu kararlı duruşu ve bilhassa verdiği hukuk mücadelesi ile hayatı hukuk fakültelerinde ders diye okutulmayı hak ediyor.

Hukuk felsefesi üzerine uzun uzun konuşuyor ve haklı olarak soruyor: “Bize ve pek çok kesime uygulanan bu muameleyi hukuk olarak kabul edebilir miyiz? Eğer kabul edersek, bu çok tehlikeli içtihat yarınlara büyük bir tehlike olarak miras kalacak.”

İthama ve illa ki yeni bir tanımlamaya ihtiyaç olduğu ortada. Ağız alışkanlığıyla “hukuk” olarak adlandırılan sürece de, “yargı” denilen mekanizmaya da farklı adlar vermek zorundayız. Kelimeleri ve kavramları zayi etmeye hakkımız yok. Yeni tanımlamalar yapmak ve cari zihniyet ve pratiği izhar ederek şekilde içini doldurmak lazım.

Hayır, buna “hukuk” diyemeyiz, “yargı” diyemeyiz. Hâkim hâkim değil, savcı savcı değil.

Adına Duruşma Salonu denilen yerde devlet memuru olarak bir tek zabıt kâtibi ve mübaşir işini doğru yapıyor. Böyle bir garabet içinde gerçekleşen “tiyatro”ya yargılama demek su katılmamış bir haksızlık olur.

Burada edebiyat yapmıyorum. Bilmeyene bir distopya romanından fırlamış gibi gelen cümlelerden müteşekkil gerçekliğin altında büyük bir zulüm yatıyor, fantastik bir kurgu değil.

Zindan gerçek, esirlik gerçek, hukuk değil, yargı hiç değil. Literatüre aşina olanlar için söyleyeyim, bu, türünün son örneği bir “kıyamet alameti”.

Kitaba uymama aşaması geçilmiş, kitaba uyduramama aşaması da geçilmiş, kitaba uydurma gayret ve çabası ise nihayete ermiş. Artık bambaşka bir aşamaya geçilmiş. Usulden ve esastan ipini koparmış bu aşamada artık her şeyi yeniden tanımlayıp tasnif etmeye ihtiyaç duyuluyor.

(Hukuk felsefesi, hukuk sosyolojisi, hukuk psikolojisi üzerine düşünenleri, akademisyenleri yardıma çağırıyorum tam da bu noktada. Allah rızası için defansa gelsinler. Daha fazla gol yeme lüksümüz kalmadı.)

Dokuz aydır hakkında bir iddianame bile hazırlanmamış Osman Kavala “Adaletin yüzünü görebilmiş değilim henüz.” diyor.

Adaletin yüzünü göremeden zindanlara atılmış, karalanmış, cezaevinde yıllarını geçirmek zorunda kalmış binlerce insanın hikâyesi yazılmadı henüz.

Bu garabetle hesaplaşmadan var olmayı, dik durmayı başarabileceğimize inanmıyorum toplum olarak. 

“Sözlerimin anlamı beni ürkütüyor.”

Şükür ki cılız bir umut var elde. Onu büyütmek, güçlendirmek zorundayız.  

Cezaevi Ziyaretleri – 18

Avukat arkadaşım Selim Murutoğlu ile Silivri 9 No’lu Cezaevi’ndeydik bugün.  

Mehmet Altan, Ali Bulaç, Ahmet Turan Alkan, Halis Bayancuk, Selçuk Kozağaçlı ve Ahmet Altan ile görüştük. Osman Kavala’yı da avukatı ile “çok acayip bir hal içinde” gördük.

Bu isimlere ilişkin tek tek ve kısa kısa değerlendirme yapmadan önce genel vaziyet ve gidişata ilişkin birkaç kelam etmem gerekiyor:

Türkiye’de yargı yok. Hukuk askıda. Dahası, başta anayasa olmak üzere kanunlar uygulanmıyor. Yargı, onu kontrolü altında tutan küçük bir azınlık hariç tüm kesimler açısından güvenilmez bir mekanizma. İstikrarlı bir biçimde zulüm üretmeye devam ederken son sürüm OHAL’le birlikte iyice şirazeden çıktı. Yargı cephesinde artık ne ilke kaldı, ne sabite. Kimin ne yaptığı belli değil. Kimse hiçbir şeyi öngöremiyor. Hukuk güvenliği söz konusu değil. 

Türkiye’de yargının ahvalini özetleyen bir gösterge olarak hâlihazırda önümüzde duran devasa Silivri Cezaevi Yerleşkesi, adeta bir yargısız infazlar kampı, hukuksuz kararlar mezarlığı. Binlerce insan haksız yere özgürlüğünden olmuş. Çok ağır esaretler yaşanıyor. Kimler ölüyor, kimler sakat kalıyor, kaç bin insan resmi evraklar arasında can çekişiyor, kaç bin insan soluksuz kalıyor, haksız yere evlatlarından kopartılan anneler-babalar, yetim kalan çocuklar…. Bunlar istatistik olarak bile değer taşımıyor, gündeme gelmiyor, getirilemiyor.

Türkiye’de artık daha fazla sürdürülemez görünen bu hukuksuzluk çağı ne zaman son bulur bilemem lakin acilen bir düzenleme ve onarıma gidilmesi gerektiği ortada. Yoksa toplum bu yargı’nın altında kalacak.

Görüştüğümüz isimlerden Mehmet Altan’ın içinde bulunduğu hal ibretlik. Kendi yargı macerasını “baştan aşağı bir rezalet” olarak tanımlıyor.

Anayasa Mahkemesi’nin ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kendisi lehine verdiği kararlara rağmen Mehmet Altan hakkında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verildi. 21 aydır hukuka aykırı bir biçimde hapiste tutulan gazetecinin suç işlediğine dair somut bir delil yok. Eski tarihli bazı gazete yazıları var, zorlaya zorlaya “delil” haline getirilen.

Mehmet Altan’ın dosyasına hukuk ulaştığında beraat edeceğine inanıyorum. Kendisine yüklü miktarda tazminat da ödenecektir.

Ali Bulaç’ı hasta, yorgun ve kırgın bir halde gördük. “Yeryüzünün lanetlileri”nden biri gibi muamele gördüğünü anlatıyor.

“Bana destek olanların yüzde doksanı sol ve laik kesimden” derken yaşadığı hayal kırıklığı gözlerinden okunuyor.

“Alparslan Kuytul bana sahip çıktı, Allah razı olsun” diyor.

Zaman Gazetesi’ndeki 6 yazısı dolayısıyla hakkında 3 kez ağırlaştırılmış müebbet hapis (artı) 15 yıl hapis cezası talep ediliyor. Akıl alır gibi değil. 10-11 Mayıs’ta karar duruşması var.

Cezaevinde deizm ve ateizmle ilgili bir kitap yazıyor, günlük tutuyor. 67 yaşında olan, pek çok sağlık sorunu bulunan, hukuk ve insaf dışı bir ithamla tutuklu yargılanan Ali Bulaç asla bu muameleyi hak etmiyor. Bugün önemli mevkilerde bulunan arkadaşları, eski dostları, talebeleri ona yapılan zulmü seyrediyorlar ne yazık ki.

Ayrılırken, “Müslümanlardan dua bekliyorum” diyor.

Ahmet Turan Alkan hakkında da müebbet hapis (artı) 15 yıl hapis cezası isteniyor. “Delil” olarak da eski yazılarından 15 tanesi seçilmiş! Ekranlardaki halinden çok daha zayıf gördük kendisini. Cezaevinde “Sağ Yanım” adlı bir roman yazmış. Derin bir kararlılık ve vakarlı bir hüzün var yüzünde. Kısa sürdü görüşmemiz. Ayrılırken şöyle bir cümle kullandı, yazmam için:

“Bizi majestelerinin hukuku yargılıyor.”

Ahmet Turan Alkan’ın da beraat edeceğine inanıyorum.

Halis Bayancuk, kamuoyunda Ebu Hanzala olarak biliniyor. 11 aydır tutuklu. Hakkında 10 dosya var.

Halis Bayancuk çok ağır bir tecrit altında yaşıyor. 24 saati tek başına bir hücrede geçirmek zorunda. Sadece haftanın bir günü bir saat için aynı dosyadan yargılanan bir kişi ile spor salonunda görüşebiliyor. Ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası alan herhangi bir suçludan bile daha ağır bir tecrit altında.

Selçuk Kozağaçlı, Çağdaş Hukukçular Derneği Başkanı. Altı aydır tutuklu. Halis Bayancuk haftada bir yalnızca bir saatliğine bir insanla görüşme hakkına sahipken, ona bu minicik hak da tanınmıyor. Lakin bir insan bu kadar mı hayat dolu, özgüvenli ve muhabbet sahibi olur! En uzun görüşmeyi kendisiyle gerçekleştirdik. Böyle bir meslektaşla tanışmak benim için çok kıymetli oldu. Derin bir bilgi ve birikim sahibi. Muhatabı ile aynı hizadan konuşan, son derece cana yakın bir insan.

Ahmet Altan’ın mahkemedeki savunmasına ilişkin bir yazı yazmış ve bir tahminde bulunmuştum 23 Haziran 2017 tarihinde*. Altan’ın basına da yansımış olan “yargılayanları yargılayan” savunması 15’den fazla dile çevrilmiş ve İtalya’da kitap olarak yayınlanmış. 

Tırnak içindeki mahkeme Ahmet Altan’a ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası vermişti. Kararı ciddiye almaz ve umursamaz görünüyor. Haklılığına olan yüzde yüz inancından alıyor gücünü. Uzak olmayan bir gelecekten umutlu ve beraat edeceğine inanıyor.

Türkiye’nin hapishaneleri yazar, çizer, şair, gazeteci dolu. Ahmet Altan da bir kitap yazmış içerde daha şimdiden. Edebi-felsefi bir deneme kitabı.

“Rutubet gibi yayılan bir şey oldu Türkiye’de: Hukuksuzluk” diyor.

Bir görüşmeden çıkıp diğeri için beklerken Osman Kavala’yı gördük. Avukatı ile görüşüyordu. İki adımlık görüşme odasında bir de gardiyan bulunuyordu. Yetmezmiş gibi tepede de bir kamera kayıttaydı.

Böyle bir manzaranın olduğu ülkede hukuk devleti masallarına, adalet bakanlığına ne gerek var Allah aşkına!

 

https://mehmetalibasaran.com/2017/06/23/yerin-dibine-batiriyorum/