Ramazan Günlüğü 30

En güzel Ramazan’ım ve ilk Ramazan Günlüğü’m sona eriyor.

Rengini hüzün ve sevinçten alan dingin bir sona erme, son’da erime hali.

İki değerli paylaşım var bugün heybemde.

İçinde bulunduğumuz okuma ve yazma gündemine ilişkin. Durduğumuz yere ilişkin. İlkelere ilişkin.

Hak ve Batıl mücadelesinde durduğumuz yere ilişkin.

İbrahim Sediyani’nin ufkumuz.com’da 6 Ağustos tarihli yazısından altı çizili satırlar:

“Ne Hükûmet’in her yaptığına destek veren davranış biçiminden, ne de Hükûmet’in her yaptığına muhalefet eden davranış biçiminden ülkeye ve topluma fayda gelir. Çünkü bu ‘kutuplaşma’ ortamında ortaya konan tavırlarla Hükûmet, ‘neyin doğru neyin yanlış olduğunu’ öğrenemez, ancak ‘kimin dost kimin düşman olduğunu’ öğrenebilir.”

“Hiçbir devletin, partinin, örgütün veya camiânın dünyevî hesapları, bizim âhirette vereceğimiz hesaptan daha önemli olmamalıdır, bizler için.”

“Amacımız ‘muhalif’ ya da ‘taraftar’ olmak değil, ‘erdemli’ olmak olmalıdır. Çünkü dört kutsal kitabın da bize emrettiği budur.”

“Partilerin, örgütlerin, camiâların ve insanların ‘günahlarına’ değil, ‘sevaplarına’ ortak olmayı tercih etmeliyiz.”

“İnsanlar bizi olumlu tanımalı, bizi sevmeli ve sahiplenmeli, bize güvenmeli, itibar etmeli, kalemimize itimat etmelidirler. Savunduğumuzda, bizden ‘yandaş’ çıkmayacağını bilmeliler. Eleştirdiğimizde de ‘düşman’ olmadığımızı…”

“Erdemli olmak, tek gayemiz olmalıdır. Faile değil fiile bakarak tavır belirlemeliyiz.”

“Coğrafyadan coğrafyaya değişen, ırktan ırka değişen, mezhepten mezhebe değişen, partiden partiye değişen ‘ahlâkî ilkeler’in, sadece bir tek adı vardır: ‘Ahlâksızlık’!”

“Sadece kendin için ve kendinden olanlar için istediğin hiçbir hak, sana helâl değildir.”

“Başkasının üstündeki çamurla, kendi elbiseni temizleyemezsin.”

“Önemli olan, yazdığımız yazıları kaç kişinin okuduğu değil, yazılarımızda hakkı mı yoksa bâtılı mı dillendirdiğimizdir. Önemli olan, ne kadar yüksek tirajlı bir gazetede yazdığımız değil, kendi duruşumuzun doğru olup olmadığıdır.”

“Bir camiâda eğer herkes aynı düşünüyorsa, orda hiç kimse düşünmüyor demektir.”

“İktidarın her yaptığını destekleyen yazarlar da, iktidarın her yaptığına muhalefet eden yazarlar da, toplumun ‘aydınları’ değil ‘karanlıkları’dır.”

Hilal Kaplan Yeni Şafak’ta 7 Ağustos tarihli “Asmıyoruz da Besliyoruz” adlı yazısı gözleri kapatılmış, görme yetileri ciddi biçimde zarar görmüş Müslümanlara bir, hiç değilse bir nebze şifa olur diye dua ediyorum.

Müslümanlar Allah’ı -ve Devleti- lâyıkıyla takdir edebilsin diye dua ediyorum!

Müslümanlar Allah’ı -ve Devleti- lâyıkıyla takdir edebilsin diye dua ediyorum!

Müslümanlar Allah’ı -ve Devleti- lâyıkıyla takdir edebilsin diye dua ediyorum!

Lâyıkıyla takdir edelim (bakınız: Kur’an, Zumer  67. Ayet ve ilgili pasaj)

Ve hep birlikte dua edelim..

“Bir açıdan cumhuriyet tarihi, sömürenin de sömürülenin de yerli olduğu bir sömürgeleştirme tarihidir.

Sömürüden kasıt, klasik sömürgeleştirme örneklerinde öne çıkan iktisadi veçheden ziyade kültürel, içtimai ve siyasal olanı kapsayan bir sömürgeleştirmedir.

Yabancı sömürgeciler, Ortadoğu’dan çekilirken genelde askerî kadro ve yönetimlerle işbirliğine gitmişlerdir. Onlar da yapılandırdıkları sistemlerle, kurdukları kadrolarla ve toplumsal-siyasal alanda icra ettikleri politikalarla ülke üzerinde aynı yabancı bir sömürge yönetiminin yapacağı şekilde hüküm sürmüşlerdir.

Türkiye’den Mısır’a, Tunus’tan Cezayir’e, Libya’dan Suriye’ye kadar pek çok İslâm ülkesinin tarihinde eli silahlıların siyasetteki tahakkümü bir tesadüf müdür?

Ya 1960’dan bu yana, millete her söz hakkı tanındığında kafasının ezilmesi bir tesadüf müdür?

Ya da darbe tehdidinin diriliğini tekrar hatırlatan Gezi sürecinden bu yana çok net gördüğümüz gibi, Batılı nerdeyse tüm devlet yetkililerinin ağız birliği etmişçesine aynı ‘operasyonel’ cümleleri kurmaları ve ısrarla darbeye darbe, katliama katliam diyememeleri tesadüf müdür?

5 Ağustos 2013 üzerine çok şey yazılacak.

Ancak unutmamak gerekir ki bu tarih, aynı zamanda bu ülkenin ‘kendi kendini sömürgeleştirmesi’ noktasında da sona yaklaşıldığının işaretidir.

***

Davayı tanımıyorlarmış. Doğrudur, tanımazlar.

Onlar, Ali Şükrü Bey’i, yani tarihimizdeki ilk siyasî cinayetin mağdurunu da tanımazlar. ‘Mustafa Kemâl’e muhalifmiş’ der geçerler.

İstiklâl Mahkemeleri’ni de tanımazlar, ‘devrimin gereği’ diye savunurlar.

Dersim Katliamı’nı da tanımazlar, ‘o zamanın şartları’ derler.

6-7 Eylül’ü tanımaz, ‘muhteşem örgütlenme’ diye anarlar.

1960 darbesini de tanımazlar, ihtilal diye överler.

1971 muhtırasını da tanımazlar, o gençleri idam eden düzeni sorgulamazlar.

1980 darbesini de tanımazlar; sabık generalin yargılanmasına referandumda ‘hayır’ deyip, şimdi de yargılanma koşulunu beğenmezler.

28 Şubat’ı zaten bilmez, mağdur edebiyatı sanırlar.

‘Mirzabeyoğlu niye hapiste?’ diye soranları duymazlar.

Bu zulümlerin hepsini ‘tanıyan’ birisi olarak, yargılananların nihayet hukuku tanımış olmalarına sevindim.

Çünkü artık Başbakan ve bakanlar asan, solcu-sağcı ayırt etmeksizin masum gençleri idama yollayan, Kürtçeyi yasaklayan, binlerce cinayet işleyen, bedenleri asit kuyularına atan, akıl almaz işkenceler eden, başörtülü kadınlara var olma hakkı tanımayan, gayrimüslimleri hedef tahtasına oturtan, aydınların hayatına kast eden, halkına karşı kanlı ve hastalıklı planlar yapan, hukuk tanımaz bu gelenek miadını doldurmuştur.

Türkiye’nin ‘kendisi gibi olması’nın önündeki en büyük engel olan darbecilik, artık sadece vicdanlarda değil, hukuk önünde de mahkûm edilmiş bir suçtur.

***

Davadan, sadece görevi kötüye kullandığı kanıtlanabilen İlker Başbuğ’a müebbet, Mehmet Haberal’a ise tahliye kararı çıkması gibi adalet terazisine sığdırması zor kararlar çıkmış olabilir. Bunların temyiz sürecinde düzeltilmesini temenni ederiz. Ancak büyük resmin gözden kaçmaması şartıyla…

Bu gibi cezaların gereklilik koşulunu ortadan kaldıracak, darbe tehdidinden uzaklaşmış bir ülke olmak niyazıyla, darısı başta Mısır olmak üzere, darbe belasına düçar olmuş tüm ülkelere…

Memleketimize hayırlı olsun.”

Ramazan Günlüğü 23

Tarlabaşı’nın kendine has bir iklimi, ritmi, karmaşası, terminal ruhu var.

Bir tür çöküntü ve göç’üntü bölgesi.

Şehrin bu fazlasıyla arka sokaklarında gelenek görenek, töre, racon farklı.

Afrikalı kardeşlere gelip gitmemiz, yardımlarımız, civarda birilerinin dikkatini çekmiş.

Bizden sonra Afrikalıların bir göz oda mekânına “ziyarette” bulunmuşlar.

Amiyane tabirle, “Siz ne ayaksınız o’lum burda!?” diye sormuşlar.

Bizim sivil polis olduğumuzu düşünüyorlarmış, buna o kadar inanmışlar ki kardeşleri kendilerince sorgulamışlar.

Afrikalılar olayı Kadir Bal’a aktarıyorlar.

Kadir, gidip o gençlerle konuşuyor.

Bizim polis veya başka işler çeviren insanlar olmadığımızı, sadece Afrikalı Müslüman göçmen kardeşlere Allah rızası için yardımcı olan, zekat vb. maddi manevi yardımları ulaştıran kendi halinde insanlar olduğumuzu söylüyor.

Durumun sandıkları gibi olmadığına ikna olan mahalleli gençler küfürlerini geri alıyorlar, özür diliyorlar ve planlarını uygulamaktan vazgeçiyorlar.

Planları şuymuş:

Bizi orda bir daha gördükleri an 5-10 kişi hemen toplanacak, kendi tabirleri ile “üzerimize çökecekler”, biz polisleri(!) iyice bir benzeteceklermiş.

Böylelikle biz de bir daha oralara uğramayacakmışız.

Bölgenin yapısı, bizim “oralı” olmadığımızın belirginliği, öyle bir yerde öyle insanlarla rahat rahat dayanışma içinde vakit geçiriyor olmamız bizden kolayca şüphelenmelerine neden olmuş.

Ancak, Allah’a şükür, şer gibi görünen olay hayırlara vesile oldu.

Onlara kendini ve bizi anlatınca arkadaşımız, mahcup olmuşlar, helallik dilemişler.

O gençlerin de el vermesi ile 30 kadar insan (Afrikalılar, sokak çocukları ve bizim gibi oralı olmayanlar, bayanlar baylar) sokakta iftar yaptık.

İftar sonrası Kur’an okudu Afrikalı bir kardeş, daha sonra çaylar içildi, muhabbetler adildi.

Allah’ın hikmeti, bizi “benzetecek” mahallenin bitirim gençleri, artık bize benziyor.

Bizim gibi, onlar da ümmetin yetimi Afrikalı kardeşleri elden geldiğince koruyor, gözetiyor.

Bakara Suresi 216:

“Hoşlanmasanız da savaş size farz kılındı. Olur ki hoşlanmadığınız bir şey sizin için hayırlı olur. Olur ki sevip arzu ettiğiniz bir şey sizin için şerli olur. Gerçeği Allah bilir, siz bilmezsiniz.”

Ramazan Günlüğü 21

Ramazan’ın buluşma noktası iftar’da yıl içinde bir araya gelemeyen pek çok insan irtibat sağlıyor, hasbihal ediyor, hasret gideriyor, anıları yad ediyor, geçmişle birlikte geleceğe bakıyor, arkadaşlığa, dostluğa, kardeşliğe “kaldığı” yerden devam ediyor.

Sade, mütevazı, israfa geçit vermeyen geniş katılımlı İftar sofralarının bereketi fazla oluyor.

Cemil Öğmen’in davetlisi olarak böyle bir sofrada bir araya geldik.

Gecesinde Gökhan Türkoğlu ile Saraçhane Parkı’na uğradık.

İnsan ve Medeniyet Hareketi’nin gençlik birimi Genç Hareket’in düzenlediği 7 gün 7 saat, iftar’dan sahura dek devam eden “programa” katıldık.

Allah razı olsun, iyi bir organizasyon, ferahlatıcı, diriltici bir ortam hazırlamışlar kardeşler.

Gittiğimizde gece namazı kılınıyordu. Uzun uzun, Kur’an okunuyordu. Açık havada, 200-300 insan vardı. Etkileyiciydi.

Ramazan’ı şenlik, festival ve eğlence yönüne değil ibadet, kardeşlik, dayanışma ve Kur’an yönüne çeviren, görmeyi arzuladığımız bir eylem ve etkinlik bütünü.

Ramazan’ı seviyorum. İstanbul’da her yeni Ramazan öncekine göre daha iyi, daha güzel geliyor bana. Nerde o yeni Ramazanlar diyorum!

Müslüman olmanın, daha iyi Müslüman olma gayretinin, içinde bulunduğumuz dayanışma hattının, sonu olmayan bir “kavga”ya katılmış olmanın, farklı ve değerli insanlarla bir arada olmanın, evli olmanın, kapitalizmin nefes alamadığı bir iş ortamında bulunmanın, aldığımız duaların (duamız olmasa kıymetimiz yok zaten!) karşılığı olarak maddi ve manevi genişleyen bir çevrede, vefa üzerine yükselen, daha iyi ve güzel gelen Ramazanlar…

Sema Kartal Anadolu İmam Hatip Lisesi’nin iftarındaydı. Kartallı olmanın ayrıcalığını yaşayan 1.800 kişi ile birlikte. Anlatıyor.

–      Hanım, ben de Kartallıyım sonuçta, bu havan kime!

–      Yaa, kaç mezunusun!?

–      Ne mezunu! Kartallı her daim Kartallıdır, mezun olmaz!

–      …?…

–      Beşiktaş’sın sen, bizim canımız /siyahla beyaz akar kanımız / seviyoruz seni canı gönülden…

Beşiktaşlı değilim, yozlaşmamış her Trabzonlu gibi Trabzonspor’u tutuyorum! –tuttuğum kadar-

Kartal İmam Hatipli olmak isterdim ama. (Trabzon’da yaşıyorken nasip olmadı doğal olarak)

Küçük bir yerde, düşündüğü vakitler küçük düşünen! fazlasıyla memur öğretmenlerin kadroda geniş bir yer işgal ettiği, ilk yılları “yapım aşamasında” geçen Akçaabat Anadolu Lisesi’nden mezun oldum.

İnsanın edebiyata olan mevcut ilgisini de törpüleyecek denli kötü bir edebiyat öğretmeni.

(Sadece kayalar mı yosun tutar!)

İnsanın tarihe merakı olsun, bu merakı mezun olmadan tarih olur, öyle bir öğretmenle…

(Sadece kayalar mı yosun tutar!)

7 yılı bu adamlarla geçirdik.

“Her yıla bir çocuk” dünyaya getiren ve rapor alıp gittiğinde dersleri 4-5 ay boş geçen bir matematik hocamız da vardı. Bana “Başaran” diye seslenen ilk ve tek kişiydi. Başka kimse buna gerek duymamıştı. Gerek de yoktu zaten, pek bir şey başardığımız yoktu!

Müdürümüz iyiydi ama, idealistti, bir ruh verirdi, diri tutardı insanı. Onun gibi birkaç farklı ve az çok ruh üfleyebilecek hoca, hepsi bu.

Bir felsefe hocası gelmişti, kısa süre kaldı ama efsane olmayı başardı okulda. Gençti, sıra dışı idi. Ona olan saygımız korkudan değil derin bir sevgiden ileri geliyordu.

Hintli Yönetmen Aamir Khan’ın filmlerindeki gibi sıra dışı, her öğrenciyi özel kılan, keşfeden, ortaya çıkaran, yola çıkaran bir hoca!

24-25 yaşlarındaydı. Bir yıldan fazla da kalmadı, kalamadı sanıyorum. Ama efsane olduğunu söylüyorsam, bana inanın.

(bana inanmayan biri olamaz ya okurlar arasında. 38 kişiyiz şunun şurasında. Popüler olmayalım. Biz bize takılalım. Takipçisi ile övünen tweetçiler gibi olmayalım. Allah korusun, biri tekasür suresi’ni okur sonra yüzümüze!)

Bir lise öğrencisi, hocasının hediye ettiği “Blaise Pascal- Düşünceler” kitabını okuyorsa, aşağıdakilerden başka hiçbir şeyin önemli olmadığı, varsa yoksa dıgıdık dıgıdık dıgıdık koşulduğu öss mazelim mevsiminde, orada başka şeyler oluyor, tohumlar ekiliyor demektir.

Ya da Karamazov Kardeşler’i mutlaka okumalıyım diyorsa bir öğrenci.

Hocanın adını hatırlamıyorum.

Sonra nereye gitti, şimdi nerededir bilmiyorum.

Böyledir ama..

Adsız kahramanlar serpilmiştir hayata.

Her şey bir insana bakıyor!

Her şey bir rüzgara bakıyor.

“Her şey bir rüzgâra bakıyor abi 
Bakma esrar çekip mayıştıklarına 
Bir gün var ya bu Mağribli çocuklar 
Bir gün yakacaklar Paris’i”

(Hakan Albayrak)

Ramazan Günlüğü 13

Emek ve Adalet Platformu’nun bu Ramazan düzenlediği ilk iftardaydık.

İftar sofrası kurmak konusunda şimdiden gayet anlamlı bir gelenek oluşturan arkadaşları kutluyorum.

Geçen Ramazan, Türkiye’de pek tanınmayan Gezi Parkı’nda bir iftar sofrası kurmuşlardı, a’sından z’sine unutulmaz bir akşamdı.

Her iftar programı olanca anlamının yanı sıra bir tema’da düzenleniyor. Bu defa tema Emek’ti.

“Dertlerimiz, korkularımız, yalnızlıklarımız gibi dermanımız da aslında ortak, onu biliyoruz. Sorunlarımızı ancak birlikte, beraberce, istişareyle ve imeceyle; yani gerçek ve herkese açık bir kardeşlikle çözebiliriz; işte bundan eminiz.”

Sözün güzeli ile böylece çağrılmış, öylece gitmiştik.

Büyüleyici Şehzade Camii’nin arka bahçesi sayılan bir parkta, işçilerle birlikte, piknik havasında hoş bir iftar.

Alana altı Afrikalı ile birlikte iftar sofrası için gecikmeli sayılacak bir vakitte –sadece 10 dakika kala- hızlı ve fiyakalı bir giriş yaptık.

Altısı işsiz ve siyah, biri yer yer işsizliğe çalan bir serbest meslek sahibi (erbap demek haddi aşmak olur) beyaz olarak tema’ya ilk bakışta gayet uygun bir halimiz vardı. Ne var ki işçilerin sorunlarının konuşulduğu bir ortam için fazla şamatalı, gülmeceli halimiz dikkatlerden kaçmıyordu. (Bu durum Fuat Kına’nın dikkatinden kaçmadı mesela. Gerçi ondan hiçbir şey kaçmaz.) Zira ben sınırlı İngilizce kelime ‘hazine’mle –ayıptır söylemesi- ‘sınırsız’ espriler yapıyordum. (vücut dili’nin katkılarıyla..)

Afrikalılar komikliğe teşne, muhabbetli, dertlerini bir kenara kolayca koyabilen, belki de buna mecbur insanlar. Ya da bana öyle geliyor. Ya da sadece Sierra Leoneliler öyledir. Ya da ne bileyim işte, öyle bi’şe..

Tarantino’nun son filmi “Zincirsiz”de ‘Jango’ adlı bir kahraman var. Bizim Afrikalı zıpır oğlan, ona pek bir benziyor. Adını Jango koyduk!

İftardan sonra, köleleştirilen(taşeronlaştırılan) işçiler adına konuşmalar yapılıyorken, “jango”, dedim, “sen de çık bir selamlama konuşması yap!”

Bu, Jango’dan beklenebilecek bir iş sonuçta. Jango Jango olalı acayip bir özgüveni var. (umarım bunu yerinde ve zamanında kullanır, çarçur etmez.)

“Jango sen Türkiye’deki en meşhur Sierra Leoneli’sin. Orası neresi, doğru düzgün bilene rastlanmıyor olabilir ama senin adın Jango! İstanbul’da değil 70, 700 kişi de olsanız, sen başkasın. Yıldız bir oyuncusun! Ama ne olur yavaş konuş, normal İngilizce! Afrika İngilizcesi bilen altı kişisiniz şunun şurasında!”

Düşünün, bunları ben üzeri tozlanmış hazırlık İngilizcesi ile ite kaka, düşe kalka söylüyorum. Nasıl anlaşılıyor bilmiyorum. Bilmiyorum o kahkahaları ayıp olmasın diye mi atıyorlar. Türkçe de bilmiyorlar, böyle bir şey olur mu?

Organizasyon ekibinden bir arkadaş Jango’yu günün anlam ve önemini belirten konuşmasını yapmak üzere ‘sahneye’ çağırdığında, hemen Afrikalılara döndüm, herkes el açsın, hayatımda ilk kez İngilizce dua ediyorum, melekler de gülüyor mu, yoksa Allah günah mı yazar- sanmıyorum:

–      Allah’ım! (Oh my God!) Burada bulunanlara –başta tercüme edecek arkadaşa- Jango’yu anlamayı nasip et! (AMİNN) Komik kulun Jango’ya yavaş ve normal İngilizce konuşmayı nasip et, (Fluent and normal English) heyecanlanınca dili dolaşıyor ve hemen Afrika İngilizcesine bağlanıyor! (not african english!) Jango kardeşimizin dilindeki düğümü çöz! (AMİNNN!)Onu mahcup etme – (pleasee) bizi rezil etme. Bizi rezil etme! Bizi rezil Etme! Bu kadar fazla, sayıca, bu kadar saygın bir ortamda. (number.. Saygın’ın İngilizcesi neydi?)

Daha önce hiç bu kadar Afrikalıyı bu kadar (yürekten ve gülmekten) dua ederken görmemiştim!

Jango kısa ve öz konuşuyor. Gururla yanımıza geliyor, cevapları garantiye almış, emin ve muzip soruyor:

–      Nasıl konuştum ama?

Ramazan Günlüğü 12

Bu Ramazan’ın teması artık belli oldu: Tesettür.

Bunun böyle olacağı belliydi belki de, ben sezememiştim.

Açıkçası, bu kadarını beklemiyordum.

Elhamdülillah, mübarek bir şaşkınlık barınıyor gelişmelerin içinde.

İmanımızı kuvvetlendiren hamleler bunlar.

Gözlerimizi gaflete yummaya başladığımızda Allah’ın “ayetleri” ile irkilmiştik.

Taksim olayları’nı bahane edip apartmanımızda, sokağımızda, semtimizde bir aya yakın süre zangırdatılan tencere tavalara eşlik eden “Türkiye Laiktir Laik Kalacak” yürüyüş ve sloganları, hemen dillerin altında beliren “Kahrolsun Şeriat” mantıkları, siyasetçilerin hal ve tavırlarına HAKLI ve haksız karşıtlığın belirli çevrelerce İslam ve Müslümanlara karşı -hiç alakası olmayan- bir tahammülsüzlüğe evrilip çevrilmesi bizi hırslandırmıştı.

Hanıma şunu demiştim:

–          Müslümanlardan hazzetmeyenlerin bu duygu ve düşüncelerini belli etmelerini anlayabiliyorum ancak Müslümanların dışardan baktığında o insanlardan ayırt edilemiyor olmalarını kabul edemiyorum. Müslümanlar ayrı olmalı ve farklılık görüntü’ye de yansıyor olmalı. Bu anlamda bilhassa tesettürsüz kardeşlerimizin artık Biz’im, Fatiha’daki o BİZ’in, yanında olmaları gerekir. Bu çok önemli.

Öte yandan daha bir dünya çapında yaşanan bir ayet.

Son kertede “Rabbimiz Allah’tır!” dediği için uluslar arası şeytani bir şebekenin darbesi ile alaşağı edilen Muhammed Mursi.

Etkili olabilecek bir ülkede İslami bir yönetime asla müsaade edilmediğinin bir kez daha görüldüğü şu vasatta, Müslümanlara teklifimiz, ilkelere riayetle etkili olmaları ve İslam inançlarını kendi yaşamlarının yönetiminde iktidara taşımalarıdır!

Herhangi bir ulus devletin bayrağını değil İslam’ın bayrağını göndere çekmeleri..

Kardeşimin nişanı için Trabzon’a gittiğimde, Ramazan’dan önce, teyzemler bize gelmişti. Teyzemin gelinini tesettürlü görünce mutlu olmuştum. Kendisi için dua etmiştim. Kızı için de…  (İnşallah o da Allah’ın apaçık bu emrine uyar, kulluğun gereği olarak nefsin köle edici zincirlerini kırar, diye dua etmiştim)

Bugün öğreniyorum ki Ceren de katılmış tesettürlüler kervanına. Meryem Ablamızın, ‘yıldızlı pekiyi’ kalpli kızı Ceren.

Allah yolunu açık etsin.

“Bizi dosdoğru yola ilet” diye dua ettiğimiz o yolu sana güçlü ve hızlı adımlarla yürümeyi nasip etsin.

Ne için dua ediyoruz?

Ne için yaşıyorsak,

Müslüman olarak…

De ki: “Benim namazım da ibadetlerim de, hayatım ve ölümüm de âlemlerin Rabbi olan Allah içindir. ” (Kur’an, En’âm Suresi 162. Ayet)

Ramazan Günlüğü 11

Ramazan’ın varlığını hissettirmediği bir yerinde oturuyoruz İstanbul’un.

Sokaklarında Ramazan görülmüyor, ‘mahalle’si bulunmuyor, komşuluk yapılmıyor.

Daha kötüsü, İslam’a, İslam’ı yaşama derdinde olanlara -Müslümanlara yani, saygı yok.

Ramazan’ın Müslümanlar için ne anlama geldiğini bilirler değil mi, bu ülkede yaşayan “çok çağdaş/modern, pek aydın, epey eğitimli, fazlasıyla batılı” vatandaşlar?

Bilir ve saygı duyarlar değil mi?

Hayır, bilmiyorlar ve saygı duymuyorlar.

Bu ülkenin havasına, huyuna suyuna, insanlarının büyük çoğunluğuna sinmiş İslam ve kültürünü bilmiyorlar, bilmeye yanaşmıyorlar, bundandır ki saygı duymuyorlar ve fakat bu insanlar eğitimli, çağdaş ve aydın oluyorlar!..

Nasıl oluyor?

Çok zorlama oluyor ama oluyor işte, burası Türkiye!..

Eğitim’i, çağdaş’ı ve aydın’ı tırnak içinde kullanırsan, oluyor.

Şair diyor ya:

“Olur, olmaz olur mu! / Ama, olmaz olsun!”

Olmaz olsun böyle ilericilik!

Bizzat gericiliğin kendisinin ilericilik addedilmesi ne büyük garabet.

Bizzat karanlığa aydınlık denmesi ne acı bir yanılsama!

En bariz saygısızlıkları, bana kalırsa çıplaklıkları.

Kadınları veya kızları çıplaklığın sınırlarını zorluyor, işi pornografiye vardırıp çoluk çocuk demeden insanların özüne, fıtratına, inançlarına, değerlerine, kendi’lerine karşı büyük bir taciz ve taarruzda bulunuyorlar.

Bunun ortak yaşama, ortak değerlere bir saldırı olduğu son derecede aşikâr değil mi?

Böyle bir tacizde bulunmaları kimseye onlara tacizde bulunma hakkı vermez kesinlikle. Evet ama bu ayrı bir mesele.

Mesele şu:

Kendi heva ve heveslerini tanrı edinmek, hangi din, düşünce veya düşüncesizlik adına yaşanıyor olursa olsun, insanlara -kendi mahrem alanı (evi) dışında- böyle bir taciz ve taarruzda bulunma hakkı verir mi?

Cevap, ‘kesinlikle hayır’ olmalı bence.

İşin garibi, insan’ı, insanın kendi’sini, özünü, fıtratını, geleceğini, ortak aklı ve iyiyi insan’ın şerrinden korumayı teklif eden bu düşüncenin sahiplerine gerici diyorlar bu ülkede.

İnsanın şerrini ve ifsadını hoş gören ve savunanlar da ilerici oluyor.

Spike Lee’nin Malcolm X filminde bir yerde, adamımız siyah kardeşlerini uyarırken şu minvalde bir laf ediyor:

–      Allah’ın sözlerini söylüyorum, boş laf değil!

Bakara Suresi 11, 12 ve 13. Ayetler’e bakar ve inanır mısınız!?

“Onlara “Yeryüzünde yozlaşmaya ve çürümeye yol açmayın!” dediklerinde “Biz sadece düzeltmeye ve iyileştirmeye çalışıyoruz!” diye cevap verirler.

Gerçekte onlar yozlaşmaya ve çürümeye yol açan kimselerdir, ama bunu (kendileri de) idrak etmezler.

Onlara: “Diğer insanların inandığı gibi inanın!” denildiğinde, “(Şu) dar kafalıların inandığı gibi mi?” diye cevap verirler. Gerçekte onlardır dar kafalılar, ama bunu bilmezler.”

Ramazan Günlüğü 09

Gerçek bir İftar sofrası, hayırlı bir buluşma noktasıdır.

Türkistan Uygur Lokantası’ndayız.

Gelenin gidenin Uygur olduğu bir mekânda bu defa bizler yabancıyız. Konuşulan dile, yenilen yemeklere…

Dokuz Türkiyeli ile beş Sierra Leoneli bir sofradayız. Güzel bir fotoğraf.

-Kısa bir ansiklopedik bilgiden sonra yayınımıza kaldığımız yerden devam edeceğiz…-

(Sierra Leone Batı Afrika‘da bir ülkedir. Ülkeye Portekizliler bölgede bol miktarda aslan bulunmasından dolayı aslanlı dağlar, aslanlı sıradağlar anlamına gelen bu ismi vermişlerdir. Kuzeydoğusunda Gine; güneydoğusunda Liberya ve güneybatısında Atlas Okyanusu bulunur. (okyanus kenarında yüzmek çok tehlikelidir, köpek balıkları, balinalar vardır, bu hızlı hayvanlar bir anda insanı donundan yakalarlar, böyle yapan bir balina iki dakikada elini kana bulayabilir ve katil balina unvanına kavuşabilir, o saatten sonra insanlar da ölü unvanına kavuşurlar, yaşayanlar böylesi bir ölümü tavsiye etmiyorlar – m.a.b.) Nüfusu 6.5 milyondur. Tropikal iklime sahiptir. Komşusu Liberya gibi özgür bırakılmış Afrikalı köleler tarafından kuruldu (1791‘de Freetown’u kurdular. -Burası ünlü seyyah Kadir Bal’ın doğduğu ve imam hatip lisesine gidene kadar yaşadığı yerdir. Şehrin merkezinde, kamera ile kayıt yapmakta olan bir Kadir Bal heykeli bulunur. Heykelin altında alüminyum folyo üzerine şu veciz alıntı söz yazmaktadır: ‘Türk İslamcısı sol öykünmeci modernist sapma ve cemaatsal kopmalardan arınmadıkça ergenliğe bağlı siyasal ifsada sürüm sürüm sürüklenmeye şüphesiz mahkûmdur!” –m.a.b) İngiliz himayesinden sonra 1961‘de bağımsız hale geldi. Ancak ülke 1990’lardan 2002‘ye kadar yıkıcı bir iç savaş yaşamıştır. Elmas madenleri bakımından oldukça zengindir, buna rağmen batılı sömürgecilerin kışkırttığı ve göz yumduğu iç savaş sonucunda bir hayli fakirleşmiştir. İç savaş sırasında çocuklar isyancılar tarafından zorla asker yapılmıştır, asker olmayı kabul etmeyen binlerce çocuk ve gencin elleri, ayakları kesilmiştir. Ülkede binlerce elsiz ve ayaksız sakat insan vardır.)

Sofrada bütün gözler ve sözler, garipliği kat kat giymiş bu siyah derili kardeşlerimiz üzerinde.

Yuvarlanıp giden ikinci el bir İngilizce, ne dendiğini tahmine imkân bulunmayan, tövbe estağfurullah, bir Afrikaca konuşuyorlar.

Ülkeleri tropikal iklime sahip olsa da vatanlarından ayrı gayrı bu çocuklar dört mevsim hüznü yaşıyorlar.

Bu çocuklar bir suskuya dalıp gitsin, biraz halden anlayan biri bu çocuklara bakıyor olsun, 10 dakika… 10 dakikadan sonra hüzünlenir bakan, gözleri dolar hatta.

Ülkelerinde yaşanan, yürekleri dağlayan iç savaştan konu açılıyor, sohbet sırasında.

Dertlerine ortak mı oluyoruz, yoksa bilmeden densizlik mi ediyoruz?

Bir anda yüzlerindeki acı, keder derinleşiyor. Yutkunuyorlar, geriliyorlar, gözlerini öne eğiyorlar, seslerinin rengi ve tonu değişiyor..

14-15 yaşlarındalarmış, biri babasını kaybetmiş, birinin kardeşinin elleri isyancılar tarafından kesilmiş.

Sınır tanımayan bir şiddet, inanılmaz bir vahşet!

Kahrolmamak mümkün mü? Kurban olan da kurban eden de aynı toprakların çocukları, siyahlar, aslen mazlumlar, üstelik Müslümanlar!

İsyancılar ele geçirdikleri hamile bir kadın karşısında iddiaya giriyorlar:

–      Sence çocuk kız mıdır erkek mi?

(+18!)

Aşağılık yaratıklar, bunu öğrenmenin yolu olarak oracıkta kadının karnını yarıyorlar!

-Kısa bir reklamdan sonra yayınımıza kaldığımız yerden devam edeceğiz…-

(Bundan 24 yazı önde “Afrikalı Çocuklar”ın bende yol açtıkları duygu ve düşünceleri adımlamıştım elimdeki kelimelerle. Dönüp bir daha yürüdüm o sokaklarda, evet, bu çocuklar onlar!)

İftar sonrası Aksaray’da çay içiyoruz. –yemekten sonra çay içmek sünnettir!-

Çay bahçesinde çalışan Filistinli genç servis yaparken yanımıza Suriyeli bir anne ve küçük kızı yaklaşıyor, kadın el uzatıyor, yardım istiyor. Kimden mi? Bir Afrikalı’dan. –olay Türkiye’de geçiyor-

Soru şu:

Hepsi Müslüman bu insanları buraya getiren sebepler neler?

Öğleyin Ümit Aktaş’la sohbet etme imkânı bulduk. Militarizm, savaş karşıtlığı, vicdani ret konuları hakkında fikirlerini almak istiyorduk.

Ümit Aktaş klas adam. O kendinden emin, sakin, vicdanlı duruşunu seviyorum. Müslümanların birbirine karşı merhametli, küfre karşı sert ve boyun eğmez halini hatırlatıyor duruşu.

-kısa bir aradan sonra yayınımıza kaldığımız günden devam edeceğiz, Allah izin verirse…-