“Afrikalı İşçilerle İftar Sofrası”

Afrikalı kardeşlerimizi bilhassa Ramazan Sofralarına konuk etmeye gayret ediyoruz iki yıldır. Birbiriyle irtibatlı 3-5 aileyiz. Sayımızı, muhabbetimizi ve kardeşliğimizi arttırmak istiyoruz. Geçen akşamki buluşmamıza onlarca Afrikalının “Kadir Baba”sı, Kadir Bal bir muhabir arkadaşı davet etmişti. Haber yapmış. Bu haberin, muhabbetimiz arttırması, inançlarımız ile yaşantımız arasındaki mesafesi kısaltmak adına bir katkı, bir vesile olmasını temenni ediyorum. Afrikalılardan çok bizim bu muhabbete ihtiyacımız olduğu aşikar.

(Sierra Leoneli kardeşlerle önceki ‘maceralarımız’ için sağdaki ANAHTARLIK bölümünden, ilgili kapıyı açabilirsiniz!)

http://www.yeniakit.com.tr/haber/afrikali-iscilerle-iftar-sofrasi-24694.html

“Hüseyin Kulaoğlu – Ramazan ayının 23. iftarını ülkemizde yaşayan Afrikalı göçmenlerle yaptık. Afrikalıları genelde köprü altları veya yaya üst geçitlerinde saat satarken görüyoruz. Bazen ise toplum olarak görmezden geldiğimiz Afrikalıların, aslında kendilerine ait bir hayat hikâyesi var. Ülkelerindeki iç savaştan, yoksulluktan ve sıkıntılardan dolayı Avrupa hayali ile insan kaçakçılarıyla iş tutup, kendilerini İstanbul’da buluyorlar. İstanbul’da ise Tarlabaşı gibi semtlerde bir göz odada 8 kişi kalarak, zor şartlar altında yaşam mücadelesi veriyorlar.

BAŞARAN AİLESİ, İFTAR SOFRASINI AFRİKALILARLA PAYLAŞTI

Afrikalılar evlerinin uygun olmaması ve yoksulluk nedeniyle Ramazan ayında oruçlarını sokak iftarlarında açıyor. İstanbul’da, Afrikalıların sorunları ile ilgilenen Mehmet Ali Başaran ve Sema Başaran çifti, bir iftar sofrasını da, Afrikalılarla paylaştı. Sierra Leoneli 7 kişi, Afrikalılarla ilgilenen arkadaşım Kadir Bal ve ben, Başaran çiftinin evlerine konuk olduk.

Bu arada evde de, iftar hazırlıkları tüm hızıyla devam ediyordu. Halının üstüne sofra bezi serildi. Tabaklar, kaşıklar getirildi. Salata ortaya konuldu. Hurma ve kahvaltılıklardan oluşan aperatifler sofradaki yerini aldı.

Ezanın okunmasıyla beraber isimleri Ahmet, Abdullah, Hasan, Prince, Bai, Alfa ve Muhammed olan Afrikalı kardeşlerimizle beraber iftar sofrasına oturduk. Hurmalarla orucumuzu açtık. Yayla çorbası ile yemeğimize devam ederken, damak tadı farklılığından dolayı bazı kardeşlerimiz çorbayı içemedi. Sierra Leoneli kardeşlerimiz yer sofrasına da alışık değillerdi. Bir kardeşimiz ayaklarının hepsini uzatmışken, diğeri ise sürekli ayaklarını değiştiriyordu. Fırında güveç, tatlı, meyve ve çayın ardından iftarımız da sona erdi.

Batı Afrika’daki Sierra Leone ülkesinde yaşayan kardeşlerimiz, ülkelerinden bin bir türlü sıkıntılardan kaçarak, buralara gelmiş. Alfa Kabu (23) bir yıl önce İstanbul’a gelmiş. Sierra Leone’den insan kaçakçıları ile anlaşıp, tekneye binerek, ilk önce Gana’ya daha sonra İstanbul’a 2 haftalık zorlu bir yolculuğun ardından ulaşmış. Futbolla ilgilendiğini ve ülkemizde de futbolcu olmayı istediğini ifade eden Kabu, şu anda Tarlabaşı’nda bir göz odada yaşadığını ve aylık 300 TL kira verdiğini söyledi.

“ÇABUK ÇABUK” İŞİ YAPIYORLAR!

Kabu’ya ne iş yaptığını sormam üzerine ise, “Çabuk çabuk” işi yaptığını belirtti. Çabuk çabuk işinin ne olduğunu sorduğumda ise normalde bu işin moloz taşıma, duvar kırma, boya badana gibi inşaatçılık işi olduğunu öğrendim. Afrikalılar ise bu işi yaparken, başındaki ustanın sürekli olarak kendilerine “çabuk çabuk” demesinden dolayı işin adına “çabuk çabuk” demişler. Bu durum sohbetlerine de yansımış. Gündüz arkadaşları aradığında, “Ne yapıyorsun?” diye sorduğunda, “Çabuk çabukta çalışıyorum, akşam görüşürüz” diyorlarmış. Bai Sisi (24), ise 08.00-18.00 arası çalıştıklarını ve işin zorluklarına göre günlük yevmiyelerinin 20 TL-30 TL arasında değiştiğini kaydetti.”

Bunun Adı Irkçılık

10 Kasım’da “Dört Serseri Polis” başlıklı yazımda genişçe anlattığım, arkadaşlarımızın mağduru olduğu ürkütücü olayı Sümeyra Tansel haberleştirmiş,  Taraf Gazetesi de manşet altından “Bunun Adı Irkçılık” başlığı ile vermiş:

Bunun adı ırkçılık Sümeyra Tansel – 01.12.2013

İstanbul’da inşaat işçiliği yaparak geçinen Afrikalı göçmenlerin evi basıldı, kafalarına silah dayandı, izinsiz arandı. Olaya siviller de karıştı.

Ülkeleri Sierra Leone’deki iç savaştan kaçarak Türkiye’ye gelen ve inşaat işçiliğiyle geçinmeye çalışan Afrikaları göçmenlerin evi sabaha karşı polis tarafından basıldı. Polis Afrikalıların kafasına silah dayadı, tekmeledi ve evi izinsiz aradı. Olay 9 Kasım’da Beyoğlu Tarlabaşı’nda sabaha karşı saat üç sularında gerçekleşti. Afrikalılar yaşadıklarını Taraf’a anlattı. Buna göre, sivil giyimli üç kişi polis olduklarını söyleyerek, Afrikalı göçmenlerin evine girmek istedi. Türkçe bilmeyen ve gelenlerin polis olduğuna emin olamayan Afrikalı göçmenler ise kapıyı açmak istemedi. Bunun üzerine sivil giyimli kişiler kapıya yumruklarla vurmaya ve açmaları için bağırmaya devam etti. Afrikalılar polisi aradı. Ardından resmi kıyafetli iki polis geldi ve sivil polis olduklarını söyleyen kişilerle konuştuktan sonra göçmenlerden kapıyı açmalarını istedi. Resmi üniformayı görünce kapıyı açan Afrikalılar, sivil giyimli polislerin şiddetine uğradı. Polisler üç Afrikalıyı da yerlere yatırdıktan sonra birini tekmeledi ve kapıyı neden açmadıklarını sorarak kafasına silah doğrulttu. Bu sırada diğer polisler de arama izinlerini göstermeksizin evde “uyuşturucu hap” aradı. Resmi üniformalı polislerse diğerlerinin şiddetine engel olmaksızın kenarda bekledi. Afrikalıların kullandıkları ilaçların ne olduğunun soran polisler aramada bir şey bulamadı.”

FESTUS OKEY GİBİ…

Taraf’a konuşan göçmenler, polislerin küfür edip şiddet kullanarak evlerinde arama yaptıklarını anlattı. Göçmenler, “Kafama silah doğrultulunca çok korktum. Beni öldürecekler sandım. O günden beri geceleri uyuyamıyoruz. Bu evden de taşınmak istiyoruz” dedi. Avukat Mehmet Ali Başaran da polisler hakkında suç duyurusunda bulunacaklarını belirterek şunları söyledi: “Hiçbir şekilde arama izinleri olmadan eve giriyorlar. Evde yaşayanlara küfrediyorlar, yataklarından kaldırıp korkutuyorlar. Bu insanların bazıları kaçak olsa bile polisin böyle davranmaya hukuken hakkı yok. Silahsız masum bir insanın başına silah dayayamazsınız. Polis gücü hukuksuz olarak kullanıldığında çok vahim olaylara sebep olabiliyor. Festus Okey olayı var. Trajik bir olay. Polislerin cezalandırılması için suç duyurusunda bulunacağız.” Festus Okey 20 Ağustos 2007’de gözaltındayken öldürülmüştü.

Düzenleme var uygulama yok

Göç hakkında çalışan Prof. Dr. Ayhan Kaya Türkiye’nin göçmene bakışını Taraf’a şöyle değerlendirdi: Türkiye hakikaten göç alan bir ülke haline gelmeye başladı. Bizim net göç rakamlarımız artık pozitif seyretmekte. Yani biz artık verdiğimizden daha fazla göç alıyoruz. Bu yıl yürürlüğe giren bir yabancılar ve uluslararası koruma yasası var. Çok iyi bir yasa. İllegal ya da legal olarak gelen göçmenlerin haklarını iyileştiren bir yasa. Ama önemli olan bunu uygulamaktır. Bu insanlara muamele konusunda yasal olarak yol aldık ama uygulamada hâlâ çok ciddi sıkıntılar yaşanıyor. Bunun için zihniyetin değişmesi gerekiyor. Sürekli bu alanda eğitimler verilmesi gerekiyor.

Dört Serseri Polis

Dün sabah 5.50’de telefonum çaldı. Arayan Afrikalı bir arkadaştı.

Bilirsiniz, gece yarısından sonra, gün açmadan önce böyle telefonlar insanı irkiltir. “Hayırdır inşallah!” diye dua ile açarsınız telefonu.

Üzgün, korkmuş ve endişeli bir sesle haber verdi arkadaş: Sabah 4.30’da polisler evlerini basmış.

Gün içinde 3 arkadaş toparlanıp “geçmiş olsun” demeye, olan biteni dinlemeye gittik.

Afrikalı arkadaşlar, tek kapıları sokağa açılan, bir salon büyüklüğünde tek odalı bir yarı bodrum katında 4 kişi kalıyorlar.

Bu arkadaşların ortak özellikleri Müslüman olmaları, iç savaştan yeni çıkmış ülkeleri Sierra Leone’den insanca bir yaşama kavuşmak için ayrılmak zorunda kalmaları ve -söylemeye gerek var- “siyah” ve garip, yetim, yoksul olmaları.

Uykudayken, demir kapıları şiddetli ve hayli gürültülü bir biçimde dövülüyor. Şok ve korku ile yataklarından fırlıyorlar. Kapıyı çok sert biçimde yumruklayan kişilerin, bağırarak söylediklerinden sadece bir kelimeyi anlayabiliyorlar: Polis!

Afrikalılar buraya geleli 6-7 ay olmuş. Türkçe bilmiyorlar, İngilizce anlaşıyoruz.

Başka neler söylediler, diye soruyoruz.

“Aç Aç Aç!” diye kızgın bir halde bağırıyorlardı sürekli, diyorlar.

Bir de, meşhur ama ağır bir küfür var, maalesef bu pislik ibaresi küfür bazı dillere pelesenk olmuştur, o kadar ki, sanırsınız cümlelerin yüklemi! Küfürler etmişler.

Kendilerini polis diye tanıtan öfkeli 4 kişinin üniformasız olduklarını gören Afrikalılar, kapıyı açmamışlar.

Dört kişinin öfkesi artıyor, demir kapı dövülmeye devam ediyor, mahalle ayağa kalkmış, Afrikalılar büyük bir korku içinde evlerine sinmişler, tavuk gibi.

Biri içerden arkadaşlarını aramayı akıl etmiş. Arkadaşları Google’a girip Polis İmdat’ın numarasını bulup vermiş. Polisi aramışlar.

Kendilerini polis diye tanıtan lakin polis olduklarına dair tek bir işaret vermeyen bu 4 kişi yarım saatten fazla kapıda dikiliyor, kapıyı yumrukluyor, anlamadıkları bir dilde bağırıyor, çağırıyor.

Işıkları açmamışlar, yandan, ufak bir camdan görüyorlar dışarıyı.

Beş dakika sonra 2 polis gelmiş. İki gerçek polis! Üniformalı, sakin ve kibar insanlar. Biri İngilizce konuşuyormuş.

Afrikalı arkadaş anlatıyor:

“Polisleri görünce rahatladık. Kapıyı açtık. Kapımızda dikilen siviller bir hışımla içeri daldılar. Biri beni sertçe itip diziyle duvara çömeltti, tabancasını ateşlenecek hale getirdi, namluyu kafama dayadı. Hepimizi yere yatırdılar. Silahları üzerimize çevrili biçimde, evin altını üstüne getirdiler, her yeri dağıttılar. Daha sonra biri fotoğraf makinesi veya kamera çıkardı, hepimizi tek tek çekti.”

Bir başka Afrikalı arkadaş anlatıyor:

“Sivillerden biri mermiyi namluya sürmüş, bana doğrultmuştu. Bir mermi kovanının yere düştüğünü gördüm. Adam onu alıp cebine attı.”

Evde uyuşturucu veya başka suç unsuru bir şeyler aramışlar ama hiçbir şey bulamamışlar.

Yaşadıkları şok ve korku yüzlerine, seslerine, hareketlerine yansımış dört Afrikalı bize bunları anlattı.

İhbar üzerine gelen o iki Polis, kapıya dayanan 4 öfkeli kişinin kendileriyle birlikte içeri girmelerine, silahlarını çekip Afrikalıları yere yatırdıktan sonra “arama” adı altında evi darmadağın etmelerine müsaade etmiş.

Demek oluyor ki evi basan, yarım saatten fazla süre kapıyı döven, mahalleyi ayağa kaldıran öfkeli 4 kişi, sivil polismiş.

Bu 4 serseri polise sorulması gereken bazı sorular var, amirlerinin sorduğunu hiç sanmıyorum, bir vatandaş, bir avukat olarak şahsen sormak istiyorum:

Beyler, bu ne serserilik böyle!?

Arama kararı olmadan bir eve nasıl giriyorsunuz?

Arama kararı olsa da arama kararı, darmadağın etme kararı mıdır?

Sabahın köründe, daha hava aydınlanmadan, kapısına dayandığınız evde yaşayan insanlar “Polis, aç!” diye bağırdınız diye size kapıyı açmak zorunda mı?

Bu olayda hayduttan farkınız ne? Onlar da eli silahlı? Öfkenizden, şiddetinizden, küfürlerinizden önce üniformanızı, dahası Polis Kimliğinizi göstermeli değil misiniz?

Polis olmak size kaba saba davranma hakkı veriyor mu? Üstelik saçma sapan operasyonunuzun, aksiyon sahnelerinin a’sından z’sine suçsuz, masum insanlarla muhatapken!

Evet, kesin olarak hukuksuz hareket ettiniz, açıkça suç işlediniz.

Devletten aldığınız gücü kötüye kullandınız. İnsanların haklarını ihlal ettiniz.

Yol açtığınız hukuksuzluğun hesabını vermeniz için gerekli hukuki sürecin başlatılacağından, hatta, kamuoyu başta olmak üzere Başbakanlığa, İçişleri Bakanlığına ve ilgili tüm kurum  ve kuruluşlara doğru yola çıkan bu “şikâyet dilekçesi” ile başladığından emin olabilirsiniz.

Evlerini bastığınız, darmadağın ettiğiniz, kafalarına silah dayadığınız, itip kaktığınız, ana avrat küfür ettiğiniz Afrikalılarda herhangi bir suç unsuruna rastlayamadınız diye üzülüyor musunuz?

Üzülmeyin, onlar yine de “suçlu”lar. Zaten “suçlu” olmasalar onlara böyle “köpek muamelesi” yapamazdınız!

Onların “suçu” Afrikalı olmak, siyah olmak, zenci olmak, garip/ yetim/kimsesiz olmak.

Ama sadece bu kadar, başka suçları yok!

Biz bu insanları tanıyoruz, siz de tanıyabilirsiniz. Bunun için polis olmaya da gerek yok, insan olmak yeterli.

Ha, siz polismişsiniz, istihbarat toplama kabiliyetiniz, teknolojiniz, yetkiniz filan var.

Ama işte, yetkinizi (kötüye) kullandığınız kadar, aklınızı kullanmıyorsunuz.

Basacağınız evde kimler kalıyor biliyor musunuz?

Afrika’dan yeni gelmiş insanlar Türkçe konuşamaz, anlayamazlar. Muhataplarınıza anladıkları dilden konuşun. Travma yaşattığınız bu insanların yerine kendinizi koyun.

Türkiye’de savaştan, yoksulluktan kaçıp Çin’e gidiyorsunuz, müthiş bir ürkeklik, yalnızlık içindesiniz, dilini bilmediğiniz, insanlarını tanımadığınız, iki sokak ötesini kestiremediğiniz bir yerde üç kuruşa inşaatlarda çalışıyor, karın tokluğuna yaşıyorsunuz. Devletten güç alan, ama işini kesinlikle iyi yapmayan eli silahlı birileri sabahın köründe kapınıza dayanıyor, bağırıyor çağırıyor, size Çince bir şeyler söylüyor ve sonra da “niye anlamıyorsunuz, niye sözümüzü dinlemiyorsunuz!” diye öfke ve şiddetlerini köpürtüyor, küfürler yağdırıyor.

Bu dört serseri polisin saatten haberi olmadığı gibi tarihten ve coğrafyadan da haberi yok herhalde.

Tarih 1993 ve Yer Güneydoğu’da bir dağ başı değil. 2013 yılında, Hukuk Devleti söylemi, iddia ve düzenlemeleri ayyuka çıkmış Türkiye’de, Avrupa şehri İstanbul’un göbeği Taksim’in aşağısında, ülkeyi 11 yıldır yöneten başbakanın çocukluğunun geçtiği Kasımpaşa’nın hemen yanındayız.

2013 yılındayız ve Polis Teşkilatında artık JİTEM rahatlığında takılan, ne olduğu, kim olduğu, kimlere çalıştığı, maaşını kimlerden aldığı, kimliği belirsiz, hukuktan bağımsız memurlara yer yok, olamaz diye biliyorum. Olmasın artık!

Bu dört serserinin tavırları Polis Akademilerinde kötü örnek diye anlatılmalı.

“Nasıl polis olunmaz”,  bunu kısa süre içinde yol açtıkları hukuk rezaleti içinde sırıtarak gösterdiler! Tebrikler!

Bu serseri polisler kimliği oturmamış, teşkilattaki bayanlara hava atma peşinde seviyeyi düşüren ergenler mi yoksa?

Yoksa sabaha kadar dört bölüm kurtlar vadisi izlemiş ve gaza gelmiş; macera mı aramışlar?

Ellerinden -az kaldı- bir kaza çıksa, Türkiye bir Festus Okey daha mı tanıyacak?

(Haksız yere kıyılan bir can’ın hakkı ödenebilir mi, nasıl ödenir, bunu düşündünüz mü? Hukuku da geç, kul hakkı diye bir şey, fazla mı ince düşünüyoruz, hani Müslüman’ız ya, öyle diyoruz, o bakımdan!)

Hukukla bağlı olmayan bu dört serseri polis kim? Bu serserileri bulmak ve yargılayıp cezalarını vermek bizim vergilerimizle maaşlarını alan, hayatlarını sigortalayan görevli ve yetkili memurların işidir.

Herkes işini yapsın, işini iyi yapsın lütfen.

Kimse “artistlik” yapmasın!

Hukuku ayaklar altına alan o dört “artist” dâhil, hepimizin hukuka ihtiyacı var.

Çünkü hukuk örf, adet, gelenek görenek, akıl, mantık, namus, izzet, haysiyet, medeniyet gibi üst değerlerin, en üstteki insanlık değerlerinin güvencesidir.

Çünkü elzemdir.

Ramazan Günlüğü 13

Emek ve Adalet Platformu’nun bu Ramazan düzenlediği ilk iftardaydık.

İftar sofrası kurmak konusunda şimdiden gayet anlamlı bir gelenek oluşturan arkadaşları kutluyorum.

Geçen Ramazan, Türkiye’de pek tanınmayan Gezi Parkı’nda bir iftar sofrası kurmuşlardı, a’sından z’sine unutulmaz bir akşamdı.

Her iftar programı olanca anlamının yanı sıra bir tema’da düzenleniyor. Bu defa tema Emek’ti.

“Dertlerimiz, korkularımız, yalnızlıklarımız gibi dermanımız da aslında ortak, onu biliyoruz. Sorunlarımızı ancak birlikte, beraberce, istişareyle ve imeceyle; yani gerçek ve herkese açık bir kardeşlikle çözebiliriz; işte bundan eminiz.”

Sözün güzeli ile böylece çağrılmış, öylece gitmiştik.

Büyüleyici Şehzade Camii’nin arka bahçesi sayılan bir parkta, işçilerle birlikte, piknik havasında hoş bir iftar.

Alana altı Afrikalı ile birlikte iftar sofrası için gecikmeli sayılacak bir vakitte –sadece 10 dakika kala- hızlı ve fiyakalı bir giriş yaptık.

Altısı işsiz ve siyah, biri yer yer işsizliğe çalan bir serbest meslek sahibi (erbap demek haddi aşmak olur) beyaz olarak tema’ya ilk bakışta gayet uygun bir halimiz vardı. Ne var ki işçilerin sorunlarının konuşulduğu bir ortam için fazla şamatalı, gülmeceli halimiz dikkatlerden kaçmıyordu. (Bu durum Fuat Kına’nın dikkatinden kaçmadı mesela. Gerçi ondan hiçbir şey kaçmaz.) Zira ben sınırlı İngilizce kelime ‘hazine’mle –ayıptır söylemesi- ‘sınırsız’ espriler yapıyordum. (vücut dili’nin katkılarıyla..)

Afrikalılar komikliğe teşne, muhabbetli, dertlerini bir kenara kolayca koyabilen, belki de buna mecbur insanlar. Ya da bana öyle geliyor. Ya da sadece Sierra Leoneliler öyledir. Ya da ne bileyim işte, öyle bi’şe..

Tarantino’nun son filmi “Zincirsiz”de ‘Jango’ adlı bir kahraman var. Bizim Afrikalı zıpır oğlan, ona pek bir benziyor. Adını Jango koyduk!

İftardan sonra, köleleştirilen(taşeronlaştırılan) işçiler adına konuşmalar yapılıyorken, “jango”, dedim, “sen de çık bir selamlama konuşması yap!”

Bu, Jango’dan beklenebilecek bir iş sonuçta. Jango Jango olalı acayip bir özgüveni var. (umarım bunu yerinde ve zamanında kullanır, çarçur etmez.)

“Jango sen Türkiye’deki en meşhur Sierra Leoneli’sin. Orası neresi, doğru düzgün bilene rastlanmıyor olabilir ama senin adın Jango! İstanbul’da değil 70, 700 kişi de olsanız, sen başkasın. Yıldız bir oyuncusun! Ama ne olur yavaş konuş, normal İngilizce! Afrika İngilizcesi bilen altı kişisiniz şunun şurasında!”

Düşünün, bunları ben üzeri tozlanmış hazırlık İngilizcesi ile ite kaka, düşe kalka söylüyorum. Nasıl anlaşılıyor bilmiyorum. Bilmiyorum o kahkahaları ayıp olmasın diye mi atıyorlar. Türkçe de bilmiyorlar, böyle bir şey olur mu?

Organizasyon ekibinden bir arkadaş Jango’yu günün anlam ve önemini belirten konuşmasını yapmak üzere ‘sahneye’ çağırdığında, hemen Afrikalılara döndüm, herkes el açsın, hayatımda ilk kez İngilizce dua ediyorum, melekler de gülüyor mu, yoksa Allah günah mı yazar- sanmıyorum:

–      Allah’ım! (Oh my God!) Burada bulunanlara –başta tercüme edecek arkadaşa- Jango’yu anlamayı nasip et! (AMİNN) Komik kulun Jango’ya yavaş ve normal İngilizce konuşmayı nasip et, (Fluent and normal English) heyecanlanınca dili dolaşıyor ve hemen Afrika İngilizcesine bağlanıyor! (not african english!) Jango kardeşimizin dilindeki düğümü çöz! (AMİNNN!)Onu mahcup etme – (pleasee) bizi rezil etme. Bizi rezil etme! Bizi rezil Etme! Bu kadar fazla, sayıca, bu kadar saygın bir ortamda. (number.. Saygın’ın İngilizcesi neydi?)

Daha önce hiç bu kadar Afrikalıyı bu kadar (yürekten ve gülmekten) dua ederken görmemiştim!

Jango kısa ve öz konuşuyor. Gururla yanımıza geliyor, cevapları garantiye almış, emin ve muzip soruyor:

–      Nasıl konuştum ama?

Ramazan Günlüğü 09

Gerçek bir İftar sofrası, hayırlı bir buluşma noktasıdır.

Türkistan Uygur Lokantası’ndayız.

Gelenin gidenin Uygur olduğu bir mekânda bu defa bizler yabancıyız. Konuşulan dile, yenilen yemeklere…

Dokuz Türkiyeli ile beş Sierra Leoneli bir sofradayız. Güzel bir fotoğraf.

-Kısa bir ansiklopedik bilgiden sonra yayınımıza kaldığımız yerden devam edeceğiz…-

(Sierra Leone Batı Afrika‘da bir ülkedir. Ülkeye Portekizliler bölgede bol miktarda aslan bulunmasından dolayı aslanlı dağlar, aslanlı sıradağlar anlamına gelen bu ismi vermişlerdir. Kuzeydoğusunda Gine; güneydoğusunda Liberya ve güneybatısında Atlas Okyanusu bulunur. (okyanus kenarında yüzmek çok tehlikelidir, köpek balıkları, balinalar vardır, bu hızlı hayvanlar bir anda insanı donundan yakalarlar, böyle yapan bir balina iki dakikada elini kana bulayabilir ve katil balina unvanına kavuşabilir, o saatten sonra insanlar da ölü unvanına kavuşurlar, yaşayanlar böylesi bir ölümü tavsiye etmiyorlar – m.a.b.) Nüfusu 6.5 milyondur. Tropikal iklime sahiptir. Komşusu Liberya gibi özgür bırakılmış Afrikalı köleler tarafından kuruldu (1791‘de Freetown’u kurdular. -Burası ünlü seyyah Kadir Bal’ın doğduğu ve imam hatip lisesine gidene kadar yaşadığı yerdir. Şehrin merkezinde, kamera ile kayıt yapmakta olan bir Kadir Bal heykeli bulunur. Heykelin altında alüminyum folyo üzerine şu veciz alıntı söz yazmaktadır: ‘Türk İslamcısı sol öykünmeci modernist sapma ve cemaatsal kopmalardan arınmadıkça ergenliğe bağlı siyasal ifsada sürüm sürüm sürüklenmeye şüphesiz mahkûmdur!” –m.a.b) İngiliz himayesinden sonra 1961‘de bağımsız hale geldi. Ancak ülke 1990’lardan 2002‘ye kadar yıkıcı bir iç savaş yaşamıştır. Elmas madenleri bakımından oldukça zengindir, buna rağmen batılı sömürgecilerin kışkırttığı ve göz yumduğu iç savaş sonucunda bir hayli fakirleşmiştir. İç savaş sırasında çocuklar isyancılar tarafından zorla asker yapılmıştır, asker olmayı kabul etmeyen binlerce çocuk ve gencin elleri, ayakları kesilmiştir. Ülkede binlerce elsiz ve ayaksız sakat insan vardır.)

Sofrada bütün gözler ve sözler, garipliği kat kat giymiş bu siyah derili kardeşlerimiz üzerinde.

Yuvarlanıp giden ikinci el bir İngilizce, ne dendiğini tahmine imkân bulunmayan, tövbe estağfurullah, bir Afrikaca konuşuyorlar.

Ülkeleri tropikal iklime sahip olsa da vatanlarından ayrı gayrı bu çocuklar dört mevsim hüznü yaşıyorlar.

Bu çocuklar bir suskuya dalıp gitsin, biraz halden anlayan biri bu çocuklara bakıyor olsun, 10 dakika… 10 dakikadan sonra hüzünlenir bakan, gözleri dolar hatta.

Ülkelerinde yaşanan, yürekleri dağlayan iç savaştan konu açılıyor, sohbet sırasında.

Dertlerine ortak mı oluyoruz, yoksa bilmeden densizlik mi ediyoruz?

Bir anda yüzlerindeki acı, keder derinleşiyor. Yutkunuyorlar, geriliyorlar, gözlerini öne eğiyorlar, seslerinin rengi ve tonu değişiyor..

14-15 yaşlarındalarmış, biri babasını kaybetmiş, birinin kardeşinin elleri isyancılar tarafından kesilmiş.

Sınır tanımayan bir şiddet, inanılmaz bir vahşet!

Kahrolmamak mümkün mü? Kurban olan da kurban eden de aynı toprakların çocukları, siyahlar, aslen mazlumlar, üstelik Müslümanlar!

İsyancılar ele geçirdikleri hamile bir kadın karşısında iddiaya giriyorlar:

–      Sence çocuk kız mıdır erkek mi?

(+18!)

Aşağılık yaratıklar, bunu öğrenmenin yolu olarak oracıkta kadının karnını yarıyorlar!

-Kısa bir reklamdan sonra yayınımıza kaldığımız yerden devam edeceğiz…-

(Bundan 24 yazı önde “Afrikalı Çocuklar”ın bende yol açtıkları duygu ve düşünceleri adımlamıştım elimdeki kelimelerle. Dönüp bir daha yürüdüm o sokaklarda, evet, bu çocuklar onlar!)

İftar sonrası Aksaray’da çay içiyoruz. –yemekten sonra çay içmek sünnettir!-

Çay bahçesinde çalışan Filistinli genç servis yaparken yanımıza Suriyeli bir anne ve küçük kızı yaklaşıyor, kadın el uzatıyor, yardım istiyor. Kimden mi? Bir Afrikalı’dan. –olay Türkiye’de geçiyor-

Soru şu:

Hepsi Müslüman bu insanları buraya getiren sebepler neler?

Öğleyin Ümit Aktaş’la sohbet etme imkânı bulduk. Militarizm, savaş karşıtlığı, vicdani ret konuları hakkında fikirlerini almak istiyorduk.

Ümit Aktaş klas adam. O kendinden emin, sakin, vicdanlı duruşunu seviyorum. Müslümanların birbirine karşı merhametli, küfre karşı sert ve boyun eğmez halini hatırlatıyor duruşu.

-kısa bir aradan sonra yayınımıza kaldığımız günden devam edeceğiz, Allah izin verirse…-

Afrikalı Çocuklar

Afrikalı çocuklar. Zenci çocuklar. Çikolatalar. İdmansız futbolcular. Çok yorgunlar.

Afrikalı çocuklar için sofra kuruyoruz. Çorbalarına şeker atarak başlıyorlar yemeğe. Yabancılar çorbalarımıza, sofralarımıza. Derin bir hüznü tatbik ediyorlar yanımızda.

Mesela Sierra Leoneli olsunlar. Anneleri bir salgında ölmüş olsun. Babaları iç savaşta veya. Ülkeleri kalmasın. Eşleri ülkelerinde kalsın. Çocuklarından haber alınamasın. Ölümden kaçsın. Diline, coğrafyasına, kültürüne yabancı bir diyara kaçsın. Gözlerini hep yere eğerek dolaşsın. Çöplerde yiyecek bir şeyler arasın. Kağıt toplasın. Şaka gibi ücretlere çalıştırılsın. Pis bir şaka gibi.

Afrikalı çocuklar. Kavruk hayatlar. Nüfus cüzdanları yok. Dönüş belirsiz. Tarih ileri bir tarihe ertelenmiş. Ellerinde avuçlarında hayaller. Afrikalı çocuklar mütemadiyen hayal eder. Niyetlenirler.

Afrikalı çocuklar. Gurbetlerden gurbet beğenmişler. Ne ki üzerlerine olmuyor. Çok bol. Bolluk içindeler! Keder deler geçer.

En emin olduklarında bile Afrikalı çocuklar, gibidir,

Afrikalı çocuklar birden kalkıp gidecek gibidir.

Afrikalı çocuklar kayıt dışı, yasa içi, yas içi.

Bir Afrikalı çocuğun birden fazla sokak çocuğuna tekabül ettiğini biliyor muydun?