Kaçaklar Ordusu

Askerliğin 15 aydan 12 aya düşürülmesi, askerliğe elverişli olmayanlara “çürük” denilmesinden vazgeçilmesi bu alanın son dönemdeki olumlu gelişmeleri.

Yeni olumlu gelişmeler olur diye beklerken bir de ne görelim!..

Başbakan’ın açıkladığına göre Türkiye’de 600 bin asker kaçağı var imiş!

“Kaçaklar yakalanmalı ve hemen askere alınmalı” imiş!

Düğmeye basıldıktan sonra Esnaf ve Sanatkârlar Odası değil Milli Savunma Bakanlığı bir tarife yayınladı. Bu tarifeye göre asker kaçakları yakalandıkları yahut teslim olduklarında yıllara oranla katlanarak artan miktarlarda para cezaları ödeyecekler. Unutmadan, üstüne bir de askerlik yapacaklar!

Hayırlı olsun!

30 Ekim’deki bu “kampanya”dan bir gün sonra bütün ulusal gazetelere göz attım.

Bazı gazeteler bu askeri “kampanya”yı ilk sayfadan duyurma gereği bile duymazken iki gazete kendilerini trajikomik duruma düşürmekte gecikmemişti.

Star ve Yeni Şafak Gazeteleri hemen, hangi ara çekmişlerse, aynı fotoğraf ve coşku ile manşet civarından okuyucularına duyurdular olayı:

“Bakaya Cezası Bedelli Gibi” (Star) – Yeni cezalar açıklanır açıklanmaz yoklama kaçağı ve bakaya binlerce genç askerlik şubeleri önünde kuyruk oluşturdu!-

“Az Öde Kuyruğu” (Yeni Şafak) – Askerlik Şubelerine Akın!-

Yeni Şafak ve Star, yapmayın Allah aşkına! Bu ne şimdi?

Kişilerin ilkeleri ile bu denli çelişmeleri tehlikeli değil mi?

Süregelen asker intiharlarını, askerde yaşanan hak ihlallerini, askere gitmeyenlerin haklı nedenlerini, vicdani retçilere uygulanan sivil ölümleri ne kadar önemseyip taşıdınız manşetlerinize, ne kadar sordunuz, sorguladınız?

Şimdi de kalkmış, haydi kızlar okula kampanyası gibi haydi gençler askere kampanyasına katılıyorsunuz. Gençleri düşünüyormuş havalarına girmeyi de ihmal etmiyorsunuz.

“Koşun koşun koşun, kaçırmayın, erken kayıt avantajlarından yararlanın!” diye yüksek sesle, alelacele sesleniyorsunuz.

Durun bakalım, bir dakika! (one minute!)

“Akın var akın” diye üfürüyorsunuz da, soruyor musunuz: ne akını, nereye akın?

Yeni Şafak Gazetesi bir nevi “hükümet bülteni”ne dönüşmüştü ve kendisinden umudumuzu yitireli yıllar yıllar olmuştu. Ne var ki Star nasıl bu kadar kolay gaza gelebiliyor, her şeye rağmen insan şaşırıyor.  Koca koca adamlar gazeteleri yönetiyor. Yoksa o isimler göstermelik mi, asıl isimler başka mı? Olur ya, burası Türkiye. Darbeci paşaların genel yayın yönetmenliğinde çıkan gazeteler vardı.

Star’ın logosunun hemen altında “Yeni Türkiye’nin Gazetesi” diye bir ibare var.

Benim bildiğim yeni Türkiye İnsan Haklarına, Din ve Vicdan Hürriyetine, İfade Özgürlüğüne saygılı bir ülke. Avrupa Konseyi’ne üye, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne taraf bir ülke. Hatta “ileri demokrasi” (ne demekse?) günlerine erdi!

Açık konuşmak gerekirse; kampanya çok zekice. 10 sene sonra senin yaşına geldiğinde profesyonel askerlik yapmayı kendi hür iradesi ile tercih eden vatan evladının alacağı parayı sen ceza diye ödeyeceksin ve üstüne sevineceksin! Ha, bir de, sen o kadar vatan evladı değilsin, vatan haini gibi kaçak geziyordun, neyse ki devletin merhametli kollarına kendini teslim ettin, bağışlandın! (hadi hadi, affettik seni!)

Allah’ım, sen aklımızı koru yarabbim!

“Kaçaklar Ordusu” Başbakan’ın açıkladığından daha kalabalık. Biz ona 750 Bin diyelim. Google’dan aldığım bilgiye göre Türk Ordusu 700 Bin kadar insan barındırıyor bünyesinde. (tam rakamı, eminim TSK da bilmiyordur. Yıllarca çok güçlü bir ordu olduğuna inandırıldık ve ilginç istatistiklere göre Allah’tan sonra en çok ona güvendik.Toplum Mühendisliği denen bir şey varmış, tamam, anladık.)

Yani, her halükarda Türk Ordusu’na katılanlardan fazla vatandaş katılmak “zorunda” olmasına rağmen katılmıyor, kaçıyor.

İşte burada bilinçli bir direniş söz konusu. Daha bilinçli bir direniş için bakınız: hakkınız olan Vicdani Ret.

Benim de bir süre görev aldığım “Türk Kaçaklar Ordusu”nun (üç kelimeyi de tırnak içinde yazdım!) mevcut Türk Ordusu’ndan (TSK’dan) daha kalabalık olmasının anlamı nedir diye düşündünüz mü?

“Kaçaklar Ordusu”na katılım gönüllü iken, Türk Ordusu’na insanlar zor’la katılıyorlar, iradelerine tecavüz ediliyor.

“Kaçaklar Ordusu”nda olduğu için intihar eden kimseyi tanımıyoruz ancak Türk Ordusu’nda son 10 yılda intihar eden sayısı “şehit” sayısından daha fazla.

“Kaçaklar Ordusu”nda görev alanlar Türk Ordusu’nda görev alanlara nazaran “haklılık ve sağlık” bakımlarından kıyaslanmayacak kadar ileri seviyedeler.

Benzeri pek çok insani kriteri ele aldığınızda, şüphesiz “Kaçaklar Ordusu”na yazılmak, maddi manevi, çok daha avantajlı.

Ben de size erken kayıt avantajlarından yararlanın derim.

Bir de mümkünse, vicdani ret seçeneğini düşünün.

O ki askerlikten soğudunuz bir kere, içinizi ısıtabilir!

Karşılaşmalar

Öğrencilik hayatımın geçtiği Şişli’ye yolum düştü uzun bir aradan sonra. En son 7 sene önce görüştüğüm bir arkadaşla rastlaştık. Birbirimizi gördüğümüze sevinmişiz.

Hal hatırdan sonra, ayaküstü –konuşulamayacak- mevzulara daldı, dertli, hararetli.

Finlandiya’da doktora yapıyormuş. Türkiye her geçen gün kötüye gidiyormuş. Halk uyutuluyormuş. Bilinçli kesim yüzde beş bile yokmuş. Ekonomi hiç iyi gitmiyormuş. Tayyip Erdoğan demokrasiyi içine sindiremiyormuş. Sokak ağzı ile konuşuyormuş. Baskıcı, despotikmiş. Dışardan her şey daha net görünüyormuş. Kaygılıymış.

Kendisine canı gönülden hak vermemi bekliyor. Ben konuları dallandırıp budaklandırmamak için yumuşak dokunuşlarla dinliyorum. Dinlerken üçümüzü düşünüyorum. Onu, eski beni ve yeni beni.

O eskiden bu kadar endişeli modern değildi, eski benim düşüncelerim ona yakın mıydı, yeni benim durduğum yer şimdi dağlar kadar farklı.

Bir hatıra, bir yazı, fotoğraf, şarkı ya da bir arkadaş sizi eski kendinizle baş başa bırakıyor. Hüzünlü, düşündürücü, güldürücü, belki sadece acı verici bir karşılaşma. Kiminle karşılaştığınıza göre değişir ya!.

Son 10 yılım ‘yollarda’ geçti. Yollar’da ol’lar vardır, insan eylem halindedir, ol’maktadır.

Olmak cesaret istiyor, Kemal Sayar bir kitabına bu adı vermiş: Olmak Cesareti.

Şair büyümekle ilişkisini ortaya koymuş:

‘Anladım ki ağaçlar toprağa acı verdikçe büyüyorlar.’

Şunu soralım: insanı olup olup diriltecek, dirilte dirilte yenileyecek, yenileye yenileye olduracak, olgunlaştıracak nedir?

Yolda olmak, ama doğru yolda olmak. Allah’ın boyası ile boyanmak. Allah’ı layıkıyla takdir etmek. Allah’a hakkı ile kulluk olmaya gayret etmek. Allah’a karşı sorumluluk bilinci ile dolmak.

Cevap cümlesi nasıl kurulursa kurulsun, öznesi Allah’tır.

Öznesi -kendini anlattığı şekliyle- Allah olmayan insan şeytan’ca belirtili bir nesne olmaya, kaoslar dolu bu dipsiz kuyu dünyada karanlığa düşmeye mahkûmdur.

Allah’sız bir çıkış arayanlar karşılarında kapı diye kara duvarlar bulacaklar. Hakikati, öze dönük el değmemiş Yaratıcı yönlendirmeleri, İlahi tavsiyeleri taşımayan bir çözüm bu dünyada da öbür dünyada da çözüm olamayacak.

Arkadaşım Batılı bir zihinle, perspektifle okuyor dünyayı. Asıl endişe verici olanın tam da bu bakış olduğunu konuşmaya müsait değiliz kalabalıkların aktığı bir kaldırımda.

Allah’ı olmayan, olduğu kadarı da buruşturulup bir kenara atılmış olan, İnsan’ı paramparça etmiş, aklı mutlaklaştırmış, sonra akla ve bilme olan inancını da yitirmiş, yitirmekte, hepsinden öte kendi heva ve hevesini Tanrı edinmiş şöyle-böyle paganist bir zihinle gerçekleşen bakış’tan, ne kadar bir görme beklenebilir ki?

Birazcık oldu diyelim; ne işimize Yarayacak? Asla sadra şifa olmayacak.

Son peygamber ile son Kitap Kur’an’a bakalım. Allah İnsan’a çok şey söylüyor. Sadece iki ayet:

“Gerçek şu ki, insanı yaratan Biziz ve onun iç benliğinin ona ne fısıldadığını Biz biliriz çünkü Biz ona şah damarından daha yakınız.” (Kaf Suresi 16. Ayet)

“Gerçek şu ki, hayat veren ve ölümü getiren Biziz; her yol, Bizim katımızda menziline varır.” (Kaf Suresi 43. Ayet)

İnsan’ın uyduruk değil esas ihtiyaçlarını algılayamamış, İnsan’a muhtaç olduklarını tavsiye edememiş, bilakis insan’ın fıtratını, özünü tasfiye etmiş; Yaratan ve Yaratılan arasındaki muazzam denge olan İnsan’ı iptal etmiş, devrelerini yakmış, devre dışı bırakmış modern, zart veya zurt modern bir dünya görüşü ile Batı, her yerin Batılılaşması, batıllaşması, batması var: işte müesses nizam!

Katarakt ameliyatını bekleyen milyarlarca insan.

Ben müslüman’ım demekle, üstelik de önüne ilave bir şuurla ‘elhamdülillah’ eklemekle, bilsen, bizleri bağlayan ne çok şey var!

Biz bağlıyoruz, şeytan ve şeytanlarımız çözüyor.

Çözülüyoruz ve çözümsüzlüğe, sağlıksızlığa, kuraklığa, kimsesizliğin çöllerine demirliyoruz.

Oysa ki sağlığa, huzur’a, mutluluğa, özgürlüğe, izzet ve şerefe demir atmamız dinimiz ile bizim aramızdaki sözleşmeye riayetle mümkün pekala.

Bunu ben demiyorum, “ben Müslüman’ım” diyen herkes söylüyor!

Allah, Peygamber, Kur’an söylüyor.

Kulak veriyor muyuz?

Büfeden Cennete Otostop

Trabzon’da bir yerel gazete.

Bayram’da sayfalar dolusu ilan yayınlamış. İyi, güzel.

Göz atarken biri “fena” halde dikkatimi çekti!

Şaka desen, şaka değil, fıkra desen, olmaz olsun böyle fıkra!

Yarım sayfa bir Büfe Reklamı. Tebrikle karışık tanıtım.

Büfenin adı kocaman puntolarla sol üstte. Sağda, büfe ve önünde gururla poz vermiş sahibinin fotoğrafı. Efes Pilsen tabelası. İçerde çeşitli içkilerin satıldığı da görülebiliyor hafiften. Sağa sola “Kumar Markaları”nın logo ve isimleri serpiştirilmiş. 5 tane: İddaa, -Milli Piyango İdaresi’nin sponsorluğunda- Şans Topu, Sayısal Loto, On Numara, Süper Toto.

İlanda aynen şöyle yazıyor:

“Tüm müşterilerim ile Akçaabat halkının Mübarek Ramazan Bayramı’nı en içten dileklerimle kutlar, bir ömür boyu sürmesi temennisiyle sağlık, mutluluk ve başarılar dilerim.”

İlginç. Hayli İlginç!

Müslümanlar, Allah’ın emri üzere Kur’an Ayı olan Ramazan’da bir ay boyunca Oruç tutup arınıp temizlenmeye çalıştıktan sonra Ramazan Bayramı’na kavuşmanın sevincini yaşıyorken, tam da bu sırada, yukarıdaki ilanla karşılaşıyorlar!

İslam, Müslümanlar, Mübarek, Ramazan derken kameralarımızı hayat kitabımız, rehberimiz Kur’an’ı Kerim’e çevirelim.

Allah Mâide Suresi 90-92’de şöyle söylüyor:

“Ey inananlar, içki, kumar, dikili taşlar, şans okları şeytân işi birer pisliktir. Bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz.

Şeytân, şarap ve kumar ile aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allâh’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak istiyor. Artık (bunlardan) vazgeçecek misiniz?

Allah’a itâ’at edin, Elçi’ye itâ’at edin, (kötü şeylerden) sakının!”

Çok açık, dupduru, çok net, gayet basit bir emir değil mi?

Kendini içki ve kumara kaptırırsın, saygı duymam, Allah affetsin, Allah kurtarsın diye dua ederim.

Bu bir günahtır. Müslüman hatasız, günahsız, melek gibi filan olamaz zaten.

Ancak Müslüman’ın bir günahı yaşam tarzı haline getirmesi son derece sıkıntılı bir durumdur.

Günahı kendini kuşatanların istikameti kesinkes cehennemdir.

Günahınla (zaafınla) kendi içinde, kendi evinde, kendince mücadele edersin; onu dizginlemeye, kontrol etmeye, giderek alt etmeye çalışırsın, saygı duyarım.

Ama sen Allah’ın ŞEYTAN İŞİ dediği, PİSLİK diye tabir ettiği içkinin ve kumarın ticaretini yapacaksın, yetmeyecek, bir de MÜBAREK RAMAZAN’ı bu pislik ticaretine alet edecek ve reklamında-ilanında kullanacaksın!

Allah’tan Kork!

İslami değerlerle alay mı ediyorsun?

Ne dediğinin, ne yaptığının farkında mısın ey Müslüman?

(Ey Nobel, diye seslenen Tayyip Erdoğan’a çevirdin beni burada.)

Yahu hiç mi akıl etmeyeceksin:

Mübarek diyorsun… Allah’ın pislik dediği, şeytan işi dediği fiilleri yapanda, içende, alanda satanda bereket mi olur?

Allah’ın olmaz dediğini mi olduracaksın?

Hayır, olmaz! Sadece Allah’ın dediği olur.

Müslümanlar olarak hedefimiz cenneti kazanmak değil mi?

İşte Allah’ın kazanacağını açıkladığı kişiler: Müminler.

Allah Mu’minûn Suresi’nin ilk 11 ayetinde bizim için ölçüyü koyuyor.

Öyle değil böyle poz vermeli, şık bir duruşla geçip gitmeli 3 günlük bu “yalan” dünyadan.

Ayetler, geçer not almak için gerekli olanlar çok açık.

Tam anlamadım diyen varsa, bir de sabahleyin, ezan okunurken okusun. Sabah ezanı okunurken. Çünkü sabah ezanı bambaşka bir zamanın iklimi, çağrısıdır. Şifalı sular gibidir.

“Müminler, kurtuluşa ermiştir.

Onlar namazlarında huşu içinde olanlardır.

Onlar, boş sözlerden ve işlerden yüz çevirenlerdir.

Onlar, arınmak için hareket edenlerdir.

Onlar, mahrem yerlerini koruyanlardır.

Ancak eşleri ve cariyeleri hariç, çünkü bunlar, kınanmazlar.

Kim bundan başkasını ararsa, işte onlar da haddi aşanlardır.

Müminler, emanetlerine ve sözleşmelerine uyanlardır.

Onlar, namazlarını koruyanlardır.

İşte onlar, varis olanlardır.

Onlar, Firdevs’e varis olacaklardır ve onlar, orada ebedi kalacaklardır.”

TESBİHÇİ AZİZ USTA’YA SELAM.

Dürbinar Mahallesi’nde, Sağlık Eczanesi’nin yanındaki aradan yukarı doğru çıkarken karşınıza Hacıoğlu Ekmek Fırını çıkar. Orada Tesbihçi Aziz Usta’ya rastlayabilirsiniz.

Aziz Usta siz bu yazıyı okurken Koleksiyonundaki tesbih sayısını 200’e çıkarmış olabilir, bilemeyeceğim. Bildiğim şu: tesbih deyip geçmeyeceksin arkadaş. Bu bir kültür, bu bir sevda. Tesbihçi Aziz Usta’da Kehribar, Oltu, Kuka, Sedef, Gümüş, Efe, Firuze, Katalin, Abanoz, Kazzaz, Akik, Fiber, Kuvars, Fildişi ve “yok daha neler!” dedirtecek pek çok tesbih var! Sergi açabilir ilerde. Aziz Usta’ya şöyle, tövbe estağfurullah, acayip bir tesbih hediye edenin alacağı duaların haddi hesabı yoktur. Tesbihçi Aziz Usta ile tanışın, elini öpün, çayını için, yeni bir ‘Gel’işme var mı diye sorun.

Mutluluk bulaşıcıdır!

Ramazan Günlüğü 17

Bir Müslüman vicdani retçinin Askeri Mahkemece cezalandırılıyor olmasının islamcı yahut muhafazakâr, ana akım yahut “paralel merkez” yahut “yandaş” medya tarafından “görülmediği”, görülmeye değer görülmediği bir zaman ve ortamdayız.

İslami kavramlar bazen çok şeyi açıklar. İmtihan!

Bazı şeyleri hatırlamanın ve hatırlatmanın zamanıdır.

Pınar Öğünç, Asker Doğmayanlar kitabının girişinde Türkiye’deki Vicdani Ret Mücadelesinin tarihini 11 sayfada etraflıca ortaya koyuyor.

Bir yerde şöyle bir “gönderme” yapmış:

“Vicdani Reddini açıklayanların sayısı artarken, 3. Müslüman Öğrenciler Buluşması’ndan da önemli bir bildiri çıktı. Özgür Açılım Platformu, Hür Beyan Hareketi, Umut Gençliği, Genç Öncüler, Felah Çağrısı ve Mavera Gençlik Hareketi’nin imzaladığı metinde, vicdani reddin, insani ve İslami bir hak olduğu belirtilerek çağrıda bulunuluyordu.”

Kitaptaki en çarpıcı bölüm, bana kalırsa ilk bölüm. Türkiye’nin ilk vicdani retçisi Tayfun Gönül’ün düşüncelerini okuyunca (öngörülerine, sadeliğine, netliğine, kararlılığına ve cesaretine bakınca) katılmasanız da takdir edeceksiniz!

Türkiyeli Müslümanların büyük kısmı askerlik sorunu ile hesaplaşmak için Tayyip Erdoğan’ın (”Baba”, Büyüksün!) vicdani retçi olmasını beklerken (2023’e kadar bekleyebilirler!) arkasına Allah’ı, Melekleri ve Müslümanları almamış Tayfun Gönül’ün sözlerine ve dahası sözleri ile uyumlu eylemlerine bakın. Yıl 1990!

Sokak Dergisi’nde kendisi ile yapılmış söyleşiden bir iki pasaj aktarmak isterim:

“Askerliğe karşı tepkin ne zaman başladı?

Çocukluğumdan beri diyebilirim. Çünkü ben kendimi bildim bileli, var olan dünyadan çok, olması ge­reken üzerine düşündüm.(…)

Neden paralı askerlik yapmadın, üç ay­da kurtaracaktın?

Yaşamımda her zaman düşüncelerimle, davranışlarım arasında bu uyumu gözetmişimdir. Sonuçta benim askerliğe karşı çık­ma nedenim; askerliğin zor ve uzun olma­sından değil, çünkü ben bir doktorum, her­kes bilir ki doktorlar zaten sıradan erler gibi bir askerlik yapmazlar, hayli rahat geçer. Tam tersine askerlik yapmayı reddetmek, bir doktor için yaşamını daha zor koşullar­da sürdürmektir.

Benim karşı çıkışımın nedeni ahlaki. Bu açıdan paralı ya da parasız, uzun ya da kısa dönem benim için fark etmez. Orduya katılmak militarist aygıtın bir parçası olmak demektir. Bunun ahlaki sorumluluğunu üstlenmek istemiyo­rum.

Bu kampanya başını belaya sokmaya­cak mı?

Bu kararı vermeden önce bir yıl kadar dü­şündüm. Birçok arkadaşımın yaptığı gibi gözden uzak, kıyıda köşede durup askere gitmemek de vardı. Ancak ben yaşamın an­lamını hiçbir zaman salt kendi yaşantım üzerine kurmadım.

Dünyayı değiştirmek mücadelesiyle kendimce bir bağ kuramadı­ğım zaman, huzursuz oluyorum. Böylesi gizli saklı yaşamak bana onursuz geliyor. Bunun pratik sonuçlarının farkındayım.

Beni zorla askere alabilirler. Saçlarımı ke­sip elbise giydirebilirler. Ama hiçbir zaman emredersiniz komutanım dedirtemezler. Elime silah verip al bir düşman diye karşım­daki insanları öldürtemezler. Selam verdirtemezler. Yapabilecekleri en fazla şey, beni öldürmek.

Doğrusu ölüm beni korkutuyor ama, insan yaşamını nereye ka­dar ölüm korkusuna göre düzenleyebilir?

Kimlerden destek umuyorsun?

Öncelikle kadın hareketinden. Çünkü militarizm hiç tartışmasız bir erkek ideolojisidir. Militarizme karşı mücadele (bazı fe­ministler gene kendileri adına politika üret­tiğim için kızacaklar ama) kadın hareketi­nin asli meselelerinden biridir.

Ayrıca, bu­gün Kürt ulusuna karşı ilan edilmemiş bir iç savaş vardır. Ben nasıl erkek olmama rağ­men cinsiyetime ihanet ediyorsam, bu sa­vaşa katılmamakla kendi ulusal kimliğime de bir anlamda ihanet ediyorum.

Dolayısıy­la Kürt hareketinden destek bekliyorum. Özellikle merak ettiğim bir konu sosyalistlerin tutumu. Acaba, bir anarşisti destekle­yecek kadar “özgürlükçü” olabildiler mi?

Hemen söyleyeyim, bir sosyalist ülkede de yaşasaydım, aynı kampanyayı yürütürdüm. Benim için ordunun kızılı da sarısı da beya­zı da hepsi bir. Ayrıca, Müslümanların tu­tumlarını da merak ediyorum. Bana öyle geliyor ki inançlarında samimilerse, bu lâ­dini devlette askerlik yapmak onlara da ters geliyor olmalı. “

Düşündürücü!

Pınar Öğünç’ün bahsettiği 3. Müslüman Öğrenciler Buluşması’ndan çıkan çok önemli gördüğüm ortaklaşma metnini buraya almadan önce okuru Hilal Kaplan ile baş başa bırakmak istiyorum.

Enver Aydemir askeri Cezaevine kapatıldığında “Müslümanların ‘vicdan’ları ile imtihanı” başlıklı bir yazı kaleme almıştı Taraf Gazetesi’nde.

(Yasin Aktay’ın Yenişafak Gazetesi’nde yayımladığı “Enver Aydemir’in Uyarıcı Vicdanı” da, adı üzerinde uyarıcı idi. Akılda kalmış.)

Hilal Kaplan uyarıcı yazısını irkiltici bir tarzda noktalıyordu:

“İmanî bir imtihanı fevkalâde bir biçimde veren Enver Bey ile Türkiyeli Müslümanlar olarak imtihan oluyoruz. Bu minvalde askere alınma ihtimali olmayan Müslüman bir kadın olarak vicdani reddin “hak” olduğunu haykırmak adına yapabileceğim ‘delikanlılık’ bu kadar. Bakalım Müslüman erkeklerimizin ‘delikanlılığı’ ne kadar olacak…” (30.12.2009)

Ve o Ortaklaşma Metni:

3. Müslüman Öğrenciler Buluşması Ortaklaşma Metni:

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

1.   Laiklik temelinde inşa edilen Türkiye Cumhuriyeti’nde askerlik, mesleklerden bir meslektir ve kimse bir mesleği yapmaya zorlanamaz. Askerlik dâhil hiçbir meslek “vatan borcu” sayılarak insanlara dayatılamaz.

2.   Halkı, başka hiçbir meslekten soğutmak suç olmadığı gibi askerlikten soğutmak da suç olamaz. ‘Halkı askerlikten soğutmak’ diye bir suç olacaksa, askerlik sırasında bu halkın çocuklarını aşağılayan Türk Silahlı Kuvvetleri seçkinlerinin tamamı söz konusu suç dolayısıyla yargılanmalı en başta.

 3.   Laik ve demokratik bir kimlik taşıdığını iddia eden cumhuriyetin askerlik kurumu, dini ve dinî kavramları bir meşruiyet zemini olarak kullanamaz. Dolayısıyla TSK’nın, ”Şehitlik”, ”Vatanın kutsallığı”, ”Peygamber Ocağı” gibi kavramları kullanarak İslami değerleri istismarına bir an önce son verilmelidir.

4.   Müslüman ancak Allah’ın rızasını gözeten bir orduya mensup olabilir. Müslüman bir şahsiyetin NATO gibi uluslar arası emperyalist bloğa dahil veya laik bir orduda kendi rızasıyla görev alması düşünülemez.

5.   Kişinin dinî, ahlaki, siyasi ve sair nedenlerle herhangi bir orduda zorunlu olarak askerlik yapmayı reddetmesi demek olan Vicdani Ret insani ve İslami bir haktır.

6.   Dünyanın pek çok bölgesinde vicdani reddin bir hak olarak tanındığı ve fakat “vatanı düşmanlardan korumaya dair” bir sorun veya zaaf yaşanmadığı kamuoyunun dikkatinden kaçırılmamalıdır.

7.   “Vatanı kimden koruduğumuz” ve “Kime karşı cihad ettiğimiz” sorularına Müslümanlar hiç şüphesiz vahyin ışığında yanıt bulmalılar. İki kardeş halkın çocukları, kirli bir ‘iç savaş’ın kurbanları oluyorken, devlet’ten veya kavim’den değil, yalnızca Hak’tan yana tavır almalılar!

8.   Askerlik yapmakla erkeklik / erkek olmak arasında mantıklı, rasyonel bir ilişki bulunmamaktadır. Ancak resmi ideolojinin sponsorluğunda kof ve yoz bir “erkeklik edebiyatı” yapıla gelmektedir. Gayrıfıtrî bu erkeklik kurgusu, ‘askerlik yapmayanın erkekten sayılmayacağı’, ‘askere gidince adam olunacağı’ ve ‘askere gitmeyene kız verilmeyeceği’ gibi komik ve korkunç ‘batıl inançlar’ın yaygınlaşmasına sebep olmaktadır.

9.   Askerlik yapmayan veya yapamayan insanlara bir kurum tarafından “çürük” denmesi o insanların ruh veya beden sağlığı ile yahut karakterleri ile alakalı olmayan, söz konusu kurumun kendine ait teknik bir tabirden ibarettir. “Çürük”, dışlayıcı ve aşağılayıcı bir dil’den dökülen kötü bir sözdür, kabul edilemez.

10.  Tüm bunlar düşünülerek, ‘zorunlu askerlik’ ve ‘vicdani ret hakkı’nın hem toplumsal hem de siyasi düzlemde ciddi biçimde -itidal ve derinlik içinde- tartışmaya açılması gerekmektedir.

 Özgür Açılım Platformu – Hür Beyan Hareketi – Umut Gençliği – Felah Çağrısı – Mavera Gençlik Hareketi

(2 Mayıs 2012)

Mehmet Baransu İle Röportaj

Gazeteci Mehmet Baransu ile mesleğini, Türkiye Basınını ve gündemi konuştuk. Özgür Açılım’ın bu ay sonu okurla buluşacak Hasat adlı Yıllığı için gerçekleştirdiğimiz röportajın tamamını istifadenize sunuyoruz.

*

“Bunlar gazetecilik yapmadılar. Bunlar bir makyaj yaptılar. Bir şeyi inceliyormuş gibi yapıp aslında büyük fotoğrafın görünmesini engellediler. Derin devletin devam etmesini sağladılar.”

“Yeni bir medya var. Yeni ama etkisiz bir medya var. Yeni ama itibarı olmayan medya var. Yeni ama ahlakı olmayan bir medya var.”

“Yazarsanız, köşe yazıları yazıyorsanız ve fakat Başbakan’ı eleştiremiyorsanız Allah öteki tarafta size bunun hesabını sorar! Benim bildiğim Allah’sa sorar.”

“Hırsızlık o kadar büyük bir noktaya gelmiş ki, iktidar da o kadar bu işin içerisinde ki, geminin bir süre sonra battığını göreceksiniz. Bu gemiyi de hırsızlıklar batıracak.”

“Bu devran dönerse, ki dönecek, o zaman çok şey ortaya çıkacak. Başbakan sık sık Hz. Ömer adaletinden bahsediyor. O halde Onun gibi davranacaksın. Kim hırsızlık yapmışsa cezasını çekecek.”

“Yeni bir anayasadan ümitli değilim. Ak Parti’nin çok istediğine inanmıyorum. Çünkü bu anayasa işlerine geliyor. Hesap vermiyorlar kimseye.”

“Ben Ak Parti’nin 2023’ü görebileceğini zannetmiyorum. Çok basit, gidin muhafazakâr kesimi gezin. Bakın nerdeler, ne oldular, hangi noktadalar!”

“Allah ömür verirse 10 sene sonra bir kitap yazacağım. Herkes anlayacak neyin ne olduğunu. Çocuklarımla, kendimle ilgili tehditleri yazacağım. Haber kaynaklarımı açıklayacağım.”

*

Mehmet Ali Başaran:

Türkiye gibi bir yerde gazetecilik gibi bir meslek, epey sıkıntılı olmalı. Çok yorulduğunuzu da biliyoruz. Başka bir iş yapıyor olsaydım keşke, dediğiniz oluyor mu?

Mehmet Baransu:

Keşke başka bir iş yapsaydım dediğim olmuyor ama bir süre ara vermek istiyorum. Şöyle geriye doğru dönüp baktığımda, sadece Taraf maceram değil, ondan öncesinde de büyük bir savaş verdim. 1997-2001 arasında da inanılmaz bir şekilde, yolsuzluklarla ilgili haber yaptım. Yine, Türkiye’nin en çok konuştuğu operasyonlar olmadan, aylar öncesinde haber yapmış, yazmıştım. Sadettin Tantan o zaman İçişleri Bakanıydı. Bufalo, Balina, Burçak gibi adlarla bir sürü operasyonlar oldu. Bütün gazetelerde manşetti. Türkiye’de yer yerinden oynadı. O dönemde de aynen böyle büyük bir savaşın içerisine girmiştim.

Şimdi Taraf macerama baktığım zaman şunu görüyorum: bu ülkede hiçbir gazeteciye nasip olmayan haberleri yaptım. Bunu kendimi övme anlamında söylemiyorum. Bütün gazetecileri toplayın, onların hepsinin yapamayacağı şeyi yaptım ve bunu tek başıma yaptım. Bir gazetecinin yüz yıllık hayatına sığdıramayacağı şeyleri yazdım. Sadece büyük operasyonlar değil. Askeriye, o alandaki sıkıntılar, bunlara dair haberler ve riskleri… Yoruldum!

Şunun için yoruldum: çok kavgalar var, taraflar var, savaşlar var ve bu tüm bu tarafların iftiralarına maruz kalıyorsunuz; tehditlerine maruz kalıyorsunuz. Hayatınız risk altında. Bu ister istemez sizi yoruyor. Bir de utanmadan bu insanlar ailenize saldırı yapıyorsa, ailenizi de tehdit etmeye başlıyorlarsa işte orada yorgunluk bir kat daha artıyor.

Yeni mi bu tehditler?

Çok sayıda var; şimdi ve öncesinde. Bazen “bunun için mi!” diye düşünüyorsunuz. İki şey beni fazlasıyla üzdü. Birincisi: şike sürecinde yazdıklarımdan dolayı daha öncesinde beni destekleyen insanların bir takım, bir forma veya başka bir şey uğruna hakareti bırakın küfre varan hatta onun ötesinde iftiraya varan şeyler yazmaları. Bu beni yıprattı ve üzdü. İkincisi: hatalarından dolayı Başbakan’a yaptığım eleştiriler üzerine Ak Partililerin yapmış olduğu iftiralar… CIA ajanı oldum, Mossad ajanı oldum, şucu oldum bucu oldum, her şey oldum!

Başörtülü kızların bana küfretmesi çok zoruma gitti. Sosyal medyada ve birçok yerde var. Hem Fenerbahçe’yle ilgili olsun hem Başbakan’la ilgili olsun, tek bir şey

söylüyorum onlara, Başbakan da dâhil buna. Bana bu iftiraları atanlar kimlerse, hepsine şunu söylüyorum: Allah’tan tek bir duam var; kıyamet günü bu insanları benim karşıma %50 sevap ve %50 günahla çıkarması ve sadece benim hakkıma kalmaları. Allah kul hakkını bize bırakıyor. Hiçbirini affetmeyeceğim. Umarım o şekilde gelirler ve benim hakkımı aldıkları için cehenneme giderler.

Şimdi biri bana diyebilir ki bu ne öfkedir, ne kindir… Yaşadıklarımı ben biliyorum! Bir başörtülü bayan küfretmeden önce biraz Kuran-ı Kerim okuyacak. Başörtüsü takıyorlar ama namaz kılmıyorlar. Ak Partililer ama namaz kılmıyorlar. Dindarım diyorlar ama namaz kılmıyorlar. Küfür ve iftiraya gelince çok rahat hareket edebiliyorlar.

Bakın, insanlar küfre girdiklerinin farkında değiller. “Benim için önce Fenerbahçe gelir, sonra her şey!..” diyorlar. Bu bir küfürdür. Dinden çıkmadır. Bunları görünce üzülüyorum. Bana yapılmış olan bir hakaret için değil. “Yahu ben bu insanlar için mi mücadele verdim” diyorum.

Eğer bu insanlar için mücadele verdimse, hayatımı ortaya attımsa, çocuklarımın hayatını ortaya attımsa, ailemin hayatını ortaya attımsa, yazıklar olsun! Keşke yapmasaydım, diyorum. Umarım ben yanılırım.

Bu mücadeleyi şahsi bir şan, şöhret, para için yapmadım. Benim bu şöhretimi isteyen biri varsa, vermeye hazırım. Hayatının tehlikede olduğu, korumalarla gezdiği, bu kadar iftiraya maruz kaldığı şan ün neyse artık, ben hemen vermeye hazırım. Bu benim istemediğim bir şeydi.

Gazeteciliğe gelelim. İyi bir gazeteci sizce nasıl olmalıdır?

Bir kere vicdanlı olacaksınız. Ahlaklı olacaksınız. Korkmayacaksınız. Hiçbir yere bağımlı olmayacaksınız. Türkiye’de böyle bir şey yok. Konuyu iyi araştırıp derinlemesine incelemeniz gerekiyor.

Bakıyorum; televizyonlarda konuşan insanlar gazetelerin spotunu bile okumamışlar. Ben hiçbir televizyon programına hazırlanarak çıkmıyorum çünkü biliyorum ki karşımdakilerin hepsi cahil. Okumayan insanlar. Okumaları gerekiyor, cesaretli olmaları gerekiyor, fikri takip gerekiyor. Başından sonuna kadar bir olayı takip etmek gerekiyor. O zaman iyi gazetecilik olur.

Bir de ben, “gazetecilik şansı” diye bir şeyin varlığına inanıyorum. Eğer siz araştırmanızı iyi yaparsanız, takip ederseniz, sizin önünüze o gazetecilik şansı denen olaylar çıkıyor. Kısa veya uzun vadede çıkıyor; önemli değil, bir yerde çıkıyor. Bazen hiç tahmin etmediğiniz bir haber size gelebiliyor. O kadar mücadele ediyorsunuz, o kadar araştırıyorsunuz, o kadar konunun üzerine eğiliyorsunuz ki, Allah bir yerde karşılığını veriyor.

İnsanlarla diyalogunuz iyi olmalı. Ben 15-20 yıldır tanıdığım insanlarla haber için halen daha görüşürüm, onlara danışırım. Telefon rehberim kalındır. “Telefon rehberiniz ne kadar kalınsa o kadar iyi gazetecisiniz” derler. Aynen öyle. Telefon defteriniz kalın olacak ama insanlarla iletişiminiz de o oranda iyi olacak.

Bunu şu açıdan sordum; “benden önce yapılan işlerin gazetecilik olmadığını insanlar görmüştür” gibi iddialı ifadeleriniz var…

Ben foyalarını ortaya çıkardım. Uğur Dündar olsun, diğerleri olsun… Bunlar gazetecilik yapmadılar. Bunlar bir makyaj yaptılar. Bir şeyi inceliyormuş gibi yapıp aslında büyük fotoğrafın görünmesini engellediler. Derin devletin devam etmesini sağladılar. Hırsız iş adamlarının bu ülkeyi soymasına göz yumdular. Patronlarını, patronlarının ortaklarını korudular. Bunu para için yaptılar.

Ben gazetecilik mezunuyum, bunların hepsini okudum. Basın tarihini iyi bilirim, Bâb-ı Âli’yi bilirim. Simit yiyen, çay içen gazeteci, şarap içmeye başladı ve köşesinde şarap reklâmları yapmaya başladı. İster istemez halktan koptular. İster istemez patronun çıkarlarını korumaya çalıştılar. Çünkü elde ettiği makamı, parayı ve bütün kazançlarını kaybetmemek için –çok affedersiniz- aşağılıkça işler yaptılar. Nedeni bu.

“Yandaş Medya” diye bir tabir var. Alper Görmüş buna “Paralel Merkez Medya” diyor. Son on yıla baktığımızda “ben de varım” diyerek ortaya çıkan bu medyayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ben yandaş demek istemiyorum. Zaman zaman yazılarımda kullansam da biraz kızgınlıktan oluyor. Sakin kafayla düşündüğüm zaman çok da doğru bir kelime değil. Ama yeni bir medya var. Yeni ama etkisiz bir medya var. Yeni ama itibarı olmayan medya var. Yeni ama ahlakı olmayan bir medya var.

Muhafazakâr medyayı mı kastediyorsunuz?

Aynen. Yeni ama ahlakı yok. Yeni ama gazetecilik namusu yok. Bu anlamda bence hiçbir etkileri yok. Eğer etkilerinin olduğunu zannediyorlarsa yanılıyorlar. Kimse kusura bakmasın isim de vereceğim: Star Gazete’sinin hiçbir etkisi yok bu ülkede!

Zaman Gazetesi’nin var mı?

Zaman Gazetesi’nin bence var. Zaman Gazetesi’ni biraz daha farklı bir yere koyuyorum çünkü bir cemaati temsil ediyor. Cemaati temsil ettiği için ister istemez bir anlamda gücü, etkisi var.

Yenişafak Gazetesi’ni nasıl buluyorsunuz?

Yenişafak kafası çok karışık bir gazete. İki arada bir derede kalmış. Hükümeti eleştirmiyor. Ona çok dikkat ediyor. Sadece birkaç kez patronlarının bazı

bakanlıklarla ve hükümetle kişisel kavgalarından dolayı manşetlerinde birkaç eleştiri yaptılar. Havalimanıyla ilgili, Havaş’la ilgili olanlar bunlardandır.

Mesela Sabah Gazetesi öyle bir gazete oldu ki… Merkez medyanın bir dönem en etkili gazetesi MİT’in kontrolüne geçti. Yüzbaşıya general muamelesi yapan birisi, Genel Yayın Yönetmeni Sabah’ın.

Akit Gazetesi hakkında ne düşünüyorsunuz?

Akit’i tamamen farklı bir yere koyuyorum, Akit Gazetesi çok eleştiriliyor ama ben o kadar eleştirmiyorum. Akit Gazetesi’nin iyi-kötü, doğru-yanlış bir çizgisi var. Sivri dili var, zaman zaman hedef gösteriyor ama Akit çizgisini hiç bozmadı. Benim gördüğüm; yıllardır aynı çizgisini devam ettiriyor. Akit’in şimdi yaptığı, eleştirilen manşetlerine bakın, on yıl önce aynılarını attığını görürsünüz. Aynı haberi, aynı yaklaşımı, aynı sertliği görürsünüz. O anlamda bence en dürüst gazetelerden biri Akit Gazetesi’dir. En dik duran gazetelerden biri.

En azından omurgalı, diyorsunuz…

Evet, omurgalı en azından. Sabah Gazetesi’ni nereye koyacaksınız, Star Gazetesi’ni, Yenişafak’ı nereye koyacaksınız? Kafalar tamamen karışık.

Bugün Gazetesi sizce nasıl?

Bugün Gazetesi de farklı bir yerde. Şöyle ki; yarı cemaat, yarı hükümet, yarı piyasa-popüler olma amaçlı bir gazete ama Bugün Gazetesi’nde okuduğum çok önemli köşe yazarları var. Gülay Hanım olsun, Ahmet Taşgetiren olsun… Adem Yavuz Arslan’ı severim, benim eski mesai arkadaşımdır. Ankara’dan çok iyi kulisler yazar. Gültekin Avcı var, son bir yılda çok iyi analizler yapan birisi. Bugün Gazetesi benim köşe yazarları için baktığım gazetelerden birisi daha çok.

İslami camiada insanlar “Hâlâ Taraf mı okuyorsun!” gibi bir söylemi, itirazı sıklıkla dillendirir oldular son dönemde..

Bence bütün gazeteler okunmalı. Okumaktan zarar gelmez. Ama gazetecilik yapıyorsanız, bir duruşunuz olmalı. Ben bugün bir yazı yazdım. 10-15 gündür herkes dinleme’lerden, şikayetçi! Bu ülkede Başbakan çıkıyor “dinleniyorum, rahatsız oluyorum” diyor. Ben de dönüp diyorum ki: “Bu ülkenin Başbakanı’sın, anayasaya göre sen de ben de eşitiz. Sen kendi dinlenmenden rahatsız oluyorsun, ben ise dinlenmeyi belgeledim. Sen daha dinleme cihazının kim tarafından konulduğunu bulamıyorsun, ben beni ve Taraf Gazetesi’ni dinleyenleri belgeledim. Belgeleri savcıya verdim. Savcı soruşturma açtı. Yargılanmaları için sana yazı gönderdi, izin istedi. Sen ise izin vermedin. Ondan sonra da oturup Hz. Ömer adaletinden bahsediyorsun!”

Medyaya bakıyorum; bir tane kalem yok, bir tane yazı yazacak adam yok. Yazarsanız, köşe yazıları yazıyorsanız ve fakat Başbakan’ı eleştiremiyorsanız Allah öteki tarafta size bunun hesabını sorar! Benim bildiğim Allah’sa sorar! Onlar başka bir Allah’a inanıyorlarsa, bilmiyorum. Benim bildiğim Kuran-ı Kerim’se sorar! Peygamber Efendimiz zamanındaki olaylara baktığımda, bunun hesabı sorulur. Televizyon programını, koltuğu, köşe’yi kaybetmekten korktuğunuz için iktidar mensubuna hatalarını söyleyemiyorsanız, yazı yazamıyorsanız o kaleminizi kırın daha iyi.

Başbakana hitaben, “Usta, gemin su almaya başladı” başlıklı bir yazı yazmıştınız. Geminin şu andaki durumu nedir?

Gemi halen daha su alıyor. Fazlasıyla su almaya başladı. Benim onu yazdığım dönemde Uludere yoktu, “Özel Yetkili Mahkemeler Yasası” daha değişmemişti, “Şike” bu kadar rezil bir duruma gelmemişti, Sayıştay bu kadar kötü bir durumda değildi.

Hükümet, “alternatifimiz yok” şımarıklığı içerisinde. Bir gün inşallah Başbakan olursam -bunu çok istiyorum, beş yıl başbakanlık yapıp kenara çekilmeyi çok istiyorum- bu ülkenin Bakanlarının yarıdan fazlası Yüce Divan’da yargılanır. Belediye başkanlarının ve siyasetçilerin birçoğu için, parti gözetmeksizin, cezaevi inşa etmek istiyorum, yaptıkları hırsızlıklar için.

Hırsızlık o kadar büyük bir noktaya gelmiş ki, iktidar da o kadar bu işin içerisinde ki, geminin bir süre sonra battığını göreceksiniz. Bu gemiyi de hırsızlıklar batıracak. Şimdi “alternatif yok” diye şımarıyor olabilirler; bu seçimde geminin ne kadar yalpaladığını, rotadan çıktığını görecekler.

Ben Ak Parti’nin 2023’ü görebileceğini zannetmiyorum. Çok basit, gidin muhafazakâr kesimi gezin. Bakın nerdeler, ne oldular, hangi noktadalar!

Ak Parti’yi daha önceki hükümetlerden ayıran fark git gide ortadan kalkıyor mu diyorsunuz?

Bu ülke Ak Parti’ye neden tek başına iktidar verdi? ANAP’ın hırsızlıklarından bıkmışlardı, DYP’nin hırsızlıklarında bıkmışlardı, DSP’nin beceriksizliğinden bıkmışlardı, CHP zaten iktidar olamıyor.

Ak Parti şu anda ANAPlaşıyor, DYPleşiyor. O yolda hızlı adımlarla gitmeye başladı. Nerede Hilmi Güler? Başbakan açıklasın, neden bakan yapmadığını? Kürşat Tüzmen’i niye bakan yapmadı, bunları açıklasın! Unakıtan’a ne oldu da gönderdi? Osman Pepe nerede? Kendi özel kalem müdürü Hikmet Bulduk vardı, o nerede? Organizer firmasına ne yaptılar? Reklamcısı Arter ne yapıyor?..

Bunların ortaya çıkmayacağını zannediyorlarsa yanılıyorlar. Binali Yıldırım’ın akrabaları ne yaptılar İstanbul’da? Bir sürü şey sayabilirim ben size böyle, fazlasıyla… Bu kadar kötü medyayla bunların ortaya çıkmayacağını sanıyorlar. Kendilerine yakın, kendilerinden korkan bir medya; Aydın Doğan’ın, NTV’nin, Doğuş Grubu’nun ve diğerlerinin olduğu medya… Yandaş gördükleri bir medya var.

Cemaat’i baskı altına alıp Zaman, Bugün gibi gazetelerde bir şeylerin çıkmasını engelleme çabası var. Geriye bir tek Taraf Gazetesi kalıyor. Başka bir gazete de yok, gördüğüm kadarıyla. Sözcü ve Aydınlık gazetelerinin bir itibarı yok. O kadar fazla yalan haber yaptılar ki, onlara itibar yok.

Bu devran dönerse, ki dönecek, o zaman çok şey ortaya çıkacak. Başbakan sık sık Hz. Ömer adaletinden bahsediyor. O halde Onun gibi davranacaksın. Kim hırsızlık yapmışsa cezasını çekecek. Kim yolsuzluk yapmışsa cezasını çekecek. Böylece toplum sizin liderliğinize inanacak.

“Yüzde Elli oyumuz var”, bununla övünüyorlar. Bunu size ben verdim ama ben size inancımı kaybetmeye başladım ve kaybettim. Benim ailem de kaybetti. Toplum da yavaş yavaş kaybediyor. Bir sene önce bunlar bu kadar konuşulmuyordu, yoktu. Ama bir senedir konuşuluyor. Ak Parti, yaptıkları, hırsızları koruması, şikecileri koruması, kendi hırsızlıkları ortaya çıkmasın diye Özel Yetkili Mahkemeleri kaldırması… Birçok şey var.

Yeni bir anayasa yapılması durumunda…

Ben yeni bir anayasadan ümitli değilim. Ak Parti’nin çok istediğine inanmıyorum. Çünkü bu anayasa işlerine geliyor. Hesap vermiyorlar kimseye.

‘Ankara’nın derin dehlizleri’nde olup bitenler aydınlatılabilir mi?

Elbette. Ben 28 Şubat Sürecinde bile umudumu hiç kaybetmedim. Dünyada tek başınıza kalsanız dahi umudunuzu kaybetmeyeceksiniz ve mücadele edeceksiniz. Yoksa, Ankara’nın dehlizleri ne ki!

Ben Allah’a inanıyorum; işimi en iyi şekilde yaptıktan sonra, öteki tarafa gittiğimde Allah bana sorduğunda, “Rabbim, ben şunu şunu yaptım” diyeceğim. “Bir şeyi değiştirmek benim elimde değil. O benim kudretimde değil, o senin kudretinde!”

O yüzden Ankara’nın derin dehlizleri tabii ki aydınlatılacak, aydınlatılmak zorunda. Hesap vermeleri gerekiyor. Bu ne zaman, nasıl olur onu bilmem, bilemem. Şunu biliyorum: ben sonuna kadar mücadele edeceğim bununla bir gazeteci olarak, bir vatandaş olarak. Bunu herkesin yapması gerekiyor.

28 Şubat sürecinin sona erdiğini söylüyorlar. Sizce sona ermiş midir?

Bence tam olarak değil. Kısmen evet, düzelmeler oldu. Ama atılması gereken çok, çok adım var. Katsayı idi, İmam Hatipler idi, daha yeni yeni bir takım şeyler düzelmeye başlıyor.

Mecliste bir tane bile başörtülü vekil yok. Bütün kamu kurumlarında başörtülü olarak görev alınabilmeli. Bunlar olmadığı müddetçe 28 Şubat Sürecinin bittiğine inanmıyorum. İşin daha kötü tarafı Ak Parti “28 Şubatlaşıyor” artık. Başbakan çıkıp canlı yayında “28 Şubat operasyonları dalga dalga ülkeyi boğuyor” diyebildi. Kendisi, 28 Şubat’ın mağduru olduğunu da söylüyor. Kimse kusura bakmasın 28 Şubat sürecinde mağdur olmadı Tayyip Bey. Bu ülkenin gerçek mağdurları var.

Kim onlar?

Doktor olacakken ev hanımı olanlar. Başını açmayıp okula gidemeyen insanlar. Ailesinden uzakta eğitim almak zorunda kalan insanlar. Devlet kurumlarından, Ordu’dan atılan insanlar. Pazarda gözleme, limon satan insanlar. Bu süreçte atıldıktan sonra iş bulamayıp intihar eden insanlar var. Kim, hangi toplum sahip çıktı? Hiç kimse sahip çıkmadı. O yüzden 28 Şubat bitmiş diye bir şey yok. Onlar için yapılacak ne yapılacaksa.

Ak Parti ve Başbakan Kasımpaşa’dan Nişantaşı’na taşındılar. Maalesef. Tayyip Bey’in Kasımpaşa’ya geri dönmesi gerekiyor!

PR (Halkla İlişkiler) çalışmaları mı yapılıyor?

Evet, çok iyi bir PR çalışması var. Ben yazı yazdım, yalanlayamadılar. Ortadoğu’da paralı askerler alkışladı onları. Açıklasınlar kaç para verdiklerini o askerlere, alkışlamaları için. Ben yazdım, yalandır diyemediler. Diyemezler. Tayyip Bey iyi bir lider ama maalesef çizgi değiştirmeye başladı. Ben bunu söyleyince diyorlar ki: “Tayyip Bey iyi biri ama çevresi…”. Bir lider çevresini göremiyorsa, kusura bakmasın!

Tayyip Bey ile özel olarak görüştünüz mü hiç?

Hayır, hiç görüşmedim. Çok iyi anlaşacağımızı düşünüyorum. Ben Tayyip Bey’in samimiyetine gerçekten inanıyorum. Ama samimi olması O’nun yaptığı hataları görmeme mani değil. Görür ve söylerim. Bunu kendim için değil bu ülke için söylerim. Kendisi için, partisi için söylerim.

Türkiye’de Müslüman olarak sizi ilk rahatsız eden şey nedir?

Benim rahatsız olduğum şey şu: gerçekten samimiyet yok, göstermelik yapılıyor her şey. Bu ülkede Başbakan’ın suratına fotoğraf fırlatıp tokat attığı bir adam, ismini de yazın, Akif Beki, akıl veriyor! İnsan bir döner arkasına bakar ona göre akıl verirler. Bu ülkede ahlaksızlar ahlak dersi vermeye başladı. Ülkenin en önemli sorunu bu. Ayırım yapmaksızın her kesimde var bu hastalık.

Para için, makam için, mevki için farklı bir kimliğe bürünüyoruz. Samimiyet yok, mücadele yok, inanmışlık yok. Müslümanlar neden bu kadar eziliyor çünkü Müslümanlar inanmış değiller. Laf ebeliğiyle olmuyor. Laf ebeliğiyle herkes Müslüman, herkes cihat yapıyor. Ama icraata geldiği zaman, yok!

Ben zorunlu eğitim ve zorunlu askerliğe geleceğim. Ne düşünüyorsunuz böyle bir eğitim ve askerlik için?

Zorunlu ama çok alternatif alan olmalı. Meslek olabilir, Kuran olabilir, Güzel Sanatlar olabilir başka bir şey olabilir. Tek tip eğitim var, bizdeki sorun bu. İlkokul bir’de ben başladım Atatürkçülük dersine, lisede aynı, üniversitede aynı Atatürkçülük dersi, İnkılap Tarihi dersi. Bizim kültür seviyemiz çok yüksek değil. Bu ülkeyi yöneten bakanları bakın, kaçının kültür seviyesi yüksek? Liderlerin yaptığı ağız dalaşlarına, hakaretlere bakın.

Devletin bunu bir ideolojik araç olarak kullanmasını eleştiriyoruz.

Şu andaki zorunlu eğitimin savunulacak bir tarafı yok. Tek tip bir eğitim var, merkezden belirlenen bir sistematik var. Tek tip hutbe var bu ülkede, böyle bir şey olabilir mi! Ben Cuma namazlarında hutbe dinlemek istemiyorum, mecbur olmasam dinlemek istemiyorum.

Diyanet’i nasıl görüyorsunuz bu anlamda?

Eskisine göre daha iyi. Mehmet Nuri Yılmaz gibi birinden kurtuldu en azından. Ama yine de bu ülkenin en kötü kurumudur Diyanet.

Hangi anlamda?

Kaç bin cami var bilmiyorum. Her imam üç kişiyi, her müezzin üç kişiyi eğitseydi bu ülkenin sorunu kalmazdı.

Askerde işkence gördünüz mü?

İşkence gördüm. Detaylarına girmeyeyim ama fizikî ve psikolojik işkence gördüm.

Bu sizin herhangi bir “Mehmetçik” olmanızdan dolayı mı, yoksa özellikle Mehmet Baransu olmasından dolayı mıydı?

Mehmet Baransu olduğum için. Çünkü ben o dönem Dağlıca’yı yazmıştım, İlker Başbuğ’u yazmıştım, Paksüt – Başbuğ görüşmesini yazmıştım, o dönemden sonra askere gitmiştim.

Sadece size özgü değil, askerde devasa bir hak ihlali var esasında.

O ayrı bir şey ama benimki daha özeldi. Bu yazdığım haberlerden dolayı. Bu ülkenin bir gün tarihi yazıldığı zaman Taraf Gazetesi’nin yaptığı şeyler yazıldığı zaman bu da yazılacak. Taraf Gazetesi onları da kırdı. Birçok şeyi psikolojik olarak kırdı. Mecburi askerliğin bir an önce kalkması gerekiyor, hükümet neyi bekliyor ben anlamıyorum. Ve hesap sorabilecek bir yapıda geliştirsinler yeni askerliği ki geçmişte yaşadığımız sıkıntıların aynılarını profesyonel ordu’da da yaşamayalım

Kur’an’ı okuduğunuzda sizi en çok ne etkiliyor?

Ben Yasin’i okumayı çok severim. Son 6 aydır da Necm Suresi’ni dinliyorum. Kâbe’nin yeni bir imamı var, Onu dinliyorum. Yakında da Kuran-ı Kerim’in mealine başlayacağım, yeni aldım.

Kimin meali?

Suat Yıldırım’ın. Elmalılı Hamdi Yazır’ınki de evimde, ara ara ona bakıyorum.

Özel hayatınızı değil ama kamuoyunu ilgilendiren bir sırrınızı bizimle paylaşır mısınız?

Şunu söyleyebilirim: Allah ömür verirse 10 sene sonra bir kitap yazacağım. Herkes anlayacak neyin ne olduğunu. Beni, nasıl mücadele ettiğimi, hangi tehditleri aldığımı, bütün haberlerimin perde arkasını yazacağım.

Neden şimdi değil de 10 sene sonra?

Görevde bazı insanlar. Çocuklarımla, kendimle ilgili tehditleri yazacağım. Haber kaynaklarımı açıklayacağım. 10 sene sonra…

Korumalarla dolaşıyor olmak nasıl bir duygu?

Kötü bir şey, çok kötü bir şey. Yanınızda devamlı bir adam var. Millete çok kolay geliyor, rahat geliyor ama değil. Ben bazı şeylere kader planında bakıyorum. Allah bana böyle bir görev biçti, yapacak bir şey yok. Şikâyet edecek değilim.

Ara verecek misiniz gazeteciliğe?

Çok istiyorum. Ama zor. Bir sene hiçbir iş yapmak istemiyorum. Bir sene bir yere çekilip çocuklarımla birlikte oynamak ve kitap okumak istiyorum.

Teşekkür ediyoruz röportaj için.

Rica ederim