Derinlemesine Pas

Görünen köy kılavuz istemez.

Ne yerin dibine sokulmayı hak ediyoruz, ne de göklere çıkarılmayı.

Sakin olalım, sıhhatli düşünelim, neye inanıyorsak ona göre tavır alalım diyoruz, hepsi bu.

“Yaklaşıyor yaklaşmakta olan” diyor ya şair.

Yaklaşmakta olanı, yeni fikirleri, yeni bir Türkiye’nin çağrısına kulak vermeyi teklif ediyorduk, hazla karışık bir inatla reddediyorlardı.

Oysa ki bağımsız yazar, gazeteci, aydın dediğin, sırtında “ağır” dengeler taşımaz. Konjonktür gözeteceğim diye tıkanıklığı seyre dalmaz. Tek başına da olsa, atlar atına, önden gider, ilerlerde ne var ne yok, kolaçan eder, davet eder, sual eder.

Zihinler pas tutmasın diye, şimdi olur veya olmaz fikirler öne sürer yazar, yeni veya tırnak içinde yeni -unutulduğundan yeni- fikirler işler.

Ali Şeriati’nin okur karşısına çıktığı gibi gelir, rahatsız etmeye..

Harekette bereket vardır, ezberleri bozmakta, alışkanlıkları deşmekte, algıda aşınma yaratan yerlerden hicret etmekte yarar vardır.

İlmin zekâtını, aldığımız nefesin, okuduğumuz Kitabın hakkını vermeyelim mi?

Okuduğumuz Kitap’tan bahsediyoruz!

Döndürüp döndürüp Rabbimizin sözlerini söylüyoruz, boş laf değil. En azından Müslümanlar için..

Evet, ya biz birilerine fazla geldik ya da birileri bize az kaldı.

Oysa biz sadece zalimlere, hakikati inkâra şartlanmış olanlara, kötülere karşı serttik. Bize, birbirimize, Müslümanlara karşı yumuşaktık, kardeşçe el veriyorduk, birlikte daha güzel yarınlara yürümenin talimini ediyorduk, tefekkür ediyor, tedebbür ediyor, tezekkür ediyorduk elimizden geldiğince.

2007 sonrası Ergenekon Davası ile açıldı Pandora’nın kutusu.

İyi oldu, sakalımız olmadığının yanı sıra çok şey anlaşıldı, elhamdülillah.

2010’da, referandumda “yetmez ama evet” dedik diye bazı kardeşler bize kızdı, bazıları bizi tekfir etti.

Ülke bölünecek, şeriat geliyor, yaşam tarzımıza müdahale, propagandalarını, korku ve tehdit karışımlı yaygara ve itirazları saymıyorum bile. Buna, daha sonra “Erdoğan despotik, diktatör, o oynamasın, çıksın gitsin oyundan!” kampanyasını dâhil ettiler, ne var ki ambalajı iyi değilmiş, tutmadı. Ya da aynı taşa daha kaç defa takılıp düşecek bu millet, diyelim. Yemedi.

16 Eylül 2011’de Trabzon’da İlim Yolcuları Derneği’nin düzenlediği “Gençler Kur’an’ı Konuşuyor 2” programındayız. Selman Demirci, Büşra Bulut ve Emre Berber konuşmacı, ben açılışı yapıyorum. Söze şöyle başladım ve tahmin edileceği üzere dört bir yandan taşlandım:

“Sağcı değiliz, solcu değiliz, liberal değiliz, demokrat değiliz, muhafazakâr değiliz, gelenekçi değiliz, Atatürkçü değiliz, modern değiliz, cemaatçi değiliz, radikal değiliz, dinci değiliz, tarikatçı değiliz, devletçi değiliz, milliyetçi değiliz, milliyetçi değiliz, milliyetçi değiliz, bizler Müslümanız!”

Trabzon’dayız ve milliyetçi olmadığımızın altını çizmek istedik, artık bir netlik yakalamak gerektiğinden, böyle bir girişle akılda kalmaya niyet ettik.

Akılda kalmak iyi de, az kalsın birilerinin elinde kalacaktık. Olsundu. Bunu göze almıştık elbette.

Bu dünyada taşlanmak, öbür dünyada haşlanmaktan iyidir, öyle değil mi?

Aradan 2 yıl geçti, şu halimle dahi kendisi kadar risk almadığım Başbakan çıktı şöyle açıklamalar yaptı pek çok yerde:

Çözüm sürecinde kimse bizim karşımıza Kürtlük’le, Türklük’le çıkmasınBiz her türlü milliyetçiliği, ayaklarının altına almış bir iktidarız. Bizim milliyetçilik anlayışımızda vatanseverlik var. Ayrımcılığa, bölücülüğe, bölgesel, etnik ve dinsel milliyetçiliğe karşıyız. Kim ki kendi ırkının üstün olduğunu iddia ediyorsa o kişi şeytanın izindedir. Etnik milliyetçiliği kim yaparsa yapsın o sapkınlığın içindedir, fesat içindedir, fitne peşindedir.”

Bizi taşlayan her iki insandan biri bu lidere oy verirken, oy vermeyen her iki insandan biri de sempati besledi.

Eh, ne diyelim, kaderin cilvesi!

Ben de peygamberin Veda Hutbesi’ndeki evrensel sözlerine gönderme yapıyordum ve fakat Tayyip Erdoğan kadar “derinlemesine ayağa pas” yapmış değildim.

Önemli olan samimiyetle hakikatin ayağına pas yapmak değil mi?

Şimdi de Sevgili Peygamberimizin sözlerini hatırlayalım:

“Ashabım! Dikkat ediniz, cahiliyeden kalma bütün adetler kaldırılmıştır, ayağımın altındadır. Cahiliye devrinde güdülen kan davaları da tamamen kaldırılmıştır.”

“Ey insanlar!  Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Adem’in çocuklarısınız, Adem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah’tan korkmaktadır. Allah yanında  en kıymetli olanınız O’ndan en çok korkanınızdır.”

Tarih 30 Eylül 2013, diktatör diye itibarsızlaştırıp alaşağı etmeye çalıştıkları Başbakan Erdoğan ekibi ile hazırladığı Demokratikleşme Paketini açıkladı.

Türkiye’deki özgürlük ve adalet alanını genişletecek önemli bir adım. Daha da önemlisi, devamının gelecek olması.

Allah Müslümanlara adaleti emrediyor ve benim de içinde olduğum, hep içinde kalmaya çalıştığım Biz, Allah için gelecek olan devamın, en kısa sürede gelmesi için “önden gitmeye” devam edeceğiz.

Önden gitmek… Daha doğrusu şudur belki: Önden söylemek ve sözleri eylemeye gayret etmek!

Bu ülkede birileri zulüm için, darbe için şartları olgunlaştırmaya baktı, bakıyordu. Biz de Allah için, Hakka davet için şartları olgunlaştırmaya bakıyoruz.

Kötülerle aramızdaki fark bu!

Risk almamız da, öne çıkmamız da nefsimizden değil bu sebepten.

Zorunlu askerliğe ve zorunlu eğitime karşı çıkmamız, askere gitmememiz, vicdani retlerimiz, “verilen” ile yetinmememiz, hep “gereken” için yola düşmemiz, herkes için hak mücadelemiz, bu sebepten.

Cahiliyeden kalma bütün adetleri Sevgili Peygamberimizin yaptığı gibi ayaklarımızın altına alıyor muyuz?

İşte dert bu, sünnet bu, Kur’an bu, İslam bu.

Gerisi fasa fiso.

Bu dünyadan Müslüman olarak, ama olarak, inandık diyerek ve dosdoğru olarak geçmek var. Böyle şık yürümek var ajandamızda. Bu kadar açık ve net.

Devlet, parti, toprak parçası, takım, ırk, bayrak, mal, mülk… Bunların önemi yok, sadece bu dünyadan Müslüman olarak geçmek var.

Görünerek değil, Müslüman olarak..

“İbrahim çocuklarına bunu aynen vasiyet etti; Yakup da (böyle yaptı): “Evlatlarım! Bakın, Allah size en saf ve temiz inancı bahşetti; öyleyse O’na teslim olmadan ölümün sizi alt etmesine izin vermeyin.” (Bakara Suresi 132. Ayet)

Yaşayan Fıkralar

Gazetelerde sıkça haber olur. Karadeniz’de yaşanmış fıkra gibi olaylar.

Temel, Fadime, Dursun, Oflu, Rizeli vb. kahramanların diyarıdır söz konusu topraklar.

Karadenizlinin aklı, evet biraz farklı çalışıyor. Zekası biraz kırık, çokça kıvrak.

Kendi ile alay etmekten gocunmuyor. Sağa sola laf çaktığı gibi kendine de çakıyor. Kalbinde kötülük yok genelde. Maksat, muhabbet olsun.

Ben de gurbetteki her Trabzonlu gibi umre niyetine dönüyorum memlekete. Bayramlarda, tatillerde. 11 yıldır bu böyle.

Memlekete her gittiğimde, muhabbetin dibini buluyoruz dost meclislerinde. Sahilde, çay çekirdek. Deniz kenarında, üzüm ekmek. Yaylada, Allah ne verdiyse.

Bizim uşakların muhabbetine doyum olmuyor doğrusu.

Ben hava değişimi alıp dışardan geldiğim için anlatılanlara daha çok gülüyorum. Onlar ne kadar farkındalar bilmiyorum ama “Temel bir gün..” diye anlatılanlardan daha sağlam fıkraları duymuş, görmüş, yaşamış, aktarıyorlar.

Her yıl favori bir taze fıkra ile dönüyorum İstanbul’a.

Öyle tahmin ediyorum ki her yıl böyle yüzlerde, belki binlerce yeni mahsul fıkra doğuyordur. Bu güncel fıkraların ne kadarı dolaşıma sokuluyordur dersiniz? Belki çok, çok azı.

Bazıları kıssadan hisse, bazıları dillere destan zeka ürünü, bazıları ata sözü niteliğinde.

Bütün Temel fıkraları külliyatını çöpe atın, iki senede âlâsını toplarsınız bu topraklarda. Bereketli bu mizahi topraklarda!

Sadece Trabzon’un Akçaabat ilçesinde, son bir iki yılda bizim arkadaşların işittiği, gördüğü fıkra diye anlatılacak olaylardan, sadece aklımda kalan birkaç taneyi aktarırsam, kendimi daha iyi ifade etmiş olurum sanıyorum.

*

Artık evlilikler maddiyata indirgenmiş çok yerde, ne yazık ki. Bir arkadaş, hangi kızla görüşse, ‘evin var mı, araban var mı’ benzeri taleplerle geliyorlar. Arkadaş yoksul. Bu durum onun bir hayli moralini bozuyor. Derken halden anlar, mal mülk sevdasına kapılmamış bir kız çıkmış karşısına nihayet.

Kız, ‘ben maneviyata önem veririm’ demiş. ‘Evleneceğim kişi beş vakit namazını kılmalı, oruç tutmalı, zekat vermeli, içki-sigara içmemeli’ diye sıralamış.

Arkadaş bu şartları duyunca şöyle bir olmazlanarak serzenişte bulunmuş:

“Desene, sen araysın son peygamber!”

*

Bu bayramda bir akrabamın evine gittik ziyarete. Konu kız çocuklarının ismine geldi. Dedim, Sümeyye ne güzel bir isim!

Sümeyye, adını sevmediğini söyledi. Hatırlamadığım bir modern kız ismi verdi. Keşke adım bu olsaydı, dedi.

Sümeyye’nin babası söze girdi: “Kıza isim koyacağız, ne olsun diye düşünüyoruz, annem “Fatıma” olsun önerisinde bulundu. Bunun üzerine kardeşim hemen itiraz etti:

–      Fatıma mı!? Yok koyalım Hz Ebubekir!”

*

Diyanet camilerinde mâlum, her Cuma sonrası para toplanıyor. Bizim cemaatten biri cumadan çıkarken para toplanmadığını görünce hayret etmiş ve ‘Allah’a şükür’ demiş, ‘bu cumayı bedavaya getirdik!’

*

Ellisinden sonra ahiret hesaplarına dönmüş bir amca. Bu dünyanın “zevk ve sefasına” son vermiş, öbür dünya için çalışmalara başlamış. Ramazan gelmiş, oruca başlamış. Her gün oruç tutuyor. Yine bir gün oruçluyken cemaatten biri, ‘Amca, haydi namaza’ demiş. Bizimki bir şaşırmış, bir garipsemiş, ‘ula’ demiş, ‘akşama gadar aç durduum yetmedi, bi de nemaz mı gılacağum!’

*

Akçaabat’ın iki meşhur delisi var. Biri Burhan. Ciddi, sert, katı suratlı bir adam. Her gün elinde farklı bir defter ve kalem ile zabıtadan bozma bir eda ile dolaşır. Diğeri Erhan. Ben çok severim kendisini. Her hali sempatiktir. Öyle sevimli konuşur ki, üstü başı kir pas, toz toprak demezsiniz, yanaklarından öpmek istersiniz.

Öğrendim ki Erhan çok korkuyormuş Burhan’dan. Bizim ahali bunları hem koruyor kolluyor, hem de arada eğleniyormuş. İkisini yan yana getiriyorlarmış, Burhan Erhan’a çıkışınca, garibim, kendini yerlere atıyormuş.

Bir gün dükkanda oturuyoruz. Kardeşim birden fırladı yerinden, dışarı çıktı. Erhan geçiyor. Bağırdı da bağırdı arkasından. ‘la Erhan, La Erhan, gel la gel!’ Erhan, diyelim duydu, bakalım gelir mi? Sağı solu belli olmaz.

Neyse geldi. ‘Bi lira versene’ dedi, karşıdaki bakkalı işaret etti, ‘şurdan kola alacağım!’ Bu kadar da açık net şeffaf. Ağzından da bal damlıyor.

Erhan dedim, Burhan’la aran nasıl?

Döndü, gidiyordu.

Yaa bırak dedi, o deli ya!

Batum, Hopa ve Kazım Koyuncu

Küçük yerlerde insana köyünü sorarlar, tanışırken.

Büyük şehirlerde “memleket neresi” diye sorulur, malûm.

Trabzonlu olduğumu söylediğimde Laz olup olmadığıma dair bir soru da gelirdi ardından çoğu kez. Hayır der ve Lazların yaşadığı yerleri sıralardım.

O yerlerden biri de Hopa.

Kardeşimin nişanlısı Laz ve Hopalı olunca, Hopa’ya gitmek ve Laz kültürünü daha bir yakından tanımak fırsatı doğdu.

Lazları, Laz müziği üzerinden Kazım Koyuncu ile biliyorduk, genel bazda.

Hopa çok yeşil, pek bakir, güçlü bir doğa.

Trabzon ve Rize’nin coğrafi olarak doğal uzantısı iken kültürel ve siyasal olarak farklılaşıyor.

Laz büyüğümüz Yavuz Yazıcı’nın rehberliğinde yarım günlük bir Batum gezintisi gerçekleştirdik.

Lazca konuşan Laz rehberimiz olmasaydı, Batum’da geçirdiğimiz zamanı heba edebilirdik.

Lazca konuşan Laz diyorum, çünkü Lazca konuşamayan çok Laz var, ne yazık ki.

Lazlar ve Laz kültürü asimilasyona tabi tutulduğundan, bilhassa gençler Lazcayı bilmiyorlar. Bilseler de pek bir işe yaramayacak halde..

Öğrenci evinde 5 yıl birlikte kaldığım dostum Hasan Hüsnü Türker Çaykaralıdır (Hopşeralı) mesela. Köyünde yaşlılar, kendi aralarında Rumca konuşur halen. Gençler artık bilmez, bilse de kullanmazlar bu dili.

Türkiye Cumhuriyeti’nin büyük “başarı”sıdır bu ve benzeri asimilasyonlar. Esasen Türkiye Cumhuriyeti’nin ne kadar küçük ve çapsız bir yönetimle bu günlere geldiğinin bir göstergesidir.

İnsan’ı, dilleri, dinleri, kültürleri yaşatmakla büyük devlet olunur. Biçmekle, budamakla, kırıp dökmekle, tehditle, tehcir’le, katletmekle değil!

Türkiye’yi yönetenler “bölünme” ve “şeriat” diye iki “el yapımı” bomba korku ile bu milleti hizaya soktular. Bu millet üzerinde içi seni dışı beni yakar sıra dağlar gibi türlü türlü zulümler uyguladılar. Bu büyük büyük günahlara Toplum Mühendisliği adını koydular. Ali Şükrü Bey’lerden, İstiklal Mahkemeleri’ne, Dersimlere, Madımaklara, Ergenekonlara kadar binlerce “patlama” ile acı, kan, gözyaşı, gasp, cinayet, tecavüz..

Gürcistan’a Sarp Gümrük Kapısı’ndan giriş yapılıyor.

Sınır Kapısının Türkiye tarafı keşmekeş, Gürcistan tarafı daha düzenli, temiz ve planlı.

Nüfus kâğıdınız ile15 TL yurtdışı çıkış harcı ödeyerek sınır’ı geçebiliyorsunuz.

Sınır’da ilginç bir tablo var.

Tam sınırda, yüz metre geride bir Cami, ben buradayım diyor, yüz metre ilerde bir kilise “Yanlış olmasın!” demeye getiriyor, amiyane tabirle!

Maç başlamadan iki takım kaptanı hakemin önünde dikilir ya, öyle.

Simgeler konuşuyor! Simgeler konuşadursun, içerik yerlerde sürünüyor!

Karadeniz Samsun’dan Hopa’ya kadar sahil boyu dar bir koridormuş meğer; Batum gibi geniş bir oturma odasına açılıyormuş.

Çoruh Nehri’ni de içine alan geniş mi geniş, yeşil mi yeşil koyu yeşil bir alan Batum. Bir liman kenti, bir sayfiye yeri. Göz alabildiğine sahil.

Sahil demek park demek, bahçe demek. İnsanlar sahilin her metrekaresinden denize girmeye yemin etmiş gibiler.

Bizde sahiller dolduruşa getirilmiş, kalkınma adına bir tür katliam yapılmış, sahil boyu kayalarla, karalar bağlamış kıyılar. Batum’da tam tersi bir doğallık, yeşillik, mavilik ve saygı var denize ve tabiata.

Her yer “gezi”, her yer direniş değil dinleniş, ağaç, çimen, heykel, kendi kültür ve sanat serpintileri ile dolu.

Batum’da mimari dikkat çekici özellikler arz ediyor. Biraz gidiyorsun ki ufaktan bir Newyork, biraz sonra Rusya’nın bir yerinde sanıyorsun kendini, bir yerde 80 yıllık döküldü dökülecek binalar, yoksa terk edilmiş bir virane mi buralar… Biraz Küba, biraz İtalya, biraz bizim bura..

Tarih kitabını karıştırıyor hissi uyanıyor. Roma, Bizans, Osmanlı, Rus ve ABD etkisi…

Bir hayli tahrif edilmiş bir Hıristiyan kültürü hâkim şehre. Kiliseler var, faal.

1866 yılında yapılmış Orta Cami’de namaz kıldık.

Batum’un Acara Özek Bölgesi’nin başkenti olduğunu idrak ettik. Parlamento Binası gibi bir tarihi yapının önünde asker görünümlü güvenlik nöbette. Bir yanda Gürcistan bayrağı, bir yanda Gürcistan bayrağı içinde Acarya Arması bulunan bayrak. Orası bir otonom bölge imiş. Biraz öyle biraz sözde..

Gürcüler sabah akşam bira vb. içkiler tüketiyormuş, gördük.

Biz müslümanız, Borjomi denen yerel maden sularından içtik.

Armut suyu gibi bir içecekleri de var, alkolsüz.

Batum’da çok ünlü bir Botanik Park var, gezmek nasip olmadı. Hakkını vermek için bir gün ayırmak gerek sanırım. Çok büyük.

Rehberimiz meydandaki altın post heykelinin ilginç hikâyesini anlattı. Rusların üç milletin de canını sıkacak ünlü atasözünü de öğrenmiş olduk:

“Azeri’den malını, Gürcü’den canını, Türk’ten karını koruyacaksın.”

Kavgada söylenmeyecek sözü atasözü yapmışlar! Bilemiyorum, belki de haklılık payı vardır. Bu konuda yorum yapamayacağım. Rusların yalancısıyım! (O halde vay halime! Mi, acaba?)

Hopa’ya döndüğümüzde Kazım Koyuncu’nun Pançol’daki –resmi adı ile Yeşilköy’deki- mezarını ziyaret ettik.

Kazım Koyuncu’nun müziğini seviyorum. Düşüncelerinin çoğu bir yana, duruşunun, karadenizliliğinin, hayat hikâyesinin bende ayrı bir yeri vardır.

Bir yerde şöyle bir haber yapılmıştı ölümünden sonra:

“O ne kanal kanal gezdi, ne televolelere malzeme oldu, ne kapris yaptı, ne mankenlerden medet umdu, fakat çok sevildi”

Vefatından çok kısa bir süre önce Amerikan Hastanesi’nde kendisini ziyaret etmiştik. Son bir konser’den bahsediliyordu ve son durumu (hastalığının boyutu) kamuoyundan gizleniyordu.

Son bir konseri çok arzuluyordu, program zaten hazırdı, duyurular yapılmıştı.

Konser sahnelerinde kuşlar gibi özgür, çocuklar gibi şen şakrak, “şımarık” ve yaramaz Kazım’ı Amerikan Hastanesi’nde o halde görmek bizi derin bir hüzne sürüklemişti bir anda. Allah’tan gelmişti, yapacak hiçbir şey yoktu.

Hemen yanı başında nişanlısı Gönül’ü hatırlıyorum, Umay Umay vardı ve adını bilmediğim 5-10 arkadaşı, dostu..

Kazım bizi gözleriyle selamladı zira konuşamıyordu.

Gözlerinde o denli diri bir bakış, çok şey söyleyen, tesirli bir ifade vardı ki unutulmaz.

Açık duran televizyondan gelen seslerin –sözün bittiği yerde- biçare kulaklara çalındığı, anlamsızca kulaklara çalındığı bir ortamda susku ayaktaydı, bizler uykudaydık!

Önlüklü bir hasta bakıcı görevli bir anda ardında belirdi Kazım’ın, dinlenme süresi dolmuştu besbelli, ardındaki tüple birlikte tekerlekli sandalyeyi hareket ettirdi, asansöre doğru yöneldi.

Son kez, asansöre geri geri bindirilirken gördüm kendisini, elini havaya kaldırmış, selamlarken bizi.

O kendi şarkısını söyledi.

Hepimiz söyleyebilsek kendi şarkılarımızı!

“Kötü şeyler gördük. Savaşlar, katliamlar, ölen-öldürülen çocuklar gördük. Kendi dilini, kendi kültürünü, kendisini kaybeden insanlar, topluluklar gördük. Yanan köyler, kentler, ormanlar, hayvanlar gördük. Yoksul insanlar, ağlayan anneler, babalar, her gün bile bile sokaklarda ölüme koşan tinerci çocuklar gördük.

Biz de öldük. Ama her şeye rağmen bu yeryüzünde şarkılar söyledik. Teşekkürler dünya.

Büfeden Cennete Otostop

Trabzon’da bir yerel gazete.

Bayram’da sayfalar dolusu ilan yayınlamış. İyi, güzel.

Göz atarken biri “fena” halde dikkatimi çekti!

Şaka desen, şaka değil, fıkra desen, olmaz olsun böyle fıkra!

Yarım sayfa bir Büfe Reklamı. Tebrikle karışık tanıtım.

Büfenin adı kocaman puntolarla sol üstte. Sağda, büfe ve önünde gururla poz vermiş sahibinin fotoğrafı. Efes Pilsen tabelası. İçerde çeşitli içkilerin satıldığı da görülebiliyor hafiften. Sağa sola “Kumar Markaları”nın logo ve isimleri serpiştirilmiş. 5 tane: İddaa, -Milli Piyango İdaresi’nin sponsorluğunda- Şans Topu, Sayısal Loto, On Numara, Süper Toto.

İlanda aynen şöyle yazıyor:

“Tüm müşterilerim ile Akçaabat halkının Mübarek Ramazan Bayramı’nı en içten dileklerimle kutlar, bir ömür boyu sürmesi temennisiyle sağlık, mutluluk ve başarılar dilerim.”

İlginç. Hayli İlginç!

Müslümanlar, Allah’ın emri üzere Kur’an Ayı olan Ramazan’da bir ay boyunca Oruç tutup arınıp temizlenmeye çalıştıktan sonra Ramazan Bayramı’na kavuşmanın sevincini yaşıyorken, tam da bu sırada, yukarıdaki ilanla karşılaşıyorlar!

İslam, Müslümanlar, Mübarek, Ramazan derken kameralarımızı hayat kitabımız, rehberimiz Kur’an’ı Kerim’e çevirelim.

Allah Mâide Suresi 90-92’de şöyle söylüyor:

“Ey inananlar, içki, kumar, dikili taşlar, şans okları şeytân işi birer pisliktir. Bunlardan kaçının ki kurtuluşa eresiniz.

Şeytân, şarap ve kumar ile aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allâh’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak istiyor. Artık (bunlardan) vazgeçecek misiniz?

Allah’a itâ’at edin, Elçi’ye itâ’at edin, (kötü şeylerden) sakının!”

Çok açık, dupduru, çok net, gayet basit bir emir değil mi?

Kendini içki ve kumara kaptırırsın, saygı duymam, Allah affetsin, Allah kurtarsın diye dua ederim.

Bu bir günahtır. Müslüman hatasız, günahsız, melek gibi filan olamaz zaten.

Ancak Müslüman’ın bir günahı yaşam tarzı haline getirmesi son derece sıkıntılı bir durumdur.

Günahı kendini kuşatanların istikameti kesinkes cehennemdir.

Günahınla (zaafınla) kendi içinde, kendi evinde, kendince mücadele edersin; onu dizginlemeye, kontrol etmeye, giderek alt etmeye çalışırsın, saygı duyarım.

Ama sen Allah’ın ŞEYTAN İŞİ dediği, PİSLİK diye tabir ettiği içkinin ve kumarın ticaretini yapacaksın, yetmeyecek, bir de MÜBAREK RAMAZAN’ı bu pislik ticaretine alet edecek ve reklamında-ilanında kullanacaksın!

Allah’tan Kork!

İslami değerlerle alay mı ediyorsun?

Ne dediğinin, ne yaptığının farkında mısın ey Müslüman?

(Ey Nobel, diye seslenen Tayyip Erdoğan’a çevirdin beni burada.)

Yahu hiç mi akıl etmeyeceksin:

Mübarek diyorsun… Allah’ın pislik dediği, şeytan işi dediği fiilleri yapanda, içende, alanda satanda bereket mi olur?

Allah’ın olmaz dediğini mi olduracaksın?

Hayır, olmaz! Sadece Allah’ın dediği olur.

Müslümanlar olarak hedefimiz cenneti kazanmak değil mi?

İşte Allah’ın kazanacağını açıkladığı kişiler: Müminler.

Allah Mu’minûn Suresi’nin ilk 11 ayetinde bizim için ölçüyü koyuyor.

Öyle değil böyle poz vermeli, şık bir duruşla geçip gitmeli 3 günlük bu “yalan” dünyadan.

Ayetler, geçer not almak için gerekli olanlar çok açık.

Tam anlamadım diyen varsa, bir de sabahleyin, ezan okunurken okusun. Sabah ezanı okunurken. Çünkü sabah ezanı bambaşka bir zamanın iklimi, çağrısıdır. Şifalı sular gibidir.

“Müminler, kurtuluşa ermiştir.

Onlar namazlarında huşu içinde olanlardır.

Onlar, boş sözlerden ve işlerden yüz çevirenlerdir.

Onlar, arınmak için hareket edenlerdir.

Onlar, mahrem yerlerini koruyanlardır.

Ancak eşleri ve cariyeleri hariç, çünkü bunlar, kınanmazlar.

Kim bundan başkasını ararsa, işte onlar da haddi aşanlardır.

Müminler, emanetlerine ve sözleşmelerine uyanlardır.

Onlar, namazlarını koruyanlardır.

İşte onlar, varis olanlardır.

Onlar, Firdevs’e varis olacaklardır ve onlar, orada ebedi kalacaklardır.”

TESBİHÇİ AZİZ USTA’YA SELAM.

Dürbinar Mahallesi’nde, Sağlık Eczanesi’nin yanındaki aradan yukarı doğru çıkarken karşınıza Hacıoğlu Ekmek Fırını çıkar. Orada Tesbihçi Aziz Usta’ya rastlayabilirsiniz.

Aziz Usta siz bu yazıyı okurken Koleksiyonundaki tesbih sayısını 200’e çıkarmış olabilir, bilemeyeceğim. Bildiğim şu: tesbih deyip geçmeyeceksin arkadaş. Bu bir kültür, bu bir sevda. Tesbihçi Aziz Usta’da Kehribar, Oltu, Kuka, Sedef, Gümüş, Efe, Firuze, Katalin, Abanoz, Kazzaz, Akik, Fiber, Kuvars, Fildişi ve “yok daha neler!” dedirtecek pek çok tesbih var! Sergi açabilir ilerde. Aziz Usta’ya şöyle, tövbe estağfurullah, acayip bir tesbih hediye edenin alacağı duaların haddi hesabı yoktur. Tesbihçi Aziz Usta ile tanışın, elini öpün, çayını için, yeni bir ‘Gel’işme var mı diye sorun.

Mutluluk bulaşıcıdır!

Ramazan Günlüğü 26

Trabzonspor’u ile meşhur Trabzon’un köftesi ve horonu ile meşhur Akçaabat’ındayız.

Gelir gelmez uzun zamandır hayal ettiğimiz bir şeyi gerçekleştirdik -ben ve hanım: İki yavru ördek aldık!

Ördek en sevdiğimiz hayvanlar listesinde yer alıyor.

Kendileri için uygun bir yaşam alanı sunabileceğimiz için bu sevimli minik dostlara kapılarımızı açtık.

Burada tavuklar ve ineklerle birlikte büyük bahçemizde mutlu mesut yaşayabilirler. (anlarsın ya anne!)

Ancak bahçeye geçmeleri için biraz büyümeleri gerekiyor.

Şimdilik terasta, kısıtlı bir alanda, bol güneş, su ve yem ile güvenlik içindeler.

Ünlü Türk Çocuğu Pepe,  “İki Ekmek” adlı albümünün çıkış parçasında  diyor ya:

“iki ekmek aldım / Eve gidiyorum / Biri BÜYÜK biri küçük / İki Ekmek aldım: BÜYÜÜÜÜÜÜÜKKK küçük, BÜYÜÜÜÜKKKK küçük, BÜYÜK küçük, BÜYÜK küçük / İki ekmek aldım!”

Biz de Sema ile iki yavru ördek aldık: biri küçük, diğeri ondan küçük!

Küçük olanın adı Portakal, daha küçük olanın adı ise Limon.

Portakal ile Limon iki sevimlilik abidesi canlı!

Paytak paytak yürüyüşleri insanın içindeki tebessümleri uyandırıyor.

İnsan dostlarının peşinden bir sağa bir sola koşmaları yok mu, sevincin koşturmasıdır gözlerde.

Portakal ile Limon henüz iki hafta önce dünyaya geldiler ama suya, yüzmeye olan aşklarını görmelisiniz.

İçmek için birazcık su koyuyoruz, tabak kadar suya dalıyorlar, hemencecik sulu oyunlar, komiklikler şakalar yapıyorlar!

Suda deli gibi hopluyorlar, şapur şupur dolanıyorlar.

Akide şekeri gibi gagaları var, suya sokup ağaçkakan gibi dıdıdı dıdıdı dıdıdı arama tarama işi ile iştigal ediyorlar.

Güya yiyecek falan arıyorlar! Belki gerçekten öyle bir niyetleri vardır ama şaka gibiler! Her halleri naif, komik, espri ile karışık bir oyun, gülmeceli masal gibi.

İnce boyunlarını 280 kadar döndürüp şaşkın, şapşal, muzip bakınıyorlar.

Hayvan sevmiyor olabilirsin; yavrusunu da mı sevmezsin!

Bir hayvanın yavrusunu dahi sevmeyebilirsin. “Yuh! Bu kadar da olmaz” demeyeceğim ama eğer ördek yavrusunu dahi sevmiyorsan, “Yürü git, gözüm görmesin seni! Bu kadar da olmaz!”

Ördekleri çok sevmek için epey sebep vardır.

En bariz sebep onların tevhidi duruşlarıdır!

Gaga önde, kafa yukarda, gözler biraz şaşkın biraz cin cin bakmakta, popo yere kondu konacak stilize dik duruşu, hangi hayvanda var ki!

(kuzenleri kazlardan başka!)

Önünden ördek geçen insan, bir an için bile olsa derdi tasayı unutur. Onun o, popo yere değdi değecek -mizahi salıntılar yüklü- paytak yürüyüşü insanı gülümsetir, bir hoş eder, nedensiz!

Portakal ile Limon, o yaştaki her ördek gibi iki kelime kelam ediyorlar: Bik Bik! (belki de vik vik diyorlardır aslında. Bizim keratalar Karadeniz Şivesi ile konuştuklarından bik bik diyor da olabilirler. )

Bilindiği gibi bazı ördekler uçma kaçma özelliğine sahipken bizimkiler dalma çıkma, yüzme güneşlenme ve avarelik özelliğine sahip.

Bu hayvanlar insanlar mutlu olsun diye varlar. Onlardan et, süt, yumurta filan gibi ürünler beklemek doğru olmaz.

Bu hayvanları seveceksiniz, bakıp bakıp huzur bulacak, hayret edecek, sonra da şükrünüzü eda edeceksiniz.

Sakın dünyaya geleli bir ay bile olmamış ördekleri havuza denize, ne bileyim küvete filan sokmayın, boğulur hayvanlar!

Su gördüğünde cumburlop dalan bu minik dostlar suda fazla kalmamalılar, yoksa üşütürler, grip olurlar sonra!

“Bir girip çıksınlar canım, ne olacak ki” diyorsanız, bari boylarını aşmasın su!

Ördekler nazlı, mızmız hayvanlar değiller, yemek seçmezler, Allah ne verdiyse yerler, ardından yemek duası eder, şükrederler.

Durum böyle olmakla birlikte, bir aylık bebek ördeklere de içli köfte, karpuz, piyaz, künefe filan yedirmeye kalkmayın, insaf edin!

Hoyratlığa gelmez bu narin mi narin yavrulara civciv yemi gibi yumuşak bi’şeyler veya yumuşatılmış ekmek kırıntıları yedirin.

Fıtratlarına uygun yüzme havuzlu bahçelerde, akan, hoplayan zıplayan sulara sahip, dere, göl, deniz gibi kıyı şeridi olan sulu sepken, bağ bahçe, bayır çayır yerlerde yaşamalıdır ördek dostlarımız.

Böyle bir dünyası olmayan insanlar ile ördekler asla dost olamazlar.

Çünkü onlar ayrı dünyaların canlılarıdır!

Bilmem anlatabildim mi?

Hayvanlara olan sevgimiz, onlara fıtratlarına uygun ideal(e yakın) bir yaşam sunuyorsak değerlidir, üreticidir, helaldir!

Yoksa Allah günah yazar!

Hayvanların da üzerimizde hakkı var, öyle değil mi?

Ramazan Günlüğü 14

Hayat Güzeldir, Beyhude Ömrüm, Ya Tahammül Ya Sefer, Uzun Hikâye, Tahir Sami Bey’in Özel Hayatı, Mavi Kuş ve Huzursuz Bacak’tan sonra Mustafa Kutlu’nun yeni bir hikâye kitabını okumaya başlıyorum: Kapıları Açmak.

Okura kapılarını şu satırlarla açıyor yazar:

“Yağmur ince ince yağıyor.

Saatlerdir yağıyor.

Bir şehirlerarası otobüs gecenin ıslak karanlığını yara yara gidiyor.

Saatlerdir gidiyor.

Ses yok.

Sanki hemen herkes uyuyor.

Arada hafif horultular, alçak sesle konuşanların mırıltıları.

Sürücü kasetçalardaki arabesk parçanın sesini iyicene kısmış, belki de sadece kendisi işitiyor. Bir de yanındaki koltuğa yığılmış, başı önüne düşmüş genç irisi muavin.

Sürücü sigaranın birini söndürüp, ötekini yakıyor. Yol tenha, gözler uykusuzluktan kızarmış.”

Uçakla seyahat lüks olmaktan çıkana dek, yaklaşık on sene, Trabzon-İstanbul hattında, on sekiz saatlik o yorucu yolda, gitmekler ve gelmekler arasında yaşadım.

Trabzon’dan gelmek ile İstanbul’dan gelmek arasında her defasında -denize paralel- dağlar kadar fark oluyordu!

Aynı yollar, aynı firmalar, aynı süre ve fakat aynı olmayan yalnızlıkla ben-deniz.

/kendimi sana bir (iç) deniz diye tanıttım, diyor ya şair, ne derin bir şiir!/

Kutlu’nun resmettiği gibi, her zaman değilse de çoğu zaman yağardı yağmur. Yağardı saatlerdir.

Müziklerdir, Şiirlerdir, Hayallerdir!..

İstanbul’dan giderken, Samsun civarında Karadeniz’i görene dek, ağırlığını, resmiyetini, ciddiyetini olabildiğince muhafaza eden ablalar, teyzeler, amcalar, ‘memlekete gelmek’ anlamına gelen bu yaklaşma emaresi ile iyice bırakırlardı kendilerini neşeye, şiveye, yöresel ünlemlere ve samimiyete.

İstanbul’dan memlekete gitmek hafifletici sebep olurken, memleketten İstanbul’a dönmek ağırlaştırıcı neden olurdu. Genel olarak.. Ben daha çok, tersi olarak geldim bu günlere.

((Ben genel’de hata veren biri oluyorum. Beni genel’e vurduğunda genel’de bir değişiklik olmasa da bende kafa göz yarılabiliyor! Mesela genel’de askere gidiliyor bu ülkede, ben gitmiyorum, elhamdülillah. Genel’de yalan konuşuluyor bu ülkede, ben konuşmuyorum. Genel’de insanlar yolunu bulabiliyor bu ülkede, ben bulamıyorum. Genel’de alışıyor insan be, ben alışamıyorum. Genel’de bağışıklık kazanıyor insan, ben kaybediyorum! ))

Özel’de ve bire bir’de iyiyimdir ama. Cana yakın, vahye yatkın akla yatkınımdır. Tamam, karnemin sol tarafı kötüdür, ama ben sağ tarafına değer veriyorum çok daha çok.

“Şimdi şifa niyetine giriyorum sulara,

Mavisine değil suların, sade tuzuna.”

Yarına çıkabilirsem, daldığım yerden, devam etmek isterim.

Galiba şimdilik bu kadar..

Trabzon Basını’na Eleştiriler -2-

Bu başlıkta açtığım parantezi ikinci yazı ile kapatıyorum.

Geçen ay BDP’li vekiller Barış’ı konuşmak için Karadeniz Turu’na çıkmış, ne var ki daha yolun başında geri dönmek zorunda bırakılmışlardı.

Bu olay vesilesi ile Trabzon Basını’nı değerlendiriyorduk.

Geçen hafta Diyarbakır’daki Newroz kutlamasında Kürt Hareketi liderinin yaptığı çağrı ve başlatılan yeni süreç tarihi bir anlam ifade ediyor hiç şüphesiz.

Şehrin en çok satan 3 gazetesini taradım. Gazetelerin gündemlerinin ve sayfalarının yarısını futbol oluşturuyor, malum.

Türkiye’nin en önemli meselesine dair bölgede cereyan eden önemli bu olayla ilgili her gazetede ancak bir tane “olumlu” yazıya rastlayabildim.

İlgili yazılar büyük oranda hakkaniyetten, hassasiyetten, kardeşlikten, barış dilinden ve zamanın ruhunu anlamaktan uzak ve açık konuşalım, sığ yazılardı.

Zaten Trabzon’dan Türkiye’ye bakan, Türkiye’ye yazan, konuşan öne çıkan, dikkate değer bir yazar, çizer, aydın, ben tanımıyorum, bilmiyorum, bilen varsa beni de bilgilendirsin.

Karadeniz Gazetesi’nde sadece Aras Perekli’ye ait geçer akçe sayılabilecek bir analiz vardı. ‘BDP Keşke Gelse İdi” başlıklı bir yazı. Şöyle diyor:

“Gelseydiler, hattâ gelmeleri gerekirdi, baksa idik ki adamlar ne anlatmak istiyorlardı. Öyle ya bu insanlar şu veya bu şekilde bu ülkenin, bu toprakların insanları, zorları, sıkıntıları, hataları, yanlışları ne? Sorsa idik, anlatsalardı, anlatsa idik.”

Koskoca gazetede konu ile ilgili tek “değer”li yazı işte bu ana fikri ortaya koyuyor. Ne kadar yalın ve insani, vicdani, fıtri bir ses, öyle değil mi?

Taka Gazetesi’nde Haydar Karsan’ın güzel bir yazısı vardı. Müstesna, olgun, aydın bir kişilik sergileyen. Şöyle diyor:

“Bazı fısıltı gazeteleri önceki gün Sinop’ta polisin aşırı “hoşgörüsü”yle şımaran saldırganlardan da ilham alarak, Trabzon’u da ziyaret edecek heyeti şehre sokmamak belki de“linç” etme konusunda dehşet senaryoları yayıyorlar.

Bu faşist kafanın bir kez daha Trabzon’un adını kirletmesine izin vermemeliyiz.”

“Ama bir insana, bir konuğa  “sizi bu şehre sokmam” dediğinizde bütün değerler silinir, siyasal iddia haydutluğa terfi eder. Elbette siyasal anlamda herkes şiddet içermeyecek ölçüde protesto hakkını kullanmalıdır.”

Günebakış Gazetesi’nde “BDP’nin Karadeniz Ziyareti Üzerine”  başlığı ile Ali Öztürk “kötünün iyisi” bir yazı yazmış, “olumlu” safında yer alabilir.  Üzerinde çokça tartışılması gereken kıymetli tespitleri var, dikkatinizi çekerim:

“Bizim Trabzon olarak bir zamanlar TAYAD olaylarında yaşadıklarımızı Sinop’ta izledik. 2004’te Trabzon’da ne yaşadıysak benzeri Samsun’daydı… Demek ki bakan değiştirmek meseleyi halletmiyor. Her türlü provokasyona açık kitleleri istendiği anda yönlendirebilecek güçler hala hazır kıta bekliyor.  Trabzon ziyaretinin gerçekleşmesi zaten bu yaşananlardan sonra hiç mümkün değildi.”

“Halkının %70-75’inin barışa hazır olmadığı bir bölgeye ‘Biz kendimizi anlatmaya gidiyoruz’ demek ve yola girmek dayatma gibi bir şey… Ama bütün bunlara rağmen seçilmiş milletvekillerinin linç edilecekmiş muamelesi görmesi yine de inciticiydi.”

Sormak lazım Trabzon Basını’na, Trabzon’da TV, Gazete vb. kitle iletişim araçlarını kullananlara, bir vesile ile kitlelere hitap eden kişi ve gruplara:

Ne yapıyorsunuz? Ne işe yarıyorsunuz?

İnsanlara, gençlere çocuklara neleri telkin ve tavsiye ediyorsunuz duruşunuzla, söz ve eylemlerinizle?

Adaleti ayaklar altına alacak kara bir linç kültürünün hâkimiyetini güçlendiriyor musunuz yoksa ortadan kaldırmaya mı çalışıyorsunuz?

Hangi taraftasınız?

Medeniyet değerlerinin mi yoksa ırkçılığın, şovenizmin, ergenokonik zihniyetlerin, zulüm dolu statükonun mu tarafındasınız?

“Vatan millet” derken iyilik ve güzelliği mi kastediyorsunuz yoksa bilerek veya bilmeyerek darbeciliği, zalimliği, fırsatçılığı, kavmiyetçiliği mi savunmuş oluyorsunuz?

Kötü adamların kullanıp bir kenara attıkları Ogün Samast’a acıyanların safında mısınız, yoksa onunla içten içe gurur duyanlardan mısınız? (Hani, onunla gururla fotoğraf çektiren bazı yurdum insanları vardı, hatırlarsın. Şimdi utanıyorlar mıdır?)

Darbelerin, işkencelerin, faili meçhullerin, hukuksuzluğun hüküm sürdüğü eski, çağ dışı, İslam ile kavgalı Kemalist “birinci Cumhuriyet’in özlemini mi taşıyorsunuz yoksa “yeni bir cumhuriyetin”, hukukun üstünlüğünün, daha bir eşitliğin ve özgürlüğün olduğu bir Türkiye’nin çağrıcısı mısınız?

Zamanın ruhunu yakalayabiliyor musunuz yoksa CHP, MHP vb. gibi tarihin dışına itilmiş ve “debeleniyor” musunuz?

Trabzon’u zil zurna kör bir Trabzonspor fetişizmine mahkûm mu ediyorsunuz yoksa eğitim, kültür, edebiyat, sanat ve siyaset damarlarını açma gereğine göre mi hareket ediyorsunuz?

Şehrin bu soruları manşetine çekmesi, kanaat önderleri ve sivil toplum kuruluşları ile kendini toplumsal bir yenilenmeye gecikmeksizin açması elzemdir.