Ramazan Günlüğü 26

Trabzonspor’u ile meşhur Trabzon’un köftesi ve horonu ile meşhur Akçaabat’ındayız.

Gelir gelmez uzun zamandır hayal ettiğimiz bir şeyi gerçekleştirdik -ben ve hanım: İki yavru ördek aldık!

Ördek en sevdiğimiz hayvanlar listesinde yer alıyor.

Kendileri için uygun bir yaşam alanı sunabileceğimiz için bu sevimli minik dostlara kapılarımızı açtık.

Burada tavuklar ve ineklerle birlikte büyük bahçemizde mutlu mesut yaşayabilirler. (anlarsın ya anne!)

Ancak bahçeye geçmeleri için biraz büyümeleri gerekiyor.

Şimdilik terasta, kısıtlı bir alanda, bol güneş, su ve yem ile güvenlik içindeler.

Ünlü Türk Çocuğu Pepe,  “İki Ekmek” adlı albümünün çıkış parçasında  diyor ya:

“iki ekmek aldım / Eve gidiyorum / Biri BÜYÜK biri küçük / İki Ekmek aldım: BÜYÜÜÜÜÜÜÜKKK küçük, BÜYÜÜÜÜKKKK küçük, BÜYÜK küçük, BÜYÜK küçük / İki ekmek aldım!”

Biz de Sema ile iki yavru ördek aldık: biri küçük, diğeri ondan küçük!

Küçük olanın adı Portakal, daha küçük olanın adı ise Limon.

Portakal ile Limon iki sevimlilik abidesi canlı!

Paytak paytak yürüyüşleri insanın içindeki tebessümleri uyandırıyor.

İnsan dostlarının peşinden bir sağa bir sola koşmaları yok mu, sevincin koşturmasıdır gözlerde.

Portakal ile Limon henüz iki hafta önce dünyaya geldiler ama suya, yüzmeye olan aşklarını görmelisiniz.

İçmek için birazcık su koyuyoruz, tabak kadar suya dalıyorlar, hemencecik sulu oyunlar, komiklikler şakalar yapıyorlar!

Suda deli gibi hopluyorlar, şapur şupur dolanıyorlar.

Akide şekeri gibi gagaları var, suya sokup ağaçkakan gibi dıdıdı dıdıdı dıdıdı arama tarama işi ile iştigal ediyorlar.

Güya yiyecek falan arıyorlar! Belki gerçekten öyle bir niyetleri vardır ama şaka gibiler! Her halleri naif, komik, espri ile karışık bir oyun, gülmeceli masal gibi.

İnce boyunlarını 280 kadar döndürüp şaşkın, şapşal, muzip bakınıyorlar.

Hayvan sevmiyor olabilirsin; yavrusunu da mı sevmezsin!

Bir hayvanın yavrusunu dahi sevmeyebilirsin. “Yuh! Bu kadar da olmaz” demeyeceğim ama eğer ördek yavrusunu dahi sevmiyorsan, “Yürü git, gözüm görmesin seni! Bu kadar da olmaz!”

Ördekleri çok sevmek için epey sebep vardır.

En bariz sebep onların tevhidi duruşlarıdır!

Gaga önde, kafa yukarda, gözler biraz şaşkın biraz cin cin bakmakta, popo yere kondu konacak stilize dik duruşu, hangi hayvanda var ki!

(kuzenleri kazlardan başka!)

Önünden ördek geçen insan, bir an için bile olsa derdi tasayı unutur. Onun o, popo yere değdi değecek -mizahi salıntılar yüklü- paytak yürüyüşü insanı gülümsetir, bir hoş eder, nedensiz!

Portakal ile Limon, o yaştaki her ördek gibi iki kelime kelam ediyorlar: Bik Bik! (belki de vik vik diyorlardır aslında. Bizim keratalar Karadeniz Şivesi ile konuştuklarından bik bik diyor da olabilirler. )

Bilindiği gibi bazı ördekler uçma kaçma özelliğine sahipken bizimkiler dalma çıkma, yüzme güneşlenme ve avarelik özelliğine sahip.

Bu hayvanlar insanlar mutlu olsun diye varlar. Onlardan et, süt, yumurta filan gibi ürünler beklemek doğru olmaz.

Bu hayvanları seveceksiniz, bakıp bakıp huzur bulacak, hayret edecek, sonra da şükrünüzü eda edeceksiniz.

Sakın dünyaya geleli bir ay bile olmamış ördekleri havuza denize, ne bileyim küvete filan sokmayın, boğulur hayvanlar!

Su gördüğünde cumburlop dalan bu minik dostlar suda fazla kalmamalılar, yoksa üşütürler, grip olurlar sonra!

“Bir girip çıksınlar canım, ne olacak ki” diyorsanız, bari boylarını aşmasın su!

Ördekler nazlı, mızmız hayvanlar değiller, yemek seçmezler, Allah ne verdiyse yerler, ardından yemek duası eder, şükrederler.

Durum böyle olmakla birlikte, bir aylık bebek ördeklere de içli köfte, karpuz, piyaz, künefe filan yedirmeye kalkmayın, insaf edin!

Hoyratlığa gelmez bu narin mi narin yavrulara civciv yemi gibi yumuşak bi’şeyler veya yumuşatılmış ekmek kırıntıları yedirin.

Fıtratlarına uygun yüzme havuzlu bahçelerde, akan, hoplayan zıplayan sulara sahip, dere, göl, deniz gibi kıyı şeridi olan sulu sepken, bağ bahçe, bayır çayır yerlerde yaşamalıdır ördek dostlarımız.

Böyle bir dünyası olmayan insanlar ile ördekler asla dost olamazlar.

Çünkü onlar ayrı dünyaların canlılarıdır!

Bilmem anlatabildim mi?

Hayvanlara olan sevgimiz, onlara fıtratlarına uygun ideal(e yakın) bir yaşam sunuyorsak değerlidir, üreticidir, helaldir!

Yoksa Allah günah yazar!

Hayvanların da üzerimizde hakkı var, öyle değil mi?

Ramazan Günlüğü 21

Ramazan’ın buluşma noktası iftar’da yıl içinde bir araya gelemeyen pek çok insan irtibat sağlıyor, hasbihal ediyor, hasret gideriyor, anıları yad ediyor, geçmişle birlikte geleceğe bakıyor, arkadaşlığa, dostluğa, kardeşliğe “kaldığı” yerden devam ediyor.

Sade, mütevazı, israfa geçit vermeyen geniş katılımlı İftar sofralarının bereketi fazla oluyor.

Cemil Öğmen’in davetlisi olarak böyle bir sofrada bir araya geldik.

Gecesinde Gökhan Türkoğlu ile Saraçhane Parkı’na uğradık.

İnsan ve Medeniyet Hareketi’nin gençlik birimi Genç Hareket’in düzenlediği 7 gün 7 saat, iftar’dan sahura dek devam eden “programa” katıldık.

Allah razı olsun, iyi bir organizasyon, ferahlatıcı, diriltici bir ortam hazırlamışlar kardeşler.

Gittiğimizde gece namazı kılınıyordu. Uzun uzun, Kur’an okunuyordu. Açık havada, 200-300 insan vardı. Etkileyiciydi.

Ramazan’ı şenlik, festival ve eğlence yönüne değil ibadet, kardeşlik, dayanışma ve Kur’an yönüne çeviren, görmeyi arzuladığımız bir eylem ve etkinlik bütünü.

Ramazan’ı seviyorum. İstanbul’da her yeni Ramazan öncekine göre daha iyi, daha güzel geliyor bana. Nerde o yeni Ramazanlar diyorum!

Müslüman olmanın, daha iyi Müslüman olma gayretinin, içinde bulunduğumuz dayanışma hattının, sonu olmayan bir “kavga”ya katılmış olmanın, farklı ve değerli insanlarla bir arada olmanın, evli olmanın, kapitalizmin nefes alamadığı bir iş ortamında bulunmanın, aldığımız duaların (duamız olmasa kıymetimiz yok zaten!) karşılığı olarak maddi ve manevi genişleyen bir çevrede, vefa üzerine yükselen, daha iyi ve güzel gelen Ramazanlar…

Sema Kartal Anadolu İmam Hatip Lisesi’nin iftarındaydı. Kartallı olmanın ayrıcalığını yaşayan 1.800 kişi ile birlikte. Anlatıyor.

–      Hanım, ben de Kartallıyım sonuçta, bu havan kime!

–      Yaa, kaç mezunusun!?

–      Ne mezunu! Kartallı her daim Kartallıdır, mezun olmaz!

–      …?…

–      Beşiktaş’sın sen, bizim canımız /siyahla beyaz akar kanımız / seviyoruz seni canı gönülden…

Beşiktaşlı değilim, yozlaşmamış her Trabzonlu gibi Trabzonspor’u tutuyorum! –tuttuğum kadar-

Kartal İmam Hatipli olmak isterdim ama. (Trabzon’da yaşıyorken nasip olmadı doğal olarak)

Küçük bir yerde, düşündüğü vakitler küçük düşünen! fazlasıyla memur öğretmenlerin kadroda geniş bir yer işgal ettiği, ilk yılları “yapım aşamasında” geçen Akçaabat Anadolu Lisesi’nden mezun oldum.

İnsanın edebiyata olan mevcut ilgisini de törpüleyecek denli kötü bir edebiyat öğretmeni.

(Sadece kayalar mı yosun tutar!)

İnsanın tarihe merakı olsun, bu merakı mezun olmadan tarih olur, öyle bir öğretmenle…

(Sadece kayalar mı yosun tutar!)

7 yılı bu adamlarla geçirdik.

“Her yıla bir çocuk” dünyaya getiren ve rapor alıp gittiğinde dersleri 4-5 ay boş geçen bir matematik hocamız da vardı. Bana “Başaran” diye seslenen ilk ve tek kişiydi. Başka kimse buna gerek duymamıştı. Gerek de yoktu zaten, pek bir şey başardığımız yoktu!

Müdürümüz iyiydi ama, idealistti, bir ruh verirdi, diri tutardı insanı. Onun gibi birkaç farklı ve az çok ruh üfleyebilecek hoca, hepsi bu.

Bir felsefe hocası gelmişti, kısa süre kaldı ama efsane olmayı başardı okulda. Gençti, sıra dışı idi. Ona olan saygımız korkudan değil derin bir sevgiden ileri geliyordu.

Hintli Yönetmen Aamir Khan’ın filmlerindeki gibi sıra dışı, her öğrenciyi özel kılan, keşfeden, ortaya çıkaran, yola çıkaran bir hoca!

24-25 yaşlarındaydı. Bir yıldan fazla da kalmadı, kalamadı sanıyorum. Ama efsane olduğunu söylüyorsam, bana inanın.

(bana inanmayan biri olamaz ya okurlar arasında. 38 kişiyiz şunun şurasında. Popüler olmayalım. Biz bize takılalım. Takipçisi ile övünen tweetçiler gibi olmayalım. Allah korusun, biri tekasür suresi’ni okur sonra yüzümüze!)

Bir lise öğrencisi, hocasının hediye ettiği “Blaise Pascal- Düşünceler” kitabını okuyorsa, aşağıdakilerden başka hiçbir şeyin önemli olmadığı, varsa yoksa dıgıdık dıgıdık dıgıdık koşulduğu öss mazelim mevsiminde, orada başka şeyler oluyor, tohumlar ekiliyor demektir.

Ya da Karamazov Kardeşler’i mutlaka okumalıyım diyorsa bir öğrenci.

Hocanın adını hatırlamıyorum.

Sonra nereye gitti, şimdi nerededir bilmiyorum.

Böyledir ama..

Adsız kahramanlar serpilmiştir hayata.

Her şey bir insana bakıyor!

Her şey bir rüzgara bakıyor.

“Her şey bir rüzgâra bakıyor abi 
Bakma esrar çekip mayıştıklarına 
Bir gün var ya bu Mağribli çocuklar 
Bir gün yakacaklar Paris’i”

(Hakan Albayrak)

Trabzon Basını’na Eleştiriler -2-

Bu başlıkta açtığım parantezi ikinci yazı ile kapatıyorum.

Geçen ay BDP’li vekiller Barış’ı konuşmak için Karadeniz Turu’na çıkmış, ne var ki daha yolun başında geri dönmek zorunda bırakılmışlardı.

Bu olay vesilesi ile Trabzon Basını’nı değerlendiriyorduk.

Geçen hafta Diyarbakır’daki Newroz kutlamasında Kürt Hareketi liderinin yaptığı çağrı ve başlatılan yeni süreç tarihi bir anlam ifade ediyor hiç şüphesiz.

Şehrin en çok satan 3 gazetesini taradım. Gazetelerin gündemlerinin ve sayfalarının yarısını futbol oluşturuyor, malum.

Türkiye’nin en önemli meselesine dair bölgede cereyan eden önemli bu olayla ilgili her gazetede ancak bir tane “olumlu” yazıya rastlayabildim.

İlgili yazılar büyük oranda hakkaniyetten, hassasiyetten, kardeşlikten, barış dilinden ve zamanın ruhunu anlamaktan uzak ve açık konuşalım, sığ yazılardı.

Zaten Trabzon’dan Türkiye’ye bakan, Türkiye’ye yazan, konuşan öne çıkan, dikkate değer bir yazar, çizer, aydın, ben tanımıyorum, bilmiyorum, bilen varsa beni de bilgilendirsin.

Karadeniz Gazetesi’nde sadece Aras Perekli’ye ait geçer akçe sayılabilecek bir analiz vardı. ‘BDP Keşke Gelse İdi” başlıklı bir yazı. Şöyle diyor:

“Gelseydiler, hattâ gelmeleri gerekirdi, baksa idik ki adamlar ne anlatmak istiyorlardı. Öyle ya bu insanlar şu veya bu şekilde bu ülkenin, bu toprakların insanları, zorları, sıkıntıları, hataları, yanlışları ne? Sorsa idik, anlatsalardı, anlatsa idik.”

Koskoca gazetede konu ile ilgili tek “değer”li yazı işte bu ana fikri ortaya koyuyor. Ne kadar yalın ve insani, vicdani, fıtri bir ses, öyle değil mi?

Taka Gazetesi’nde Haydar Karsan’ın güzel bir yazısı vardı. Müstesna, olgun, aydın bir kişilik sergileyen. Şöyle diyor:

“Bazı fısıltı gazeteleri önceki gün Sinop’ta polisin aşırı “hoşgörüsü”yle şımaran saldırganlardan da ilham alarak, Trabzon’u da ziyaret edecek heyeti şehre sokmamak belki de“linç” etme konusunda dehşet senaryoları yayıyorlar.

Bu faşist kafanın bir kez daha Trabzon’un adını kirletmesine izin vermemeliyiz.”

“Ama bir insana, bir konuğa  “sizi bu şehre sokmam” dediğinizde bütün değerler silinir, siyasal iddia haydutluğa terfi eder. Elbette siyasal anlamda herkes şiddet içermeyecek ölçüde protesto hakkını kullanmalıdır.”

Günebakış Gazetesi’nde “BDP’nin Karadeniz Ziyareti Üzerine”  başlığı ile Ali Öztürk “kötünün iyisi” bir yazı yazmış, “olumlu” safında yer alabilir.  Üzerinde çokça tartışılması gereken kıymetli tespitleri var, dikkatinizi çekerim:

“Bizim Trabzon olarak bir zamanlar TAYAD olaylarında yaşadıklarımızı Sinop’ta izledik. 2004’te Trabzon’da ne yaşadıysak benzeri Samsun’daydı… Demek ki bakan değiştirmek meseleyi halletmiyor. Her türlü provokasyona açık kitleleri istendiği anda yönlendirebilecek güçler hala hazır kıta bekliyor.  Trabzon ziyaretinin gerçekleşmesi zaten bu yaşananlardan sonra hiç mümkün değildi.”

“Halkının %70-75’inin barışa hazır olmadığı bir bölgeye ‘Biz kendimizi anlatmaya gidiyoruz’ demek ve yola girmek dayatma gibi bir şey… Ama bütün bunlara rağmen seçilmiş milletvekillerinin linç edilecekmiş muamelesi görmesi yine de inciticiydi.”

Sormak lazım Trabzon Basını’na, Trabzon’da TV, Gazete vb. kitle iletişim araçlarını kullananlara, bir vesile ile kitlelere hitap eden kişi ve gruplara:

Ne yapıyorsunuz? Ne işe yarıyorsunuz?

İnsanlara, gençlere çocuklara neleri telkin ve tavsiye ediyorsunuz duruşunuzla, söz ve eylemlerinizle?

Adaleti ayaklar altına alacak kara bir linç kültürünün hâkimiyetini güçlendiriyor musunuz yoksa ortadan kaldırmaya mı çalışıyorsunuz?

Hangi taraftasınız?

Medeniyet değerlerinin mi yoksa ırkçılığın, şovenizmin, ergenokonik zihniyetlerin, zulüm dolu statükonun mu tarafındasınız?

“Vatan millet” derken iyilik ve güzelliği mi kastediyorsunuz yoksa bilerek veya bilmeyerek darbeciliği, zalimliği, fırsatçılığı, kavmiyetçiliği mi savunmuş oluyorsunuz?

Kötü adamların kullanıp bir kenara attıkları Ogün Samast’a acıyanların safında mısınız, yoksa onunla içten içe gurur duyanlardan mısınız? (Hani, onunla gururla fotoğraf çektiren bazı yurdum insanları vardı, hatırlarsın. Şimdi utanıyorlar mıdır?)

Darbelerin, işkencelerin, faili meçhullerin, hukuksuzluğun hüküm sürdüğü eski, çağ dışı, İslam ile kavgalı Kemalist “birinci Cumhuriyet’in özlemini mi taşıyorsunuz yoksa “yeni bir cumhuriyetin”, hukukun üstünlüğünün, daha bir eşitliğin ve özgürlüğün olduğu bir Türkiye’nin çağrıcısı mısınız?

Zamanın ruhunu yakalayabiliyor musunuz yoksa CHP, MHP vb. gibi tarihin dışına itilmiş ve “debeleniyor” musunuz?

Trabzon’u zil zurna kör bir Trabzonspor fetişizmine mahkûm mu ediyorsunuz yoksa eğitim, kültür, edebiyat, sanat ve siyaset damarlarını açma gereğine göre mi hareket ediyorsunuz?

Şehrin bu soruları manşetine çekmesi, kanaat önderleri ve sivil toplum kuruluşları ile kendini toplumsal bir yenilenmeye gecikmeksizin açması elzemdir. 

İskandinav Futbolcu Kadar

Trabzonspor’da 4 maç forma giymiş, bir gol pası, bir de “ben istiyorum Trabzonspor şampiyon olmak” şeklinde demeç vermiş bir İskandinav futbolcu kadar sevmedi bizi bu halk.

30 yaşında 30 yıldır Trabzonluyum, anlıyorum. Kimseye en ufak bir kırgınlığım yok elbette. Ne var ki durum biraz üzüntü verici. Size bir örnek vereyim:

27 Mart 1923 tarihinde siyasi bir cinayete kurban gitmiş Trabzon milletvekili, bu şehrin has evladı, bu milletin ecdadı Ali Şükrü Bey’in Boztepe’de, bir çay bahçesinin arkasında unutulmuş mezarının başına kim gidecek, kim bir fatiha okuyacak, kim “acaba kim/ler öldürdü, neden öldürüldü” diye soracak? Cebinde otobüs biletiyle 3-5 öğrenci sadece…

İskandinav bir futbolcu kadar sevmedi bizi bu halk. Anlıyorum. Sunduğumuz yastık değil. “Alın, kafayı vurup yatın”, demedik, diyemezdik. Çünkü biz Allah’ı sevdik, elçilerini sevdik, kullarını sevdik. Allah var çok sevdik, karşılık beklemedik.

“Kabulleri” kabul etmedik, zehirlidir dedik, kandırıldığımızı kabul ettik, yemedik! Hakikat dosttur, dost acı söyler dedik. Kafa konforumuz bozuldu, kafa konforlarını bozduk. Tribünlere oynamadık. Kirli saçları okşamadık. Suya sabuna dokunduk ve saçları yıkamayı teklif ettik!

Allah var dedik, Ölüm var dedik, üç günlük dünya, Hesap Günü yakın, oyalanmayı bırakalım dedik.

İslam değil ama böyle bir  “din” afyondur dedik, futbol gibi bir oyuna, böylesi bir çamurlaştırmaya – iddaa’ya -kumara- faize, pisliğe şikeye- bağlanmak uyuşturucudur, vebaldir dedik. 

İskandinav bir futbolcu kadar sevmedi bizi bu halk.

Bütün kâinatı yarattığı gibi sizi de yaratan ve Âlemlerin Rabbi Olan Allah’a inanıp güvenin, batılı laik ve dahi İslam’ı baskılaya gelmiş zalim bir Ulus Devlet’e inanıp güvenmeyin, hemencecik, peşinen biat etmeyin, sorgu ve suali terk etmeyin, akletmek farzdır, unutup gitmeyin dedik.

Ama bak, dendi! Ama daha büyük bak dedik! Önüne ardına sağına soluna, nedenlerine bak dedik. Bin yıl geriden, bin yıl ileriden bak dedik. Yalanlarla değil gerçeklikle gör dedik.

Ama şöyle, dendi, ama Adalet dedik.

Ama böyle, dendi, ama Adalet dedik.

Türklükmüş, Kürtlükmüş, Türkiye’ymiş, Kürdistan’mış, Tehcirmiş, Soykırımmış..

Allah’ın hakkı var dedik, kulların hakkı var dedik, tarih şahittir, büyük harflerle Adalet dedik.

Sözü ve misali Allah’ın dininden, Allah’ın kitabından, Allah’ın Resulü’nden getirdik. Peygamberlerin dediğini, onların dediği gibi demeye gayret ettik.

İskandinav bir futbolcu kadar sevmedi bizi bu halk.

Olsun dedik.

“Allah ve elbette yenilmedik!”

Trabzon Basını’na Eleştiriler -1-

Bu başlık altında birkaç yazı yazacağım Allah izin verirse.

Konuyu önemli görüyorum.

Trabzon’un “daralmasında”, “penceresiz” kalmasında, birikimini gittikçe eritmesinde, hak etmediği bir şekilde dibe doğru çökmesinde ne acı ki hatırı sayılır bir payı var Trabzon Basını’nın. Ciddi şekilde eleştirilmeyi hak ediyor. Çünkü Trabzon’a biraz da Trabzon Basını yazık ediyor.

Son yaşanan talihsizliğe bakalım: Barış ve Kardeşlik söylemleri ile Karadeniz’e giriş yapan BDP’li vekillerin Trabzon’a “girememesi” olayına…

 

Bu ülkenin insanlarınca hukuka uygun olarak seçilmiş ve Meclis’e girmiş milletvekilleri Trabzon’a giremiyorlar. Trabzon’dan geri kalmayacak bir yerlerde bir tür zorbalıkla, eşkıyalıkla karşılaşıyorlar ve “geldikleri gibi gidiyorlar!”

Birileri bu tablo ile gurur duysun, eli vicdanında, aklı selim bir kesim hemşerim utanıyor olmalı bu halden.

 

Değerlerinize küfretmeyecek, size hakaret etmeyecek insanları dinlemeye tahammül edememek, çiğliktir. Bu tablo faşizm diyarına, diktatörlük diyarına, cahiliye diyarına ait bir tablodur. Lafı edip bükemeyeceğim, kimse kusura bakmasın. Aynı şeyleri biraz daha yumuşak bir şekilde, haftada bir yazdığımız için benden önce, Başbakan’dan duyanlar pek şaşırmayacaklar. Bizim çok önceden çok yalın biçimde, sözü yormadan söylediklerimizi daha sonra bu ülkenin Başbakanından duymak iyi oluyor. Bizim sakalımız yok!

 

Buradan şu sonuç çıkmaz: Kimsenin bilmedi şeyleri söylüyoruz, harika analizler yapıyoruz, derin okumaları içtik de biliyoruz… Hayır! Buradan çıkacak sonuç şudur: Aklın yolu bir.

Yine de ben ve benim gibilerin bir koltuğu, beklediği bir ihalesi, büyük ticari bağlantıları veya kollaması gerekli onlarca denge’si yok. Biz bağımsızız, kimseye eyvallahımız yok. Sağa sola biraz borcumuzu ve ana babamızın hakkını bir kenara koyarsak,  Allah’a verecek bir can borcumuz var, hepsi o.

 

Trabzon’a bir Müslüman olarak dışardan bakıyorum. İsli puslu bir hava hâkim kılınmak isteniyor. Temiz olmayan bir hava sindirilmek isteniyor şehre, vatanseverlik gazları salınarak!

 

Milliyetçilik diye tutturulan söylemler ve ortaya konulan eylemler, farkına varılıyor mu bilmiyorum, hor görü ve nefrete davetiye çıkarıyor, nifak tohumları ekiyor, basbayağı ırkçılık kokuyor.

 

Trabzon Basınına bakıyorum; genel itibariyle düşük bir seviye, dar bir çerçeve, “aydın” olmaktan uzak bir hâletiruhiye… Basın’da yer alanlar, kıyı köşe sahipleri, yazar çizer takımı ufuk, bilgi, görgü, hoşgörü, anlayış bakımından en azından bir iki adım önde olmalı değil mi? Kitle iletişim araçlarında topluma seslenme imkânını elinde bulunduranların kulakları daha iyi duymalı, zihinleri daha parlak, kalpleri daha canlı olmalı değil mi?

 

Bakıyorsun Trabzon’un en çok satan gazetesinin birinde koca koca adamlar öyle yazılar yazıyorlar ki aman Allah’ım!.. Ülkü Ocaklarından bir ergeni çevir, kompozisyon ödevi ver, sana bir yazı yazsın, onu tashih et, daha iyi!

Abartmıyorum.

 

Kendine solcu havaları verdiği kullandığı -kör göze parmak- dilden belli bir köşe sahibi yazan’ın (dikkat: yazar değil!) yazdığına bakıyorsun… Az önce kompozisyon ödevini teslim etmiş genç kardeşimizin jargonunu biraz evir çevir, sonuç ve seviye aynı!

 

İnternet sitelerinde yazıları arıyorum, tarıyorum, şöyle evrensel değerlere, adalet ve hakkaniyete, kardeşliğe, önyargıları açmış edebi bir dile, insanın içini kıpır kıpır eden halis bir niyete tekabül eden bir şeyler bakınıyorum ama ara ki bulasın! Ha, yok değil, var, var ama o kadar nadir ki..

 

Çoğu yazı ve yorum şaka ile hüsran arasında.

 

Yanlış anlaşılmasın.. Aynı düşünceleri paylaşmak zorunda değiliz ama tarih diye Atatürkçülük dersinde öğretilen yıllanmış resmi yalanları tekrar ediyorsanız bana, kusura bakmayın bayım, bu laflar size!

 

Basbayağı faşist, darbeci, dine mesafeli, ergenekonik zihniyette olduğunu okuyacağız yazdıklarınızdan, sonra da siz bu milletin evladı, vatansever, “güzel” insan olacaksınız! Yok öyle yağma.

 

Hepten meydanı boş buldunuz, bu milleti de salak yerine mi koyuyorsunuz?

 

Ağızdan çıkan sözün, yazıya dökülen düşüncelerin dinleyiciyle/okurla buluşması iyidir, güzeldir, hoştur ama unutmayın ki melekler kayıtta, Allah şahit, internet ise şuracıkta.

 

Yarınlarda utanacağınız şeyler söylemeyin, yazmayın.

Hakka mı batıla mı su taşıyor kelimeleriniz, dönüp bakın!

 

(Hamiş: İlerleyen haftalarda daha özele inip Trabzon Basını denince akla gelen üç gazeteyi Taka, Günebakış ve Karadeniz’i ve yazarlarını değerlendireceğim Allah izin verirse. Ben aydınlık deyince, aklınıza yalan dolan haberleri ve iftira atışları ile ünlü bir propaganda bülteni-gazetesi gelmesin ama, ben daha aydınlık – Karanlığın karşısında aydınlık- bir Trabzon hayali ile yazıyorum. Çünkü ülkem ve memleketim çok daha iyisini hak ediyor. Elbette dinazorlardan değil ama gençlerden umutluyum. Trabzon Basını yerine isteyen Trabzonspor Yönetimi’ni de koyabilir. Üç aşağı beş yukarı aynı tablo çıkar ortaya. Tabii o ayrı bir konu..)